Pazar, Kasım 08, 2009

gülme bak!!!


İnanların fiziksel eksiklikleriyle (ve ya fazlalıklarıyla) genellikle alay etmem. Samimi değilsem ve yeni tanışıyorsam bu söz konusu bile olmaz. Üniversite ilk hafta ve herkes gruplara dağılıyor. Ben düşüyorum benimle birlikte 5 kişilik bir kız grubuna. (Hayır beyler, yok öle ohooo ne güzel filan durumları.) Tiplerden biriyle aynı dili konuşabiliyorum, diğerleri lisede bıraktığım (hatta orda bile ilgimi çekmeyen) kişiler. Neden kaldın grupta demeyin. Küçük yerleşim yerinden büyük şehre gelince o ukala dümbeleği, havalı kızlardan uzak durarak size ilk gülümseyene yapışıyorsunuz.

Gruptaki kızlardan biri hepimizden küçük ,ama her anlamda küçük bi kız. İnanılmaz sevimli bir yüz(en fazla 14 yaş) 1.45 civarı boy ve sevimli bir çocuk sesi. Üniversiteyi görmeye meraklı kardeşimiz gibi yanımızda dolanıyor. Herkes bize bakıyor  nedense koridorlarda yürürken. 2. haftasında yanıma alıp küçük kardeşimi!!! kitap alışverişine Kızılay’a gidiyorummm. Ne de olsa ben yabancıyım şehirde. Arama tarama derken bir kitapçıya giriyoruz , arkadaşım kitabın ismini ve yazarını söylüyor dükkân sahibine. Babacan ve oldukça sevimli adamcağız inanılmaz sevimli ve en çocuklu sesiyle “naaapaacaksıın bakim sen kitabı, ablan için mi istiyorsun?” diyor. Tabii benim pörtlek gözler daha bir pörtlüyor , şu meşhur msn iconu var ya.( :| ) Hah aynen öle oluyorum. “hayır benim kitabım, kendim için istiyorum” diyor. Adam bin bir kez özür dileyerek, bana bakarak üzgün bir ifadeyle bizi uğurluyor.

Okulun ileriki dönemlerinde tabi arkadaşımızın bir not tutma canavarı olduğu ortaya çıkıyor. Herkes onun için deliriyor dolayısıyla. Çok popüler. Hatta bir seferinde sınav öncesi hazırlanırken ezber ders özürlü bana çalıştığı yerleri özetlerken (ben de kitap takip ediyorum ) nokta ve virgül dediğine şahit oluyorum.(şaka değil) Bu olaydan sonra ipler biraz kopuyor tabi. Hocalardan biri daha sonraki sohbetlerimizden birinde itiraf ediyor. “yaa ben sizin kardeşiniz zannediyordum, sonra not tuttuğunu gördüğüm de çok şaşırdım”

Biz bir türlü alışamıyoruz ama kardeşimiz kendisiyle barışık ve bu durumlara alışkın. Gruptaki arkadaşlarımızdan biri ameliyat olmuş. Biz de ziyaretine gidiyoruz. Odasına girdiğimizde pek seviniyor. Ama onu kontrol için gelen hemşire bizim kadar keyifli değil. Arkadaşımıza bakıp “ buraya çocukların girmeesi yasaaaak “ diyerek bir çığlık atıyor. Hep bir ağızdan koro halinde “o çocuk değil bizim arkadaşımıııız” diyebiliyoruz sadece.

Cuma, Kasım 06, 2009

Allaha yakın bana uzak: vol.1


Asla değiştiremediğim yanılgım, “herkesi kendim gibi zannetme”mdir. Bunu eşek yaşıma geldim hala değiştiremedim. Çok övünürüm “kimseye güvenmen” fikrimle. Ama bu lafı söylediğim herkesin “hadi ordaaan” deme hakkı vardır. Beynimde bin tilki dolaşır tamam, sürekli tartarım biçerim. Yorgun düşerim birini tanımaya çalışırken. Ama insanları tanıyabildiğime inanmıyorum tüm zekâma rağmen. Yavaş yavaş olacak şeyler bunlar elbette. Fırınlar ve ekmekler bizim için.

Bazı kadın tipleri vardır.(kadın diyorum çünkü erkeklerde görmedim şimdilik) Dışarıdan kusursuz görünür hani. Ama işi gücü dedikodu yapmak, kim ne yapmış , ne etmiş, kim kiminle nerede. Düşüncelerini kendinden ve arızalarından uzaklaştırmak için yapıyorlardır belki bilmiyorum. İyi niyetli konuşmalardan bahsetmiyorum elbette. Laf laf laf. İnsan yaralarını saklayacaksa bile bunu başkalarına zarar vermeden yapmalı. Bir nevi haddini bilmeli, bilmiyorsa bildirilecektir çünkü!!!

Dilinin ayarı yoktur bunlarım. Çok hoş görüntünün altında biraz sıkıştırıldığında pantere dönüşürler. O hanımefendinin içinden bir anda canavar çıkar. Ben fena tırsarım onlardan. Tırsarım dediysem üzerime geldiğinde sinmem. Neye bulaştığını bilmiyordur yazık. Ama böyle insanlardan etrafımda olsun da istemem. İyiysen iyisindir, kötüysen de bunu uzun süre saklayamazsın maskelerin ardında. Kendi işine gelmeyen durumlarda, en ufak tartışmada tüm köprüleri yıkarlar. Ulan birazdan yüzüme bakacaksın, buhar olup uçmayacaksın ya. Bu söylediklerini nasıl unutacaksın o zaman. Hem hangi konumdaki şemsiyenin açılmayacağını da hepimiz biliyoruz değil mi? O kadar kolay mı yıkmak yakmak her şeyi, bir anlık sinirle. Her zaman biraz dingin tepkiler vermekte yarar var diye düşünüyorum. Veya sinirini kusacaksan bile kelimeleri geri dönüşümsüz seçmemek gerek. Genellikle bu öfkenin nedeni için dönünüz çocukluğuna. Baba travması ve ya sevgiden yoksun kalma gibi sebepleri olabilir sanırım. (ailenizin psikoloğu yesari) Genellikle sebeplerini düşünürüm böyle insanları görünce. Yazık, onları da sevmek gerek tabi. Ama ben o kadar yüce gönüllü değilim henüz. İçi kötü olan insanlara yer veremiyorum hayatımda. Ne yazık ki “ne olursan ol gel” mertebesine erişemedim. Kalp kırmak affedilebilecek bir hata değil gözümde. Özellikle de bilinçli yapılıyorsa. Yaradan bile “bana kul hakkıyla gelmeyin” derken ben bu tür insanları yamacımda barındıramıyorum.

Not; Bu yazıda kimsenin kendini bulmaması dileğimle.

Yasal Uyarı; “Bu yazıyı kim için yazdın?” diye soran olursa “sana yazdım” derim affetmem : ))

Çarşamba, Kasım 04, 2009

işte bütün mesele bu!!!



Eskiden insanlar mutsuzlukları , sıkıtıları, dertleri tasaları için hep birilerini neden olarak gösterirdi güzel güzel. Nerde o eski dertleşmeler azizimmm. “Beni dövdüüü” diyip ağlıyorduk mesela önceden. “Beni aralarına almıyorlar” “Beni üzdü, benim kalbimi kırdı, bana kötü davrandı, bana haksızlık etti..” “ bana bana, beni beni”

Yahuu şu tekamül, algılarının açılması , kişisel gelişim denen kavramlar filan hiç öle sandığımız gibi iyi şeyler değil söyliim ben. Tüm sorunlarımızla yüzleşmemize , tüm maskelerimizi indirmemize sebep olup, bi de yetmiyormuş gibi savunma mekanizmalarımızı elimizden alıyorlar. İstemiyorum ben kişisel gelişmek filan yaa. Etrafımda da, konuştuğum insanlar arasında da öle tekamül derdine düşmemiş, sıradan , eski usul yaşayan insanlar olsun istiyorum. Geri gelsin, sürekli birilerinden şikayet eden, başkalarını suçlayan , uzun uzun gevezelik eden, kendinden çok başkalarıyla ilgilenen , o ne yapmış bu ne söylemişçi insanlar. Yok onlar orda bir yerlerde duruyorlar , hissediyorum ama , ben gittikçe onlardan uzaklaşıyorum.
Genellemek için sayı önemli midir bilmiyorum ama benim için bu konuda düşünmeye başlamış olmam yeterli kriter. Konuştuğum , kelimelerini doğru okuyabildiğim insanalarda son zamanlarda dikkatimi çeken “kendinden memnun olmama” hali.(tabi bana çok tanıdık geliyor) Kabul, kimse yaşam koşullarını sevmez, işinden tam memnun değildir, kimse kazandığı paranın yettiğini düşünmez çoğu zaman. Ama bu kendinden nefret etme/ hoşnut olmama/ uzaklaşma hali bambaşka bir boyut. Üstelik herkes o kadar farkında ki herşeyin. Biliyor; bulunduğu durum kimsenin suçu değil, suçlayacak ve saldıracak yel değirmenleri yok, gayet farkında. Tek amaç birşeyler , herhangi birşeyler hissedebilmek olmuş. Nefret, sevgi, heyecan ve ya minicik coşku kırıntılarının açlığı çekiliyor. Gerçek duygular hissetmek, mış gibi yapmamak , mecburi olmayan tepkiler vermek lüks olmuş.

Ben anlatabildim sanırım derdimi. Sorun bu tamam mı. Şimdi böyle şeyler hissetmemiş, hatta bu yazıyı okurken yazdıklarımdan hiçbirşey anlamamış olan insanlara soruyorum. Bunun tedavisi var mı? Yani sen nasıl oluyorda öle sevgi dolu, neşeli, coşkulu, sevgi pıtırcığı halinizle kalabiliyorsun. Bazı duyguları tekrar hissedebilmek için anamın karnına dönebilirim yani. O kadar.

Yok yok, kesin yediklerimize birşey katıyorlar. Biliyorum. Hep o gavurların işi. Önce beden sonra ruh sağlığımızla oynuyorlar böyle.

Mevsimsel geçiş diyebilmek isterdim bunlara ama kaç mevsim geçti unuttum ben. Saymayı bıraktım...

Pazartesi, Kasım 02, 2009

Kinyas ve Kayra


Üç gündür kitap mı okudum dayak mı yedim anlamadım.

Ama LA78’ers beni uyarmıştı hakkını yiyemem şimdi. “ww mi önerdiiiiiii, uzaklaş o kitaaaptaaan, hemeeeen uzaklaşşşş” demişti bana. Ama insan bir kitabı okurken bir sonraki sayfayı bu kadar mı merak eder yahuuu. Ediyor işte.

Şimdi bu Kinyas ve Kayra bir nevi hansel ve gratel. Ama ikisi de erkek. Üvey anneleri onlara kötü davranınca onu öldürüp parçalara ayırmışlar, babalarına kıyamamışlar ,onu ormana götürürken patika yola üvey annelerinin organlarını bırakmışlar. Tabii onları vahşi hayvanlar yemiş olduğu için babaları dönüş yolunu bulamamış. Sonra ikisinin aklında kalmış “ulan babamızı niye öldürmedik ki” diyerek dönüp babalarını da bi ağaça bağlayıp gözlerini filan çıkarmışlar. Böle bir şeyler düşünün işte. Ama tabii o yolda , yani eve dönüş yolunda hayatın anlamını bulmuşlar /ya da anlamsızlığını/hiçliğe övgü yağdırmışlar, zihinsel ölümün anlamını merak etmişler... Hayata dönmek istememişler bir dahaa. Bedenlerini bir süre sonra ayırmışlar ve kendi yollarını seçmişleeeer. Böle masum sempatik bi masal işte bu kitap. Uzun zamandır masal kitabı okumamıştım iyi geldi. Teşekkür ederim ww:)

Ben sevdiğimi yerden yere vururum sevgili Hakan. Öyle bi döneme geldi ki kitap , bende beklenenin aksine coşkuya neden oldu. Cümlelerin bazılarını değil, bir çoğunu tekrar tekrar okumamı sağladı.Hatta inanmazsın büyük ihtimalle tekrar okuyacağım. Bu kitabı 24 yaşında yayınlamış olduğunu öğrendiğin andan itibaren içimde Kin ve Yas duyguları beslediğimi de ayrıca belirtmek isterim. Nedenleri bende saklı kalsın.

Bir de, sanırım kitabı çocukların ulaşamayacağı, serin bir yerde korumakta yarar var. Naçizane.

Kitaptan seçtiğim alıntı;

Kayra ;

“İnsanlar ve tüm canlılardan iğreniyorum. Kendimden nefret etmekten yoruldum ve bu konuda hiçbir şey hissetmiyorum. Oksijenle alışverişi olan her yaratık midemi bulandırıyor. Gözkapaklarımı derime kaynak makinesiyle yapıştırmak istiyorum. Bir canlı daha görmemek için. Ellerimden ayaklarımdan korkuyorum. Kalabalıklardan korkuyorum. Tek istediğim bütün düşündüklerimi içinde barındıran beynimi bedenimden yırtıp uzay boşluğuna fırlatmak. Bedenim olmadan , sadece ve sadece var olduğumu bana hatırlatacak olan zihnimin uçmasını istiyorum. Buna ruh diyenler de var. İlgilenmiyorum isimlerle. Sadece hiçliğin içinde bedensiz bir zihin olmak istiyorum. Sadece bir düşünce olarak var olmak. “

Cumartesi, Ekim 31, 2009

bilseydim ağlamazdım...



"Koşullar" canımı çok sıkmaya başladı. Her şey doğduğum andaki gibi olsa istiyorum. Doğmuşum sadece, yapmam gerekeni yapmışım yani. İnat etmemişim. Geriye bi tek şey kalmış,  büyümek. Oohh ne güzel lay lay loom. Umurumda mı dünya. Ama annem doğduğum anda değil de ağladığım anda vermiş ya bana sütü. Hah orda batmış her şey. Ağlamayana da meme verseler ne olurdu sanki. El kadar çocuk , biliyorsun işte acıkacak bu. Annesi sensin, en çok seni seviyor, babası var ama onun sütü yok. Yegane besin ve sevgi kaynağısın yani. Aklına geldikçe doyur karnını ne var yani. Hep senin yüzündennn, yeminle...Bilseydim ağlamazdım, beklerdim ölee mağrur ve gururlu...

Bak sonunda sen böyle yaptığın için neler oldu anlatayım sana.

İnsanlar birini ona iyi davrandığı için sevmeye başladı. Biri diğerine sadece kendisini sevmesi için güzel şeyler söyledi. Açlık gibi işte. Sevgi açlığnı, beğenilme duygusunu doyurmak için bir nevi. Sonra “hayır , gerçek sevgi bu değil” dedi ve yoluna devam etti. Tekrar acıktı çünkü. Birinin ilgisini çekmek için “ağlamıyordu” şükürler olsun ki. Düşünsenize bir kızın karşısında/ve ya tam tersi/ zırıl zırıl ağlayan bir adam. Bunun yerine kendini farklı kılıklara soktu kendini. Havalı , karizmatik, bilgili , kültürlü görünmeye çalıştı. Başardı da aslında, çünkü karşısında onun öyle olduğuna inanmak isteyen bir insan vardı/bakın cinsiyet belirtmiyorum halaa, oyunu iki kişi oynuyor hikayenin bu bölümünde/ her şey güllük gülistanlık ilerledi. Alan memnun veren memnun. Ee , kaynaklar sınırlıydı ve tükendi. Hooppp yeni rüzgarlar yeni sular v.s. Güvenemez oldu kimse olduğu gibi göründüğünde karşısındakinin onu sevmeye devam edeceğine. Hep bi atraksiyon , hep bi hareket, hep bi farklı olma hali. Bi durr, rahat durr, sen öle durgunken, kendi halindeyken , senken, hatta en çok sadece kendinken sevecek belki seni. Yazıyorum ama, ben bile inanmıyorum yazdığıma. Arkadaşlarınla beraberken onlara uyman, onlar gibi olman koşulu ile yanlarında kalabildin en basiti. Ait hissetmesen de , mış gibi yapmayı öğrendin...Onlar gibi olmazsan gruptan dışlanma korkusu sardı...Neyse…

Başka örneklerde var elbette…Her şey koşullara uygun…ne kadar para o kadar köfte mantığını istediğiniz sektöre uygulayınız…ben balık tutmayı öğrettim..gerisi size kalmış…

Aaaa, bu arada "koşulsuz seviyorumcu” tipler çıkmak zorunda kaldı devamında. Aşmışlardı sebepleri sonuçları. Ne güzel önlerine kim gelirse, tüm insanları sevdiklerine inandırmışlardı kendilerini. Onlar başka hikaye, zavallıların başka başka arızaları var ama uyuyan aslanı uyandırmayalım şimdi...

Gerçi senin hatan değildi. Sen sütü her ihtiyacım olduğunda versen bile memnun kalmazdım ben kesin. Ağlamayı öğrenemezdim bi kere. Gerçi hala öğrenebildiğimden emin değilim. İstediklerim için ağlamayı , yakarmayı, çabalamayı henüz öğrenemedimmm. Onun çırpınışları bunlar.

Not; Bir önceki uyarıları yapmıyorum. Valla iyiyim ben..Kimse de bana Pavlov denilen o adamdan bahsetmesin. İyi ki onunla aynı dönemde yaşamamışız. O köpeğin  neyle beslendiği sizi dehşete düşürecekti çünkü..
Genellemiş gibi olsam da istisnaların olduğunu ben de biliyorumm ;)

Blog Widget by LinkWithin