11 Aralık 2013 Çarşamba

vezir ile şah





Ben senin hayatımda “şah” olmanı istiyorum. Kendi hayatımda vezir olmaya razıyım.


Hep  senin en yakınında olmak, bazen biraz uzağında. Sen kendi alanında, ben kendi alanımda. Yanında olmam, senden uzak kalamadığım için. Ya da ihtiyacın olduğunda seni koruyabilmek. Oyunun sonuna kadar kalmak istemem de bundan.


Oyun önemli değil aslında, kazanmak da. Kazansak da kaybetsek de aynı tarafta olduktan sonra...


Her nedense ara sıra hatırlatıyorlar bana; oyunun sonunda, kazananların da kaybedenlerin de aynı sepetin içinde toplandığını. Ama ben anlatamıyorum. Bir oyun olduğunu hatırlamak istemediğimi. Kimin, kimi oyun dışına attığını, sonunda “mat” diyenin kim olduğunu da umursamadığım gibi.


Sadece, oyunun başından sonuna kadar değil, oyun bittikten sonra da seninle olmak istiyorum…



Sevilmek mi önemli olan, sevmek mi yoksa??
…sevmediğinde ne kadar varsın? Sevilmek işin kolayına kaçmak mı? Sevmek ise ağır ve zor olan…


Ben kalbimden eminim, kimseye zarar verecek bir şey yok orda… Ama emin olamıyorum hiç kimsenin yüreğinden… Neler var beni bekleyen bilmiyorum…Nasıl depremler…Yönlerini bilmediğim yollarla karşılaşma ihtimali…Kaybolmak…
Dalamıyorum fütursuzca derinlerine kimsenin... Dokunamıyorum korkusuzca duygularına…


Korkulacak hiçbir şey barındırmayan bu bünye, neden bu korkularından güç alıyor her seferinde… Kaçıyor o güçle…Ardına bile bakmadan bazen…Neden kalbe giden yol bu kadar karmaşık, zor ve engellerle dolu…Sevmek çok mu zor cidden…Bu yük ağır mı geliyor omuzlarıma…Omuzlarına…Her baba yiğidin harcı değil galiba “sevmek”…Yarı yolda bırakmak…”yapamıyorum, olmuyor” demek kolay…Üstelik genellikle bunu bile söyleyememek…Bunu bile karşındaki kalbe söyletmek…


Önce sevgidir aranızda olan sadece. Saf olduğuna inandığınız sevgi. Sonra nedense katılaşır her şey kalp gibi. Duyluların yerini soğuk rüzgarlar alır. Rüzgarlarla birlikte savrulup gitmek istersin. Hiç orada olmamış olma. Birini sevmemek hakkını kim verdi sana?


Birinin sevmek mi güç verir sana, yoksa sevmesi midir seni güçlü kılan.
Güç oyunlarının ne işi var içinde sevgi geçen cümlelerle peki. O hiç kurulmayan cümlelerde, söylenmeyen kelimelerde…


Sözler kimsenin kalbine değmiyor artık…Kulak duyuyor..Beyin anlıyor…Kalbe giden yollar tıkalı artık…Ben ise o yola bile girmiyorum…

6 Aralık 2013 Cuma

O romantikli pencere fotoğrafı buraya gelecek!




Mutfakta pencerenin önünde duruyorum...

(Büyük ihtimale ailemin evindeyim çünkü şimdi mutfağın penceresi baş hizamın üzerinde ve apartman boşluğuna bakıyor. Bu binanın mimarı ile ilgili düşüncelerime girmeyeceğim. Gerçi onlara pek düşünce de denmez. Bölük pörçük küfürler.)

Pencereden amcamların evinin girişi görünüyor incir ağacının yaprakları arasından. Diğer amcamın kapısının girişi ise kiraz ağacının arkasında. Yani bize incir ve kiraz ağacı kadar uzakta sevdiğimiz insanlar.

Bayram günlerinden biri. İçerisi çok kalabalık. Ananem bizde, bayram ya. Kalabalığın başlıca sebebi o aslında. Hayatta kalan tek yaşlımız. Şık giyinmişim, bayram ne de olsa. Biz de öyle bayramlarda geç saatlere kadar uyunmaz ki. O baba, o abi ve evde yatılı kalan misafirler bayram namazından geldiğinde giyinilmiş, kahvatı sofrası hazırlanmaya başlanmış olur. Sanki bir iki saat önce evden çıkanlar onlar değilmiş gibi geldiklerinde herkes çok mutludur.

Ne demiştik. Şık giyinmişim. Kıyafetimin üzerinde de bir banyo önlüğü. Bulaşık yıkıyorum! Biz de öyle romantik pencere önü aktiviteleri olmaz.

Eve gelenler gidenler değişiyor. Ara sıra kuzenler gelip evin nüfusunu bildiriyor. Uzaktan gelen kuzenlerim beni görüp gülmeye başlıyor. "Bayramlar değişiyor senin yerin değişmiyor." Evde bulaşık makinası mı yok? Yoo var. Köy güya ama her evde bulaşık makinası var. Annem beni facebooktan takip ediyor. Ama misafirler o kadar çok ki. Ya da ben o kadar alışmışım ki. Bana yardım eden insanlar değişiyor. Eve gelenler gidenler değişiyor. Ben değişmiyorum.

Küçükken kızardım bu anlarda. "Hep ben neden yıkıyorum bulaşıklarııı yaaa. Pfff, offf." Zaten yaramaz, hatta hatırı sayılır sayıda kişinin "en yaramaz" olarak nitelendirdiği çocukmuşum. Doğal sürekli şikayet etmem ev işlerinden. Ama şimdi büyüdüm. Ananem artık yok. Dolayısıyla gelen giden o kadar fazla da değil. Bulaşık da doğal olarak. Ortalık biraz kalabalıklaştığında yıkadığım bulaşıklar gülümsetiyor artık beni. Keyif veriyor. Sırtım dönük salona yıkarken o pencerenin önünde bulaşıkları, eski günler geliyor aklıma. Sanki herkes içerideymiş gibi hissediyorum...

4 Aralık 2013 Çarşamba

Bir an



Beklerken kendini yabancı hisseden herkes gibi, içinde bulunduğu durumun tuhaflığından çok, etrafındaki nesnelere yoğunlaştı. Sonra kütüphanenin başka bir bölümünde, diğerlerinin aksine üst üste duran kitaplar dikkatini çekti. Diğerlerine göre daha yeni gibi göründüklerini düşünürken, farkın yeni görünmüşlükte değil, okunmamışlıkta olabileceğini fark etti. Sanki daha sevilir kılıyordu okunmamış olmaları. O yüzden de ayrı bir yerde üst üste duruyorlardı. Henüz kütüphaneye ait değildi. Okumadığın bir kitap daha az senin olmaz mıydı gerçekten. Sahip olmak, parasını ödemekle olmuyordu demek ki kadın için. Bir şeyler katmalıydı ona, bir şeyler almalı, belki yerine yenilerini koymalı veya koymamalıydı. Ama muhakkak okunmalıydı.


Hoşuna gitti onun hakkındaki bu varsayımlar. Tam kitaplarla ilgili düşündüklerini kadının hayatına ait diğer her şeyle ilgili genelliyordu ki içeriden yaklaşmakta olan ayak seslerini duydu. Yüzünde henüz düşüncelerinin etkisi varken ona doğru döndü ve “Gitsem iyi olur.” dedi. “Gitsem iyi olur..”


-Gitsen mi?
-Evet, yarın erken kalkmam gerekiyor. Seni de rahatsız ediyorum.
-....
-İyi geceler.
-Dur kapıya kadar...
-Hayır, lütfen sen rahatsız olma.


Henüz birbirlerine ait değillerdi. Kendini okunmamış kitaplardan biri gibi hissetti. Zamanı geldiğinde kadının hayatındaki yerini yine kadın belirleyecekti sanki. Bunun olmasına izin vermemek için hızla uzaklaştı. Düşüncelerinden de, O’ndan da.


Not; 3.gün yazısını yazamadım. Yazsam sizi şaşırtabilirdim. Eksik ve hatalı şeyleri seviyorum... ;)

2 Aralık 2013 Pazartesi

Haklısın



Bir kadın, dostlarını ve sevgililerini akıllıca seçmelidir, çünkü her ikisi de kötü bir üvey anneyle berbat kız kardeşlere benzer hale gelebilir. “Kurtlarla Koşan Kadınlar”


Ne derler bilirsiniz. Öğrenci hazır olduğunu zaman öğretmen gelir. Öğretmen genelde kanlı canlı dışarıdan bir başka insan suretinde de gelmez. Egoyu aşabilirse içeriden gelir. Öğrenmeye hazır olduğunuzda gelir. Söyleyeceklerine ve öğreteceklerine katlanabileceğiniz zaman, onları fark edebileceğiniz zaman gelir. O geldiği zaman hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Geri dönüşü yoktur.Görmek istemediğiniz her şeyi görür ve anlarsınız. Anlamak zorunda kalırsınız.


Hadi bir oyun oynayalım. Herkes kendi hafızasını gözden geçirsin. En son ne zaman, içinizde hissettiğiniz şeyi göz ardı ettiniz. Mesela size yapılan bir hareketin gerçek anlamını biliyordunuz ve “hayır öyle değildir” diyerek bilinç altınızın uzak uzak diyarlarına gönderdiniz ve unuttunuz. (Veya unutmaya çalıştınız.) En yakın arkadaşının bir sözü, hareketi. Sevgilinizin umursam davranışı veya söylediği samimiyetsiz bir şeyi. Yüzünüze gülen birinin o gülümsemesinin ardında bir saniyeliğine başka bir şey gördünüz ve hemen uzaklaştırdınız zihninizden. Size söylenen o basit yalanı ve arkasındaki basit olmayan nedenleri gördünüz ama o yalana inanmak istediniz. Zaten yalan dediğin sevdiğin biri tarafından geliyorsa sen ona %51 inanmak istiyorsundur. Siz hazır olduğun için geliyordur.


Sizi fazla üzmek istemem ama hissettiğiniz şey, siz oturup onu senaryolaştırmaya başlamadan az önce hissettiğiniz o şey. Evet o şey gerçek!


Kendimizi bir kişiye, bir topluluğa ait hissetme duygumuz sesimizi çıkartma duygumuzdan üstün geliyor çoğunlukla. Korkuyoruz dışlanmaktan ve “sen yanlış anladın yok öyle bir şey” denmesinden. Başarısızız kendi hislerimizi savunmakta çoğunlukla. Hep başkalarının “daha çok bildiği, daha iyi olduğu, daha bilgili, daha haklı” olduğu düşüncesiyle büyüdük çünkü. Güven duygusunu tam tadarak büyüyenimiz çok sanşlı bir azınlık. O kadar azlar ki ben karşılaşmadım henüz hiç biriyle.

Ama ben söylüyorum işte. Haklısınız. Aklınızı devreye sokmadan çok kısa bir süre önce hissettiğin o şeyde haklısınız. Ama az, ama çok. Haklısınız, haklısın!

1 Aralık 2013 Pazar

Gerçek mi?

Twitter'da artık ıssızlaşan blogları hareketlendirmek için bir #blogfırtınası hareketi başlatıldı.. Linke tıkladığınızda hoop götürüyor sizi bilgiye zaten. Bu da benim 1.gün yazım. Hadi bakalım ne kadar istikrarlı olacağım, hep beraber görücez.




Bir varmış bir yokmuş..


Zamanın ve ülkenin birinde diğer tüm masallarda olduğu gibi bir kral yaşarmış.. Her kralın olduğu gibi onun da bir kızı varmış. O da her kral gibi prenses gibi yetiştirmiş kızını. Kız da her prensesin beklediği gibi üvey annesinin ona kötü davranmasını ve zehirli elma yedirmesini, olmadı bir cadı tarafından kaçırılıp bir kuleye hapsedilmeyi, kötü kalpli üvey kız kardeşleri tarafından aşağılanmayı, en son hiç olmadı artık, kötü bir perinin onu sonsuza dek uyutmasını bekliyormuş. Ama hiç bir şey beklediği gibi olmamış.


Hiç bir prensi etkilemek için bal kabağından araba yapmak zorunda kalmamış veya saçlarını sarkıtmamış kulenin birinden. Süreç böyle zorlu olmayınca gelen giden prens çok olmuş. Önce hepsi onun güzelliğinden, şanından şöhretinden etkilenmiş. Ama sonra aynı şeylerden korkar olmuşlar. Biri “henüz ciddi bir ilişkiye hazır değilim” demiş, diğeri “sen benden daha iyilerine layıksın” En son biri çıkıp “sorun sende değil” diyecek olmuş ki; prenses “Eeee başlarım artık sizin klişelerinize amaa haa” demiş. Neden böyle olduğunu, yani neden hiç bir ilişkisinin yolunda gitmediğini anlamaya çalışırken aslında sorunun tam da kendinde olduğunu farkına varmış..


Daha henüz bir çocukken prenses olacağı için ona yüklenen sorumluluklar, nasıl biri olması gerektiğine dair kurallar, gelecekte başına geleceğine inandırıldığı şeylerden dolayı bir korku duvarı ördüğünü fark etmiş. Kaybetme, değer görmeme, başarısızlık, ölüm.. Birikmiş de birikmiş. Bu yüzden de korktuğu şeyleri ona yaşatabilecek prensleri seçiyormuş prenses.

Masal burada bitmiş. Prenses için yüzleşme vakti gelmiş...