24 Aralık 2009 Perşembe

2010 ikizler burcu açılımı...

 YASAL UYARI:Aşağıda okuyacağınız yorumlar tamamen benim uydurmam olup gerçeklerle uzaktan yakından ilgilisi yoktur. Yarın bana ‘aaaaa ama hepsi ollduu, ayynııı kaynım aynıııı’ nidalarıyla gelmeyin. Ben canım sıkıldıkça yazı yazan sade bir bloggerım. Bu uyarıyı neden yapıyorum peki? ‘lütfeeen diğer burçlar için de yaz’ demenizin önünü kesmek için. Hadi şimdi okuyun güzelleşelim.


Yılın son günleri adettendir ortalık bir sonraki yılın burç yorumlarından geçilmez. Benimde önüme geldi bir kaç 2010 yılı ikizler burcu yorumu. Ama her zamanki gibi bik bik ettim beğenmedim burun büktüm kapattım sayfayı. Böyle yapana ne denir, daha iyisini yapabiliyorsan al kendin yap denir. Hazır blog yazısı da bulamamışken içimdeki rezzan kiraz çıksın dışarı ve ikizler burcu için 2010 yılını yorsun bakalım.

sevgili ikizler (işte bunu hiç anlamam, sanki bana mektup yazıyor astrolog,kendimi nasıl özel nasıl özel hissediyorum)2010 yılında neler olacağını merak ettiğini biliyorum, nerden biliyorum? Çünkü lanet olasıca burçların arasında en ama en meraklısı sensin. Yok o seni seviyor mu, yok bilmem kim kime senin hakkında ne demiş. Yok seninle ilgili kim ne düşünüyor. Hayatın anlamı ne, tekamülünün kaçıncı levelındasın. Bilumum binlerce saçma düşünce. 2010 yılında tüm bu saçma soruları unutacaksın ikizler burcu. Çıkar at şu soruları kafandan artık be. Kimin ne düşündüğünün bi önemi olmayacak artık senin için. Kendinden emin, güvenli, kendi değerinin farkında biri olup çıkacaksın. Hadi buna bi tarih verelimmm. Ne diyelim ne diyelim. Şöleee bahar gelsin senin mevsimin. Mayısın 18inden sonra. Hah bu güzel oldu. Yıl senin yılın, güzelleş, şöööle bi kendine çeki düzen ver. Toparla kendini canım, ne bu ölü toprağı serpmişler gibi üzerine. Bak 2010. Ne güzel rakammm.. hadi bakiiim.

Sağlık konusuna gelince, ulan domuz gibisin. Millet gripten kırıldı döküldü, büyük ihtimalle etrafında hasta olmayan ,yataklara düşmeyen bi Allahın kulu kalmadı. İnsanın başı bile ağırmaz mı yaa. Biliyorum nefret ediyorsun hastanlerden , ilaçlardan, hastalıktan . Ama dur seen durr, bunu acısı 2010 yılında çıkacak. Şölee şubat mı desem mart mı desem. Kış sonu dikkat kendine. Bedenen yorulmasan da ruhen yorgun olacak ve bu da seni bitkin düşürüp yatağa mahkum edecek bir süre. Ama korkma sana hiçbir şey olmaz.
iş hayatın hakkında gerçekten bir tahminde bulunmamı istiyor musun. Hiçç sanmıyoruuummm..yemeyelim karşılıklı birbirimiz…sen nasılsa pratik zekan ve iş bitiriciliğinle her şeyi yoluna sokarsın yine..2009da canın sıkıldı biraz ama 2010 daha sıkıcı olacak demenin bi anlamı olmaz sanırım.. kapatalım rica ediceğim bu konuları..

Tamam tamam, geldik sevdiğin konulara. Aşk meşk flört aşna fişne gibi şeyler işte. Merak ediyorum, neyi merak ettiğini bu konuda. Sanki sen bilmiyorsun ne kadar maymun iştahlı, çabuk sıkılan bi tip olduğunu. Konuşturma beni şimdi. Yok yok ona güvenmem yok buna güvenmem diyorsun ama asıl sen ne kadar güvenilirsin hiç düşündün mü. Her şey lay lay lomken hayat sana güzel. Her şey ciddiye dönüşeceği zaman ara ki bulasın ikizler insanını. Yok öle 3 liraya 5 köfte. Her şey senin istediğin gibi olmayacak işte. 2010 da karşına böyle höööt dedi mi oturacağın, ondan kaçamayacağın, kaçmana izin vermeyecek biri çıkacak. Valla benden uyarması ,Allah yardımcın olsun. Hadi ondan da kaç göriim seni. E evli olan ikizler insanları da var tabi. Nadir ama var. Onlara da sabır diliyorum.Geldik bu dünyaya bi şekilde ömür geçecek. Üzülme , zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Sen kendini oyalayacak bir şeyler nasılsa bulursun. Hain yorumcu gibi oldum şimdi : ))(bu cümleleri o yanınızdaki  adamdan/kadından çoktan sıkılmış olduğunu bildiğim için yazıyorum, belki çok akıllı bi adamdır kendini sürekli yeniliyordur filan ama..evlilik işte)

Bu arada o gezegenler bi ileri bi geri hareketler yapıyorlar ya. Hah işte onlara dikkat et gözünü sevim. Nasıl oluyor bilmiyorum ama onlar seni pek bi etkiliyor sevgili ikizler. O Merkür yok mu Merkür. Bir öncekinde yazıcım aşka gelip beni yiyecekti. Biliyorsun sen zaten bunları akıllı burçsun. Zaten aklına güvendiğim için seni yaşayacağın sorunlara karşı çok fazla uyarmıyorum. Sen hepsini aşarsın, kendi kendini iyileştirir ve hemen başkalarının sorunlarıyla ilgilenmeye koşarsın.

Tamam kısa kesiyorum, sen çoktan okumaktan sıkılmışsındır bile tamamen nezaketten devam ediyorsundur büyük ihtimalle. Bu ara unutmadan şuradaki linkte gerçek bir 2010 yılı yorumu bulacaksın. Ben kesmediysem onu oku. (hadi git bakalım o linke, ben tek tek ip lerinden takip edicem o linke tıklayanları. Dur sen duurr)
Şöle bir yıl dilerim, böyle bir yıl dilerim gibi cümlelerle bitirmek isterdim ama sen işine karışılmasını pek sevmezsin. Sen nasıl istiyorsan öyle olsun her şey. Bazen istediklerinden pişman oluyorsun ama pişmanlığın bile senin tercihin olsun. Sevgimle…

20 Aralık 2009 Pazar

Allaha yakın bana uzak: vol.2



nerede kalmıştık... serinin ilk yazısı için  bakınız... :)


Onları çok sempatik hallerinden tanırsınız. Sıcak, samimi, en yakın sırdaşınız, yıllar önce kaybettiğiniz kız kardeşinizdir. (demek ki neymiş, dişi kişi tanımı)

Sizinle ilk tanıştıklarında önce kendilerinden anlatacaklardır. Anlatacak o kadar çok şeyleri vardır ki siz hayatınızın ne kadar sıkıcı olduğunu düşünmeye başlarsınız. Sürekli içinizden şöyle geçiriyorsunuzdur o anlatırken “iyi de bunlardan bana nee bana neeee, hiç ilgileniyor muyum senin özel hayatınla, mahreminle ,özelinle” Ama o kadar iyidir ki kıyamazsınız, dinlersiniz dinlersiniz. Ne kadar samimi, hemen güvendi ve anlatıyor. Ne kadar saf ve temiz!!!!!!!! (bu ünlemlerin fazlalığı size bir şeyler anlatıyordur umarım)

Akıllı olanlarımız bu numaraları yemez tamam da, bu şekilde yaklaşıp onu kullandığını anlamayan insanlar ne yapsın. İşte en tehlikeli insan türü; kendini, niyetini, yüreğini ustaca saklayabilen insan türü. Kesinlikle zekidir, zekası kötü ellere geçmiş ve silah yapımında kullanılmaktadır. Sürekli aklında bin tilki dolaşır ve donandıkları tüm bilgileri birleştirerek kendi menfaatleri için kullanırlar. Amacını, asıl niyetini anlamanıza pek imkan yoktur o saatten sonra... Kendi menfaati için sizi üzmeyi, kırmayı, size zarar vermeyi çok rahat göze alabilir. Ama çok üzülmeyin, siz farketmeden yapacakları için için ruhunuz bile duymaz. Siz aptal gözlerle etrafa bakarken o ise dost gözlerle sizi avutuyor olacaktır. Ne diyoruuuzz bu insanlaraaa. (sus iç sess suuss, küfretmeee) .Fesat ve içten pazarlıklı diyoruz tabiki. (ohhh)

Bakın bu tip insanları nereden tanıyabilirsiniz. Kendisiyle ilgili anlatırlar, sizinle ilgili konuşur ve konuştururlar, o da yetmez başkaları hakkında konuşur da konuşurlar. Yani sürekli insanlar , olaylar ,olanlar üzerine cümleler döner durur etrafta. İçi dolu bi insan beklemeyin karşınızda. Nabza göre şerbet verirler, sizin ilgi alanlarınızla ilgileniyormuş gibi yapabilirler. Hedefe kilitlenmişlerdir ne de olsa...aldanmayınnnnn

Bunlara karşı yapılacak en iyi savunma “uzak” durmak, kendinden uzak tutmaktır. Yeni tanıdığım biri bana haddinden fazla bir samimiyetle yaklaşıyor, gereğinden fazla bilgi yüklüyorsa bi dur derim orada. Yol vermem yakındır, kendimle ilgili bilgi vermem ise söz konusu olamaz.

Şimdi ben bu kadın tiplerini neden anlatıp, onlara verip veriştiriyorummmmm?? Eğer bu yazıyı okuyan kişi bu özellikleri kendinde görüyorsa bi kendine çeki düzen versin diye elbette. Yok yani, hepinize tek tek ben yetişemem. Kendinizde biraz çaba sarf etmelisiniz. Hep ben ben, nereye kadar değil mi. Ahahahahah (böyle ukala olduğumda biriniz de çıkıp benim başımı taşla ezemiyorsunuz ya, bu rahatlığım o yüzden işte:))) Şimdilik bu kadar , herkesin çok özel sırlarını ve özel bilgilerini yorum olarak bekliyorum, onlardan lego yapıcaaaammmm:))

18 Aralık 2009 Cuma

Akrep ve Semender


Ayy siz özlemişsinizdir şimdi benim abuk kitap tanıtımlarımı. Ben sizi düşünüyorum ve ara sıra ekrandan başımı kaldırıp bir şeyler okuyorum elbette. Henüz ilk iki üç sayfada “ben nasıl bi kitaba bulaştım aman yarebbiii” dediğim ve inanılmaz keyifle okuduğum bir kitap bu. İstesem 1.3 günde biterdi ama bitsin istemedim. Kim önerdi hatırlamıyorum. Ama kitap hakkında hiçbir bilgim yoktu elime alıp okumaya başladığımda. O yüzden ilk sayfalarda yaşadığım şaşkınlık ilerleyen sayfalarda “hayy kim önerdiyse Allah ondan bin defa razı olsun” duygusuna karıştı. Anlatıcının hatun bir karakter olması (hale) ayrıca şaşırtıcı ve ilginç. (acaba bu yüzden mi sevdim kitabı ki:)

Aşk-polisiye karışımı bir tür dediğim için kimse şaşırmasın. İç içe geçmiş türleri seviyorum sanıyorum ve severek okuyorum. Polisiye olayları ve ayrıntıları çok çok mükemmel bulmadım. Tahminlerim aynen çıktı, birde hani yanıltmaya çalışırsın okuyucuyu ama o yanılamaz ya. Hah işte ben o gıcık okuyucuydum. Zaten ben sinemadan çıktığımda da “benim finalim daha güzeldi, bu ne şimdi” diyen biriyim. Önemsemeyin. Ama sürükleyici yönü ağır basıyor ve sıkılmadan okuyorsunuz. Hiç paragraf olmaması başta sizi düşündürebilir. Düşünmeyin boşuna. Bir süre sonra paragrafların yokluğunu unutuyor hatta bundan hoşlanıyorsunuz.

Bu arada bir ayrıntı. Kitap biraz ; siz nasıl diyorsuunuuzzz , “hatun argosu”(küfürleri) ve “cinsellik” içeriyor. Sonra bana “yok efendim ,Yesari bu ne biçim kitap önerisi, hiç mi utanman yok, biz seni böyle mi sevdik ölee sevdik” demeyin. Yakında zaten 3.gözüm açılacak. Hakkımda söylenen her şeyi duyabileceğim. Şuan duyduklarım yetiyor gerçi. Bi de kitap yüzünden anmayın adımı. (ohhh mesajımı da verdim rahatladım valla)


Kitaptan alıntımız da şu olsun ve vedalaşalım. Siz sağ ben selamet. Ay bu aralar içimde sürekli bi yazma duygusu var. Hadi hayırlısı.

"zamanın başlangıcında akrep ve semender tek bir ruhmuş, ama evreni vareden ates ayırmış onları. akreplerin ates cenberindekaldıklarında kendilerini öldürdükleri söylenir, semenderlerinde atese yürüdüğü. ruhunun bir yarısı ateşin ortasında kaygısızcaca dolaşırken diğer yarısı tedirginmiş, biri umutuluyken diğeri ölmek ve kendini yok etmek istiyormuş. bu yüzden parcalanmıs ruh ikiye ayrılmış ve zamanın sayısız koridorunun, dünyanın sayısız çetrefilinin içinde birbirlerini yitirmişler. ikisi de yarım hissediyormuş kendini, tamamlamak için zamanın sonsuzluğu içinde binlerce kez yeniden doğup birbirlerini aramışlar. birbirlerini bulabilmek için geçtikleri yerlere yalnız diğerinin anlayabileceği işaretler bırakırlarmış. kiminde hiç karşılaşmamışlar, kiminde iki sevgili kiminde iki düşman olmuşlar. rahipler der ki; ateşle ayrılan, ateşle bir araya gelir, bu yüzden birleşememişler ve anlamışlar ki evreni yok edecek ateş yanmadan birleşmeleri mümkün olmayacak! "

16 Aralık 2009 Çarşamba

hamdım yandımmmmm hamdım:(((


Şimdi resme bakıpta “ben neredeyim” diye url adresini kontrol eden sen sevgili okuyucu. Alıcının ayarlarıyla oynama ve okumaya devam et. Yok ben konsantre olamam , buradan çeker giderim diyorsan. Gel canım gel. Hiç acımayacak. (bu uyarı hatun okuyucu için)

Ben de etten kemikten yaratıldım. Ot böcek çiçek dişi resimleri de bir yere kadar. Hiç çık çıklama. Okumaya geç, hadi canım...(er kişi için)

Efendime söyliimm. Biz zaten bir kaç yıldır evin mutfak bölümündeki hal ve hareketlerimize dikkat eder olmuştuk. Tam bizim daireye bakan karşı apartmanın o malum dairesinde tadilat başlamıştı ve bizde meraklı gözlerle acaba “ne gelecek” “acaba aile mi , iş yerimi” derkeeeen kocaman bir YOGA bla bla tabelası getirilip takılmaz mı. Hööö!!!(düşünme sevgili ankaralı okuyucu düşünmeeee) . işte tam o gün bizim mutfakta herşey değişti. Ulan eskiden bi gizlilik bi mahremiyet anlayışı olurdu. Yok kardeşimm bu yeni nesilde öle bişi yook. Bize bakan duvarda duvar yok zaten. Neredeyse tamamı pencere, perdeler sanuna kadar açıkkkk. Neyse, o günden sonra ince ince dilberler estetik görüntüler sergilemeye filan başladılar. Önemsiz ayrıntılar bunlar. Özellikle o trinity bozması dişi panter gibi hocadan bahsetmek tamaaamen anlamsız geliyor şuan.

Yok yok, ben bizdeki değişimlerden bahsetmek istiyorum. Mutfakta bi göbeğini içine çekmeler, bi dik yürümeler. Bi evde doğru dürüst giyinmeler, bi mutfağa giderken ruj sürmeler, saçını başını düzeltmeler. Tabağa konulan yemeklerde bi bölee kaşık sayısını azaltmalar. 3 kaşık pilavı 1 bilemedin 1,5 kaşığa indirmeler. Olmadı rejimdeyim bu akşam ben yemek yemiyorumlar. Ulan ben bunları bu kadar net görüyorsam onalar da beni görüyorlardır g*t korkusuna açım laann kaç yıldır. Hafta içi rahatız , ama ya Pazar kahvaltıları , hııı , sorarım size. O yemelere kıyamadığımız , özene bezene hazırladığımız Pazar kahvaltılarında çektiklerimiz nedir. Herkes toplanır ve nedense her Pazar bizim kahvaltı saatimizde bi seans vardır atletik vucutlarla. O lokmalar nasıl diziliyor insanın boğazına. Nedir ayrıca evin üyelerinin oturduğu yerlerin değişmemesi kuralı. Sanki gizli bi anlaşma var. Diğerinin yerine oturursan kıçına raptiye batacak, olmadı basurun çıkacak. Ben neden sırtımı dönemiyorum onlara nedeeenn beeen nedeeeenn.. bunlara zamanla alıştık. Hocalar geldi gitti, biz az yemeye alıştık. Bir düzene oturttuk. Taki geçen Pazar, kuzenimle farklı anlarda, gözümüz karşı daireye takılıp sonra birbirimizin gözlerinde buluştuğumuz saniyelere kadar. Masada normal algıda yaşlı başlı insanlar oturduğundan birbirmize bakıp yutkunmakla ve ben, ekstra olarak gözlerimi kocaman kocaman açmakla yetindik. O camdan dışarıyı seyreden şey neydi ve orada ne yapmaktaydı. Ders yoktu, hatta bizim için o an ondan başka hiçbirşey yoktu. Zaman durmuş bizi bir teste tabi tutuyordu. İlk bölüm kolaydı asıl ikinci bölümde ne kazık yerden sorular çıkmış anlayacaktık.
Erkek; esmer teni, atletik vucudu, üzerine tam oturmuş beyaz t-shirtü, kirli sakalı, arkadan toplanmış saçları, zarif küpesiyle( ciddiyim , gördüm:S) adeta yunan heykeli gibi karşımızda duruyordu.

Bu andan sonra yaşanan dialog şu şekildedi...

-bu ne naaaaannnnnnnn
-sanırım insan evladı...yada cennet..algılayamıyorum...bana bi vursana..
-sahii biz neden yogaya başlamıyoruzzz kiii??
-önce ağzındaki ekmek somununu çıkar boğulmadannn..
-hahaahahahahahhaha
-boyacıdır o kızımm...
-hıı hııı tabii boyacıdır..sen böyle boyacı gördün mü beeeee

yarım saat sonra...

-nasıııll yaa...o elindeki fırça mı onunn..bi gelsene ben mi yanlış görüyorummm...
-ahahaahahhahbdkdfjbşkskdjbsşfkbşdsbg
-yok canıımmm diildirr..o kova da değidir..:S:S:S
-ahahaahhhaha...gel canım gell..hepsi geçecek...

2 saat sonra...

-ne yapıyor?
-tavana geçti....:(((
-ahahahhahahaha
-ama bak başkaları geldi..onlara emirler veriyor..kesin bu hocalardan biri ..valla bakkk...yok yok..mümkün değil yani....bik bik bik bik
-evet evet..kesin öledir...

Eyy yumurtaya can veren rabbim...bu ne menem bir sınavdır..anladım ben onu...kaldım bu sınavdan da kaldımmmm..ne şekilci birşey mişim...ne etiketçi...yok hamım benn ham..ne pişmesi de ne yanmasıı..tekrar Konyaya gidiceemm...hatta orada inzivaya çekilicem..ennn düzz odunları seçeceğim...evet yapmalıyımmm...bu kızı yeniden büyütmeliyim , kor ateşlerde yürütmeliyim....

not; yaa tamam yaa tamam yaa...bulamadım seksii boyacı resmii..oduncuyla yetineceksiniz bi zahmettt...:(((

15 Aralık 2009 Salı

ben geldiiikkkkkkk...:))





Bi arkadaşa bakıp çıkıcam.. 

Buralarda  olmalı,  satır ve ya kelimelerin arasında bir yerlerde kaybettim. İşte tam şu “ah” ile “kâm” arasında bir yerde kesin. Gerçi öle ufak tefek bir şey de değil, nasıl göremiyorum anlamadım. Ama iyi saklanmış işte. Her şeyden saklanmayı adet edinmiş. Birilerinin sürekli “çık ortaya, pşştt, gel buraya” demesi gerekiyor. Utangaç büyümüş çünkü, misafirlere “hoş geldiniz” derken hep yere bakmış. Bir suç işlediğinde hep yüzü kızarmış. Bi de bayaz mı beyaz teni, nasıl da anlaşılıyordu utandığı. Hala utanabiliyor mu diye sorarsanız ; evet . Utanma duygusu sıradan iltifatlarda bile onu 5 yaşındaki haline götürebiliyor. Alengirli sözlere gerek yok.

Bir de suç işlediğinde saklanmış hep. Annesinin yatağının altına saklanmış bir seferinde. Tüm mahalle onu aramış, korku sarmış annesini. Tüm olayları  duyarken bile korkusu o kadar ağır basmış ki çıkamamış yatağın altından.

Korku, kaçmayı ve saklanmayı getirmiş anlayacağınız. (siz klişe diyorsunuz ama doğru o “hadi çocukluğuna dönelim” geyiği…pehhh) Tüme varalım hep beraber; kork-saklan-üzülme.  Üzülmekten korkmayı adet edinmiş bir karış boyuyla. Şimdi eşek kadar oldu hala saklanıyor kerkenez. Biri lütfen böyle olmayacağını anlatsın bir kendisine. Gerçi oluyor sanırım , her seferinde toparlıyor  ama. Saklan saklan nereye kadar. Kendi kendini iyileştirmek, toparlanmak alışkanlık mı olmuş ne. Ukalalığını biliyoruz ama kendini zümrüt-ü anka kuşu zannetmekte neyin nesi. Sen insansın, neymişşş, sen insansın. Olur böyle şeyler, gelir geçer, gider.

Gerçi bence işin ucunu kaçırdı. Üzülmekten korktuğu için mi saklıyor kendini , saklandığı için mi üzülüyor. Benim de kafamı karıştırdı. Gel canım sen geeell.. çık bi ortaya, gel yamacıma. Görüyorum seni, saklanma boşuna…

(yine şizofrene bağladım ben değil mi : ((( neyse, daha önce söylemiştim. Ben şizofren değilizzzzz) J

9 Aralık 2009 Çarşamba

dön bak haline...(by LA78'ers)

Sonunda bu da oldu…Birkaç sitem cümlesi, “neden yazmıyorsun artık” çemkirmesinin ardından olan oldu ve “Anlaşıldı sen yazmayacaksın, ben bir şeyler yazıyorum. Onu yayınla bari” dedi LA78’ers ve bir yazı gönderdi. Yine de sevilen insanım görüyorsunuz. Ne kadar değerli dostlar biriktirmişim şu blog aleminde. Allah onlardan bin defa razı olsun:)) Bu aralar yazarsam başım belaya girecek diye uzak duruyorum blog taslak bölümümden.(gerçi LA de benden farklı değilmiş..kendi blogunda hiç yazmadığı şekilde yazmış...siz bakmayın bu yazısına...benim en çok güldüğüm yazarlardan biridir) Ama yazacağım , aklımı toparlayıp başlayacağım. “güzel günler çok yakınn":))



DÖN BAK HALİNE...

Bazen öyle bir ruh haline girer ki insan, en yakınlarıyla bile paylaşamaz.. Utanır, çekinir, sıkılır. Kendinizi yanlış tanıtmaktan korkarsınız. Aslında öyle biri değilsinizdir ama insanların öyle sanmasından korkarsınız. Ama kendinizi kandırırsınız. Aslında sizsinizdir o kişi. Gerçek kişiliğiniz açığa çıkmıştır en zor anınız da ve paylaşmaktan korkarsınız.. Çünkü beğenmezsiniz o yönünüzü. İlk defa karşılaşmışsınızdır ve yadırgamışsınızdır. Ben değilim bu dersiniz. Ama sizsiniz..

Her zaman başkalarının düştüğü duruma siz düşmüşsünüzdür bu sefer. Akıl verdiğiniz konular başınıza gelmiştir ve verdiğiniz akılları uygulayamazsınız kendinize. Peki nedir sizi engelleyen. Nedir size verdiğiniz akılları uygulatamayan.

Aşktır..

Hayatta başka hiçbir duygu insanı kendinden başkası yapmaz. Dünya görüşüne, felsefesine, hayata bakışına her şeye ters düşürür.. Yabancılaştırır. Yakınlarından utandırır, korkaklaştırır ve hatta onursuzlaştırır.

Deli gibi sevdiğiniz onun için her şeyi yapabileceğiniz hatta uğruna ölümü göze aldığınız bir insanı öldürmek istemeniz bile işte bu psikolojiden dolayıdır.

Aslında hep kötülük yaparsınız kendinize. Mutsuzken mutlu rolü yaparak. Biriktirirsiniz içinizde mutsuzluklarınızı. Açığa çıkardığınız, üstü mutlulukla örtülü sahte duygular bi süre sonra uçup gider sizin nazarınızda. Gerçek mutluluk değildir bunlar. Hatırlayamazsınız bir daha. İçinizdeki mutsuzluktur bu duyguya engel olan. Sahtedir o ve kalmaz akılda. Anılarda..

Biriktirmişsinizdir mutsuzluğunuzu kocaman sandığınız gövdenizde. Karıncayla karşılaştırırsınız kendinizi ben kaldırırım bu duyguyu yeter ki ‘O’nunla olayım dersiniz. Halbuki bir karıncadan farksızsınızdır ufacık gövdenizle. Kendinizi başka yerlere koyarsınız yine aynı duygudan ötürü. Devleştirirsiniz, yüceltirsiniz. Halbuki gittikçe küçülüyorsunuzdur. İçinizdeki mutsuzluk sizi eritiyordur. Kimi zaman uyarı veriyor ancak oralı olmuyorsunuzdur. En sonunda patlıyordur. Devasa bir volkan gibi. Öfkeniz ve kükremeleriniz sizi tanınmaz hale getiriyordur. Tüm mutluluklarınız, anılarınız, yaşadıklarınız dahi bu volkanla eriyordur..

Sonunda o aşktan hiç eser kalmıyordur.

Herkese ömür boyu sürecek onurlu ve mutlu bir aşk diliyorum…

LA78'ers 

1 Aralık 2009 Salı

şii,yaklaşşş, eski bayramların nerede olduğunu söylicem sana...


Kimse haklı değil, ama ben haklıyım. Bir tek ben haklıyım “nerde o eski bayramlar” demekte. Yaşlandım huleeeynnn. Biz de bayramlar aynen eskisi gibi, değişen hiçbir şey yok. Eskiden ben hizmet etmez kuzenlerimle bahçede oynar , ondan bundan harçlık toplardım. Ohooo, dünya umurumda olmazdı. Annemin özene bözene hazırladığı bayram kıyafetlerimi akşam eve girdiğimde kimse tanıyamazdı filan. Büyükler bizi aralarına alsın, ne konuştuklarına kulak misafiri olalım, bizi ciddiye alsınlar diye çırpınır dururduk . Şimdilerde bu ebeveyn tayfası bulunduğumuz ortama girerken izin istiyor, bizimle ve konuştuklarımızla ilgileniyorlar, bize hizmet ediyorlar. Gürültü yapıp, kahkahalarımız yükseldiğinde sessizce ortamı terk edip onlardan rahatsız olmayalım diye odalarına  çekiyorlar. İlgi bekliyorlar yahu, bizden nan, bizdeeeenn. Konuştuklarımızla, meraklarımızla, hayata bakış açılarımızla ilgileniyorlar. Biz harala gürele tartışıyoruz, olmadı ortak dertlerimizden, hayatın zorluklarından, iş yaşamından, yediğimiz kazıklardan bahsediyoruz bilmiş bilmiş. Haklıyım yaa ben haklıyııımmmm eski bayramlaır özlemekte. Yaşlandııııııııımmmmmmmm bilmem fark edebiliyor musunuz???

Bu yetmezmiş gibi, eskiden tek derdimiz "senin ne kadar kağıt paran var,  kaç şeker kaç  hediye topladın, kimin evinde çikolata var" iken şimdi, oturup gülmekten fırsat bulduğumuzda konuştuğumuz konular derinleştikçe derinleşiyor. (Halbuki bir keresinde ben hepsinden çok para toplamıştım da sonra o paralarla annem ne yaptı onu hatırlayamıyorum işte !!! )Başladığımız nokta ve devamında dehşetle karışık bir sağanak zihin yorgunluğu yaşıyorum sohbetlerimizde. Aynı familyadan olmaktan muzdarip bir grup değişik medeni hallerde insan , farklı hayat ve şehirlerde aynı dert ve sorunlardan bahsediyor buluyor kendini. Bu tuhafff, hepimizi nasıl aynı şekilde şartlandırmışlar ve bu kadar birbirimize benzememizi sağlamışlar, “bunun sırrını bize öğretsinler madem, zaman kötü, biz de çocuklarımızı o şekilde büyütürüz” diyoruz. Zeka pırıltısı bi tanesi cevap patlatıyor oradan “merak etmeyin, bizi bu hale getirdiklerine göre o yeteneği de işlemişlerdir kodlarımıza” diye. Bu ortak yazgıların açılımları yapılır ilerde yine bu civarda…

Artık eskiden yaptığımız şeyleri , başımıza gelen tuhaflıkları anlatarak gülüyoruz. Birlikte pek bir şey yapamaz olduk çünkü. Bayramlar aynı işte, yine hep beraberiz. Ekip aynı ekip. Eksikler var , eksiklerin yerini dolduran ertılar da var tabiki. Ortada dolanan küçük çocuklar bile var harçlık toplyan, el öpen, konuşmaya yeni başlan, susmayan, üstünü başını kirleten. Yani anlayacağınız , bayramlar aynı eski bayramlar…bir yere gittikleri yok...duymicaam bidaaaa...

23 Kasım 2009 Pazartesi

Seyr-ü Sefer/Konya


Yola çıktığımızda ilk benzincide durup ‘burn’ kutularını stok yaptığımızda anlamalıydım, başıma gelecekleri. Ama yook, ben istedim. Son günlerde üzerime serpilmiş ölü toprağı ancak “aslında ölü olmayanların” bu kadar çok olduğu şehirde üzerimden kalkabilirdi. Yollar, hatta bizzat yolun kendisi bana iyi gelir genellikle. Ama bu yol nası bi yoldu böyle. Ne uçsuz bucaksız bir boşluktur o Ankara-Konya yolu. Benim gibi ağaç tepesinde büyümüş biri için 2,5 saat zulüm gibi olabilirdi yol arkadaşlarım olmasa. Ama neyseki yolun sonu çok güzel bir sürpriz oldu. Bizim için ayarlanan konaklama yeri (hotel motel pansiyon gibi tabirlerle anlatamıyorum) beni büyüledi. Soğuk bir otel odası beklerken sımsıcak bir yuva buldum. Üzeyir ve Ayça çifti ve dünya tatlısı oğulları Can karşıladı bizi. Yani ordan hiç çıkmadan yaşa orda , hiç sıkılmazsın öyle biryer. ‘Dervish Brother’S. Genellikle turist gruplarına konaklama ve Rumi turu düzenleyen bu güzel insanlar bu grup için özel bir hafta sonu düzenlediler.

Cumartesi ilk durağımız,Hz Mevlana oluyor. Büyülenmemek mümkün değil,yaşamak lazım anlatmakla olmaz derlerdi..öyleymiş.Ardından Şems hazretlerini.. ayağımdaki galoşlarla girerim bişi olmaz diyorum bilmiş bilmiş. İkinci dakikada yanıma yaklaşan beyefendiyi korkudan Şems sanıyorum önce,kibarca dışarı çıkarıldığımda anlıyorum,görevlilerden biri olduğunu. ‘Edep ya hanım!’ diye de ekliyor. Utancımdan, giremiyorum bir daha içeri.ilk edep dersimi böylece almış oluyorum tabi.
Biraz çarşı Pazar dolaşalım diyorum yanımdaki arkadaşıma,ve başlıyoruz yürümeye...
‘Ya kızım gençler nerde geziyor bi sorsak? Caddesi merkezi nere buranın?’ yahu yada yürü bir alışveriş merkezi bulalım diyoruz ve kendimizi ilk alışveriş merkezine atıyoruz. ‘Mevlevi Çarşısı’ hmm etrafta uzun pardesüden başka bişey göremiyoruz.Önce eğleniyoruz bu durumla,sonra daha derin bakıyor ve model seçiyoruz ciddi ciddi:))) ‘Valla ben siyah alırım ince gösterir’ diyor yanımdaki ses...kopuyoruz...

Akşam yedi sularında başladığımız zikr seansımız gece üçlere doğru bir gümbürtüyle son buluyor. Zikrin sonlarına doğru tevekkül hikayeleri anlatıyor diğer dervişler,korkudan ölmek üzereyim ruh cin min hikayelerine benzemiyor bu anlatılanlar,konakladığımız evin gerçek sahibi eski bir şeyhmiş..onun hayatı anlatılırken yanımdaki ses espri yapıyor..’kız istermisin bu gece odamıza gelsin şeyh dede,yavrum az öteye kay ben geldim desin!’ dediği anda gümbürtttttttt diye bir ses..aanammmmmmm geldiiiii diyorum geldi. Deprem oluyor sallanıyoruz çok ciddiyim sallanıyoruz.Ankara ,istanbul,akla gelen tüm şehirler aranıyor..ama yok,deprem tam bulunduğumuz yerde olmuşş!
Dur okuyucu,daha gece bitmedi! Odamıza titrek titrek çıkıyoruz.bin bir dualarla,kapımız kapalı ranzalarımıza istiflendik.yaşım genç olduğundan yukardaki ranza bana kalıyor tabi tırmanıyorum.(genç olmak her zaman da işe yaramıyor sanırım)
‘Kızım’ diyor alt ranzada ki ses, ‘varya korkudan ölmezsem bu gece,hiç ölmem’hadi iyi geceler’
tam dalarken oda kapımız bir rüzgarla açılıveriyor. Ki bu mümkün diil desem inanmazsınız. Ruhumu sanıyorum o gece o saatte oracıkta teslim ediyorum..

Ertesi gün "lütfeeen" diyorum "çıkalım" "hiç bilmediğimiz sokakları keşfedelim".Haydi diyoruz ve destur isteyip çıkıyoruz.

Sokaklar,hiç bilmediğimiz sokaklar, şehirler...Ne garip ne kadar benzerlikleri var..sanki istiklal caddesindeyiz..sanki eskişehirde,yalovanın bir köşesinde,ankaranın tunalı hilmide..ne kadar benziyorlar aslında birbirlerine..şaşırıyoruz. giyimler kuşamlar,kültürler ayırsada şehirlerin ortak tadları var...Ne hoş ne alaa... bi dakka bi dakka ya ne diyorum ben? Kim konuşturuyor beni? Yoksa..Yoksa erdim mi, nedir bu şiirsel anlatım böyle aşk kelebeği tadında..yoksa ben pervanemiyem,neyem??

Yok yokkk bu bana fazla geldi anacım ben bi duş alıp kendime gelicem ve geçicek,hepsi geçicek...
Tabi asıl merak ettiğim, bu dingin ruh halimin ve hoş görümün ve ve ‘’yurtta sulh cihanda sulh’’ halimin kaç gün sürebileceği ihtimali..
HU...

diğer resimler için tıklayın....

19 Kasım 2009 Perşembe

deneyim herşeydir...


7-8 yaşlarında bir kız çocuğu, kaşının üzerinde çizgi şeklinde kanayan derin bir yarayla , anne babasının ısrarlı sorularını yanıtsız bırakıyor. Endişeliler. Her ne kadar sabıkalı olsa da çeşitli yüksekliklerden düşme konusunda, bu sefer ne olduğunu merak ediyorlar. Çocuk inatçı, ağzını bıçak açmıyor. Bu daha fazla meraklandırıyor anne-babayı. Yalan söylemeyi beceremeyeceğini anlayan utangaç kısık bir sesle dile geliyor. “ Yolda körlerin nasıl yürüyebildiğini merak edip gözlerimi kapattım, sonra yolun kenarındaki, dikenli tellere çarptım”.

(Gülmeeee okuyucu gülme. Bak hiç mana bulma, senin çocuğunda böyle olur görürsün. Ne var canım biraz meraklı bir çocuksa)

Girizgahı yaptığımıza göre bu kısa , gerçek kişi ve kişilerle hiçbir ilgisi olmayan , ilginç öyküyü, neden anlattığımız kısmına geçebiliriz.(niye çoğul konuşuyorum benn:S)
Ben bu blog sayesinde tüm çocukluk travmalarımı dökecektim, lakin fark ettim ki aslında ben pek aptal bir çocuk değilmişim. Henüz o zaman deneyimle sabitlemiş ve görmüşüm ki “empati” diye bir şey yoktur. Yok yani, var da “yok” mu diyoruz. Hiç yaşamadığınız bir duyguyu nasıl olur da “mış” gibi yaparsınız ki. Gerçi her duyguyu “mış” gibi yaşadığımız bir zamandayız. Ama önce kendini, sonra da “seni çok iyi anlıyorum” diyerek karşındaki insanı kandırmaktan başka bir işe yaramaz bu. Sonunda geldiğimiz noktada hepimiz kendi şartlarımıza uygun donanımlara sahip oluyoruz. Süreç bunu gerektiriyor. Kendimizi uydurmaya çalıştığımızda üzerimizde sakil duracaktır edinilmeye çalışılan yenilikler. (çok teknik bi anlatım oldu sanırım)

Yani demek istediğim şu ki; kimsenin makoseni kimsenin ayağına uymaz. Boşuna sindrellacılık oynamaya gerek yok. Ayağınıza geçirmeye çalıştığınızda, ya vurur yara yapar ya da takılıp düşmenize sebep olur. Hepimiz hayata farklı farklı yerlerde başlayıp benzer ama sonuçta apayrı insanlar haline geliyoruz. Birini anlamaya çalışırken kendimize zarar veriyorsak, kendimizden ödün vermeye başlamışsak, orada durmak gerekir diye düşünüyorum. Alışık olmadığımız duygularda, bize ait olmayan düşünce ve davranışlarda bulunmamalıyız sanki. Empatide amaç, biraz daha hoşgörülü ve anlayışlı olmaktır sadece. Yalan söylüyorsa yalan söylemeye, kayıp bir hayat sürüyorsa o hayata girmeye , onu anlamaya çalışırken sahip olduklarını yitirmeye gerek yok. Sevgi ve bağlılık bir yere kadar , o yerde “kendinden geçtiğin” yerdir sanırım.

13 Kasım 2009 Cuma

denge-sizsiniz..



“Dengesiz” olarak mı tanımlanıyor olmam benim dengesiz olduğumu göstermez. Ben dengesiz olduğumu düşünmüyorum ama halk arasında bu tabir dillere pelesenk olmuş. Çok biliyorlar hepsi. Bizim dengemiz bu belki. Dengesizlik sürekli olursa bir denge halini almaz mı. Bu tespiti yaptığım için tekrik ettim kendimi.

Çok aklı selim, ne zaman ne yapacağı belli olan, halet-i ruhiyesi gayet stabil, ne zaman nasıl hissedeceğini bildiğiniz insanlar yok mu etrafınız da. Zibil. (bu "zibil" kelimesini de araştırmak gerek, yazı bitsin bakalım). Hah işte, siz onlara da çok dengeli diye kulp takarsınız işte.

Farz-ı misal ben; şimdi sevdiğiniz insanlarla eğlenmekten dönüyorsunuz. Arabadasınız, herkesin keyfi yerinde. Ve sizden şu tarihe geçen cümle çıkıverebiliyor. “ Off , çok sıkıldıııım” (yaşanmıştır).Ama valla sadece bi anlık bir şey. Veya birkaç günü evde geçirmek zorunda kalmışsınız. 3. günün sonunda filan çığlık atmaya başlıyorsunuz üzerinizde sabitlenen bakışlar eşliğinde. “İmdaaaat, çok sıkıldım ama çook , çooook”diyerek.
Şimdi asıl ilginç olan bu değil, herkesin zaman zaman canı sıkılır, kendini kötü hisseder, memnun değildir içinde bulunduğu durumdan, mekandan, ortamdan. Ama yook, sen iki dakika sonra ortamın maymunu oluyor milleti eğlendiriyorsan buna dengesizlik denmez bence. “Bu ne perhiz ne lahana turşusu” denebilir ama bakıcaz işte. Yazı nereye götürüyor beni henüz anlayamadım.

Şimdi bu yazıyı yazarken bile sıkıldım mesela. Ama öğrendim ben bu gibi acil durumlarda ne yapmam gerektiğini. Eğer yanımda biri varsa sürekli çok sıkıldığımız söylüyorum, sonra kendi sesimden de sıılıp susuyorum. Bir süre sonra geçiyor. Yok eğer yalnızsam sessizce gitmesini bekliyorum. Eğer birileriyle konuşmaya başlarsam çok feci çünkü. Olmayan ve abartılan sıkıntılar, gereksiz ayrıntılar, depresyona sürkleyecek karamsarlıkta bakış açısı. Normalde umurumda olmayan ıvır zıvır konular çıkıyor birden içimden. O yüzden en güzeli düşünmemek ve geçmesini beklemek. ohhh süper.
Aslında sıkıntı dediğimiz şey bizim ona yüklediğimiz anlam bence. İçinde bulunduğumuz ruh haline göre. Ruh halini değiştirdiğinde bak bakalım sıkıntı, dert, tasa, seni anlamayanlar /bazen ne yazık ki anlayanlar/ kalıyor mu. Tabii her zaman söylediğim gibi “sağlık” ve “para” sıkıtıları bu kapsamın dışında.

Neyse, geçti işte benim sıkıntım. Gittim…

8 Kasım 2009 Pazar

gülme bak!!!


İnanların fiziksel eksiklikleriyle (ve ya fazlalıklarıyla) genellikle alay etmem. Samimi değilsem ve yeni tanışıyorsam bu söz konusu bile olmaz. Üniversite ilk hafta ve herkes gruplara dağılıyor. Ben düşüyorum benimle birlikte 5 kişilik bir kız grubuna. (Hayır beyler, yok öle ohooo ne güzel filan durumları.) Tiplerden biriyle aynı dili konuşabiliyorum, diğerleri lisede bıraktığım (hatta orda bile ilgimi çekmeyen) kişiler. Neden kaldın grupta demeyin. Küçük yerleşim yerinden büyük şehre gelince o ukala dümbeleği, havalı kızlardan uzak durarak size ilk gülümseyene yapışıyorsunuz.

Gruptaki kızlardan biri hepimizden küçük ,ama her anlamda küçük bi kız. İnanılmaz sevimli bir yüz(en fazla 14 yaş) 1.45 civarı boy ve sevimli bir çocuk sesi. Üniversiteyi görmeye meraklı kardeşimiz gibi yanımızda dolanıyor. Herkes bize bakıyor  nedense koridorlarda yürürken. 2. haftasında yanıma alıp küçük kardeşimi!!! kitap alışverişine Kızılay’a gidiyorummm. Ne de olsa ben yabancıyım şehirde. Arama tarama derken bir kitapçıya giriyoruz , arkadaşım kitabın ismini ve yazarını söylüyor dükkân sahibine. Babacan ve oldukça sevimli adamcağız inanılmaz sevimli ve en çocuklu sesiyle “naaapaacaksıın bakim sen kitabı, ablan için mi istiyorsun?” diyor. Tabii benim pörtlek gözler daha bir pörtlüyor , şu meşhur msn iconu var ya.( :| ) Hah aynen öle oluyorum. “hayır benim kitabım, kendim için istiyorum” diyor. Adam bin bir kez özür dileyerek, bana bakarak üzgün bir ifadeyle bizi uğurluyor.

Okulun ileriki dönemlerinde tabi arkadaşımızın bir not tutma canavarı olduğu ortaya çıkıyor. Herkes onun için deliriyor dolayısıyla. Çok popüler. Hatta bir seferinde sınav öncesi hazırlanırken ezber ders özürlü bana çalıştığı yerleri özetlerken (ben de kitap takip ediyorum ) nokta ve virgül dediğine şahit oluyorum.(şaka değil) Bu olaydan sonra ipler biraz kopuyor tabi. Hocalardan biri daha sonraki sohbetlerimizden birinde itiraf ediyor. “yaa ben sizin kardeşiniz zannediyordum, sonra not tuttuğunu gördüğüm de çok şaşırdım”

Biz bir türlü alışamıyoruz ama kardeşimiz kendisiyle barışık ve bu durumlara alışkın. Gruptaki arkadaşlarımızdan biri ameliyat olmuş. Biz de ziyaretine gidiyoruz. Odasına girdiğimizde pek seviniyor. Ama onu kontrol için gelen hemşire bizim kadar keyifli değil. Arkadaşımıza bakıp “ buraya çocukların girmeesi yasaaaak “ diyerek bir çığlık atıyor. Hep bir ağızdan koro halinde “o çocuk değil bizim arkadaşımıııız” diyebiliyoruz sadece.

6 Kasım 2009 Cuma

Allaha yakın bana uzak: vol.1


Asla değiştiremediğim yanılgım, “herkesi kendim gibi zannetme”mdir. Bunu eşek yaşıma geldim hala değiştiremedim. Çok övünürüm “kimseye güvenmen” fikrimle. Ama bu lafı söylediğim herkesin “hadi ordaaan” deme hakkı vardır. Beynimde bin tilki dolaşır tamam, sürekli tartarım biçerim. Yorgun düşerim birini tanımaya çalışırken. Ama insanları tanıyabildiğime inanmıyorum tüm zekâma rağmen. Yavaş yavaş olacak şeyler bunlar elbette. Fırınlar ve ekmekler bizim için.

Bazı kadın tipleri vardır.(kadın diyorum çünkü erkeklerde görmedim şimdilik) Dışarıdan kusursuz görünür hani. Ama işi gücü dedikodu yapmak, kim ne yapmış , ne etmiş, kim kiminle nerede. Düşüncelerini kendinden ve arızalarından uzaklaştırmak için yapıyorlardır belki bilmiyorum. İyi niyetli konuşmalardan bahsetmiyorum elbette. Laf laf laf. İnsan yaralarını saklayacaksa bile bunu başkalarına zarar vermeden yapmalı. Bir nevi haddini bilmeli, bilmiyorsa bildirilecektir çünkü!!!

Dilinin ayarı yoktur bunlarım. Çok hoş görüntünün altında biraz sıkıştırıldığında pantere dönüşürler. O hanımefendinin içinden bir anda canavar çıkar. Ben fena tırsarım onlardan. Tırsarım dediysem üzerime geldiğinde sinmem. Neye bulaştığını bilmiyordur yazık. Ama böyle insanlardan etrafımda olsun da istemem. İyiysen iyisindir, kötüysen de bunu uzun süre saklayamazsın maskelerin ardında. Kendi işine gelmeyen durumlarda, en ufak tartışmada tüm köprüleri yıkarlar. Ulan birazdan yüzüme bakacaksın, buhar olup uçmayacaksın ya. Bu söylediklerini nasıl unutacaksın o zaman. Hem hangi konumdaki şemsiyenin açılmayacağını da hepimiz biliyoruz değil mi? O kadar kolay mı yıkmak yakmak her şeyi, bir anlık sinirle. Her zaman biraz dingin tepkiler vermekte yarar var diye düşünüyorum. Veya sinirini kusacaksan bile kelimeleri geri dönüşümsüz seçmemek gerek. Genellikle bu öfkenin nedeni için dönünüz çocukluğuna. Baba travması ve ya sevgiden yoksun kalma gibi sebepleri olabilir sanırım. (ailenizin psikoloğu yesari) Genellikle sebeplerini düşünürüm böyle insanları görünce. Yazık, onları da sevmek gerek tabi. Ama ben o kadar yüce gönüllü değilim henüz. İçi kötü olan insanlara yer veremiyorum hayatımda. Ne yazık ki “ne olursan ol gel” mertebesine erişemedim. Kalp kırmak affedilebilecek bir hata değil gözümde. Özellikle de bilinçli yapılıyorsa. Yaradan bile “bana kul hakkıyla gelmeyin” derken ben bu tür insanları yamacımda barındıramıyorum.

Not; Bu yazıda kimsenin kendini bulmaması dileğimle.

Yasal Uyarı; “Bu yazıyı kim için yazdın?” diye soran olursa “sana yazdım” derim affetmem : ))

4 Kasım 2009 Çarşamba

işte bütün mesele bu!!!



Eskiden insanlar mutsuzlukları , sıkıtıları, dertleri tasaları için hep birilerini neden olarak gösterirdi güzel güzel. Nerde o eski dertleşmeler azizimmm. “Beni dövdüüü” diyip ağlıyorduk mesela önceden. “Beni aralarına almıyorlar” “Beni üzdü, benim kalbimi kırdı, bana kötü davrandı, bana haksızlık etti..” “ bana bana, beni beni”

Yahuu şu tekamül, algılarının açılması , kişisel gelişim denen kavramlar filan hiç öle sandığımız gibi iyi şeyler değil söyliim ben. Tüm sorunlarımızla yüzleşmemize , tüm maskelerimizi indirmemize sebep olup, bi de yetmiyormuş gibi savunma mekanizmalarımızı elimizden alıyorlar. İstemiyorum ben kişisel gelişmek filan yaa. Etrafımda da, konuştuğum insanlar arasında da öle tekamül derdine düşmemiş, sıradan , eski usul yaşayan insanlar olsun istiyorum. Geri gelsin, sürekli birilerinden şikayet eden, başkalarını suçlayan , uzun uzun gevezelik eden, kendinden çok başkalarıyla ilgilenen , o ne yapmış bu ne söylemişçi insanlar. Yok onlar orda bir yerlerde duruyorlar , hissediyorum ama , ben gittikçe onlardan uzaklaşıyorum.
Genellemek için sayı önemli midir bilmiyorum ama benim için bu konuda düşünmeye başlamış olmam yeterli kriter. Konuştuğum , kelimelerini doğru okuyabildiğim insanalarda son zamanlarda dikkatimi çeken “kendinden memnun olmama” hali.(tabi bana çok tanıdık geliyor) Kabul, kimse yaşam koşullarını sevmez, işinden tam memnun değildir, kimse kazandığı paranın yettiğini düşünmez çoğu zaman. Ama bu kendinden nefret etme/ hoşnut olmama/ uzaklaşma hali bambaşka bir boyut. Üstelik herkes o kadar farkında ki herşeyin. Biliyor; bulunduğu durum kimsenin suçu değil, suçlayacak ve saldıracak yel değirmenleri yok, gayet farkında. Tek amaç birşeyler , herhangi birşeyler hissedebilmek olmuş. Nefret, sevgi, heyecan ve ya minicik coşku kırıntılarının açlığı çekiliyor. Gerçek duygular hissetmek, mış gibi yapmamak , mecburi olmayan tepkiler vermek lüks olmuş.

Ben anlatabildim sanırım derdimi. Sorun bu tamam mı. Şimdi böyle şeyler hissetmemiş, hatta bu yazıyı okurken yazdıklarımdan hiçbirşey anlamamış olan insanlara soruyorum. Bunun tedavisi var mı? Yani sen nasıl oluyorda öle sevgi dolu, neşeli, coşkulu, sevgi pıtırcığı halinizle kalabiliyorsun. Bazı duyguları tekrar hissedebilmek için anamın karnına dönebilirim yani. O kadar.

Yok yok, kesin yediklerimize birşey katıyorlar. Biliyorum. Hep o gavurların işi. Önce beden sonra ruh sağlığımızla oynuyorlar böyle.

Mevsimsel geçiş diyebilmek isterdim bunlara ama kaç mevsim geçti unuttum ben. Saymayı bıraktım...

2 Kasım 2009 Pazartesi

Kinyas ve Kayra


Üç gündür kitap mı okudum dayak mı yedim anlamadım.

Ama LA78’ers beni uyarmıştı hakkını yiyemem şimdi. “ww mi önerdiiiiiii, uzaklaş o kitaaaptaaan, hemeeeen uzaklaşşşş” demişti bana. Ama insan bir kitabı okurken bir sonraki sayfayı bu kadar mı merak eder yahuuu. Ediyor işte.

Şimdi bu Kinyas ve Kayra bir nevi hansel ve gratel. Ama ikisi de erkek. Üvey anneleri onlara kötü davranınca onu öldürüp parçalara ayırmışlar, babalarına kıyamamışlar ,onu ormana götürürken patika yola üvey annelerinin organlarını bırakmışlar. Tabii onları vahşi hayvanlar yemiş olduğu için babaları dönüş yolunu bulamamış. Sonra ikisinin aklında kalmış “ulan babamızı niye öldürmedik ki” diyerek dönüp babalarını da bi ağaça bağlayıp gözlerini filan çıkarmışlar. Böle bir şeyler düşünün işte. Ama tabii o yolda , yani eve dönüş yolunda hayatın anlamını bulmuşlar /ya da anlamsızlığını/hiçliğe övgü yağdırmışlar, zihinsel ölümün anlamını merak etmişler... Hayata dönmek istememişler bir dahaa. Bedenlerini bir süre sonra ayırmışlar ve kendi yollarını seçmişleeeer. Böle masum sempatik bi masal işte bu kitap. Uzun zamandır masal kitabı okumamıştım iyi geldi. Teşekkür ederim ww:)

Ben sevdiğimi yerden yere vururum sevgili Hakan. Öyle bi döneme geldi ki kitap , bende beklenenin aksine coşkuya neden oldu. Cümlelerin bazılarını değil, bir çoğunu tekrar tekrar okumamı sağladı.Hatta inanmazsın büyük ihtimalle tekrar okuyacağım. Bu kitabı 24 yaşında yayınlamış olduğunu öğrendiğin andan itibaren içimde Kin ve Yas duyguları beslediğimi de ayrıca belirtmek isterim. Nedenleri bende saklı kalsın.

Bir de, sanırım kitabı çocukların ulaşamayacağı, serin bir yerde korumakta yarar var. Naçizane.

Kitaptan seçtiğim alıntı;

Kayra ;

“İnsanlar ve tüm canlılardan iğreniyorum. Kendimden nefret etmekten yoruldum ve bu konuda hiçbir şey hissetmiyorum. Oksijenle alışverişi olan her yaratık midemi bulandırıyor. Gözkapaklarımı derime kaynak makinesiyle yapıştırmak istiyorum. Bir canlı daha görmemek için. Ellerimden ayaklarımdan korkuyorum. Kalabalıklardan korkuyorum. Tek istediğim bütün düşündüklerimi içinde barındıran beynimi bedenimden yırtıp uzay boşluğuna fırlatmak. Bedenim olmadan , sadece ve sadece var olduğumu bana hatırlatacak olan zihnimin uçmasını istiyorum. Buna ruh diyenler de var. İlgilenmiyorum isimlerle. Sadece hiçliğin içinde bedensiz bir zihin olmak istiyorum. Sadece bir düşünce olarak var olmak. “

31 Ekim 2009 Cumartesi

bilseydim ağlamazdım...



"Koşullar" canımı çok sıkmaya başladı. Her şey doğduğum andaki gibi olsa istiyorum. Doğmuşum sadece, yapmam gerekeni yapmışım yani. İnat etmemişim. Geriye bi tek şey kalmış,  büyümek. Oohh ne güzel lay lay loom. Umurumda mı dünya. Ama annem doğduğum anda değil de ağladığım anda vermiş ya bana sütü. Hah orda batmış her şey. Ağlamayana da meme verseler ne olurdu sanki. El kadar çocuk , biliyorsun işte acıkacak bu. Annesi sensin, en çok seni seviyor, babası var ama onun sütü yok. Yegane besin ve sevgi kaynağısın yani. Aklına geldikçe doyur karnını ne var yani. Hep senin yüzündennn, yeminle...Bilseydim ağlamazdım, beklerdim ölee mağrur ve gururlu...

Bak sonunda sen böyle yaptığın için neler oldu anlatayım sana.

İnsanlar birini ona iyi davrandığı için sevmeye başladı. Biri diğerine sadece kendisini sevmesi için güzel şeyler söyledi. Açlık gibi işte. Sevgi açlığnı, beğenilme duygusunu doyurmak için bir nevi. Sonra “hayır , gerçek sevgi bu değil” dedi ve yoluna devam etti. Tekrar acıktı çünkü. Birinin ilgisini çekmek için “ağlamıyordu” şükürler olsun ki. Düşünsenize bir kızın karşısında/ve ya tam tersi/ zırıl zırıl ağlayan bir adam. Bunun yerine kendini farklı kılıklara soktu kendini. Havalı , karizmatik, bilgili , kültürlü görünmeye çalıştı. Başardı da aslında, çünkü karşısında onun öyle olduğuna inanmak isteyen bir insan vardı/bakın cinsiyet belirtmiyorum halaa, oyunu iki kişi oynuyor hikayenin bu bölümünde/ her şey güllük gülistanlık ilerledi. Alan memnun veren memnun. Ee , kaynaklar sınırlıydı ve tükendi. Hooppp yeni rüzgarlar yeni sular v.s. Güvenemez oldu kimse olduğu gibi göründüğünde karşısındakinin onu sevmeye devam edeceğine. Hep bi atraksiyon , hep bi hareket, hep bi farklı olma hali. Bi durr, rahat durr, sen öle durgunken, kendi halindeyken , senken, hatta en çok sadece kendinken sevecek belki seni. Yazıyorum ama, ben bile inanmıyorum yazdığıma. Arkadaşlarınla beraberken onlara uyman, onlar gibi olman koşulu ile yanlarında kalabildin en basiti. Ait hissetmesen de , mış gibi yapmayı öğrendin...Onlar gibi olmazsan gruptan dışlanma korkusu sardı...Neyse…

Başka örneklerde var elbette…Her şey koşullara uygun…ne kadar para o kadar köfte mantığını istediğiniz sektöre uygulayınız…ben balık tutmayı öğrettim..gerisi size kalmış…

Aaaa, bu arada "koşulsuz seviyorumcu” tipler çıkmak zorunda kaldı devamında. Aşmışlardı sebepleri sonuçları. Ne güzel önlerine kim gelirse, tüm insanları sevdiklerine inandırmışlardı kendilerini. Onlar başka hikaye, zavallıların başka başka arızaları var ama uyuyan aslanı uyandırmayalım şimdi...

Gerçi senin hatan değildi. Sen sütü her ihtiyacım olduğunda versen bile memnun kalmazdım ben kesin. Ağlamayı öğrenemezdim bi kere. Gerçi hala öğrenebildiğimden emin değilim. İstediklerim için ağlamayı , yakarmayı, çabalamayı henüz öğrenemedimmm. Onun çırpınışları bunlar.

Not; Bir önceki uyarıları yapmıyorum. Valla iyiyim ben..Kimse de bana Pavlov denilen o adamdan bahsetmesin. İyi ki onunla aynı dönemde yaşamamışız. O köpeğin  neyle beslendiği sizi dehşete düşürecekti çünkü..
Genellemiş gibi olsam da istisnaların olduğunu ben de biliyorumm ;)

29 Ekim 2009 Perşembe

Hamuş!



Bugünlerde yine döndüm boşluk mahalliğine. Yazılacak her şey yazılmış, düşünülecek her şey düşünülmüş, söylenecek her şey söylenmiş gibi geliyor. Elimi kaldıracak halim yok yok olmasına, ama sözlerim bile zorla çıkıyor dudaklarımdan. Depresyon hali değil kesinlikle. Geçen bi cümle okudum bir kitabın arkada kapağında. Sanırım o olsa gerek. Biri bana söyleme cesareti gösteremeyeceğine göre yine iş başa düşüyor ve kendi kendime konuşuyorum.

“ Mutsuzluğa hiçbir çare aramıyorsun”

Yok aslında arıyormuş gibi yapıyorum ama. İçime sinmiyor işte. İçime sinmeyen eylemlerimin sonu hüsranla bitiyor her zaman. Bir koşu bandının üzerindeyim, ama belli süreler sonunda hızı arttıracağım yerde azaltıyorum. Sonra koşu bandında olduğumu bile unutuyorum kendimi. Eee sonra tabi düşünüyorum. “Huuu, elektrik harcanıyor”. “Kendine gel”. “Devam etmek zorundasın.” “biraz hızlı at adımlarını, yürümüyor emekliyorsun”

Harcanmaması gereken, ziyan olan elektrik benim için; annemin bunları okurken üzülmesi, ablamın gözünden dökülen yaş. Bir iki sevenin halimi görüp hiç bir şey söylemeden destek olmaya çalışmaları. Hiçbir şey yapamadıklarını düşünüp bi de bunu dert yapmaları.

Neyse, uzatmıyorum. Şimdi bu yazıdan depresyonda olduğumu, intihar eğilimim olduğu fikrini çıkaran filan  olursa gelir bloğuna pislik yaparım bu böyle biline. Olay çıkartırım, hiç utanmam. Sonra "uyarmadın", "bilmiyorduk böyle olacağını", "hiç öle çaçaron görünmüyordun" filan olmasın.

Kullandığım fotoğraf FF’in bana kazandırdığı (dedim size ara sıra iyi şeyler oluyor diye) kadim dost Türkay Yılmaz’a ait.(namı diğer antique). Seviyorum siyah beyaz karelerini. Siz de seversiniz. Valla bak.

http://www.turkayyilmaz.com/


Hadi gittim…

24 Ekim 2009 Cumartesi

pavlov'un bloggerı...


Birbirine benzeri insanların birbirini bulması yasa ile engellenmeli. Kimse “ aaa aynı beeen” diyememeli.Biriyle tanıştığınızda ,onun hikayelerini, onun duygularını dinlediğinizde gözlerin fal taşı gibi açılmalı. “wayyy beee , ne kadar ilginç” demelisin, söylediklerinin hiçbirini hissetmediğin ve anlamadığın için yorum bile yapamamalısın. Kimse kimsenin cümlesini tamamlayamamalı, kem küm etmeli anlattıkları karşısında. Kategorize etme şansın olmamalı başkalarını. “Hepimiz aynıyız işte” “hepsi aynı bunların” diyememelisin çünkü “hepimiz” ve “hepsi” diye bir şey olmamalı.

Ruh hali aynı olmasın kimsenin bi de mümkünse aynı zaman diliminde, kimsenin hisleri diğerini anlattıklarıyla tıpatıp benzememeli. Kimse kimseye “ beni anlatıyorsun sanki” demesin lütfen.
Biri diğerinin ilacı olmalı işte bu yüzden. Tetikleyince o duyguyu , aynı dertlerden aynı problemlerden bahsedince bir şey değişmiyor. Yalnız olmadığını hissedince de bir şeyin düzeldiği yok. Düşünsene, sana benzeyen hiç kimse yok dünyada zaten. Duyguların,düşüncelerin, o anki hislerin de farklı olsun "Aaa ne güzel tek ben değilim böle olan" dediğinde egonu tatmin etmek de olmasın böylece.

Ne güzel cümlelerdir;

“aaa ilk defa duyuyorum”
“ciddi misinnn?”
“çok şaşırdım şimdi, hiç böyle bir şey duymamıştım”
“yani , ben daha önce hiç böyle hissetmedim, o yüzden çok yabancıyım”
“özür dilerim, inan hiç anlayamıyorum”
“bilmem, benim başıma böyle bir şey hiç gelmedi”
“Aaaaaa, eee sonra ne oldu”
"ben hiç öle hissetmem"
"ben hiç o açıdan düşünmemiştim"

Bana benzemeyen bir sürü insan olsun çevremde, ohh ne güzel. Megalomanlıktan değil veya farklı olana meraklı olmamdan hiç değil. Neden acaba:S. Neyse, her şeyi bilmeyin siz de canım. Bu kadar işte.

Sanırım birileriyle aynı şeyleri hissetmek değil sorun ,öğretilerek "hissettirilmek"…Öncesinde, olması gereken buymuş gibi ezberler yapmış olmak. Ahh bi gerçekten hissettiğimin ne olduğunu bilsemmm. Önyargılardan arınıp, herneyse onu görsem…

Aaa bi de sen “ben daha önce buna benzer bir şey yazmıştım” deme. Bunu ilk ben düşünüp yazmış olayım.:))

19 Ekim 2009 Pazartesi

Alevde Ispanak...:)



FriendFeed için şurada vermiş veriştirmiş olduğuma bakmayın. Çok güzel olaylara da vesile oluyor işte böyle. Bu hafta 29 ekim dolayısıyla herkes birbirine LÖSEV’in ISPANAK (http://www.ispanak.com.tr) web sitesinden hediyeler gönderdi. Organizasyonu düzenleyen harika insan Alev’e buradan da teşekkür ediyorum. Elleri ve yüreği dert görmesin. Tek tek katılımcılar için günlerce duyurular yaptı, sonra katılımcıların tek tek adresilerini topladı. Daha da önemlisi 132 kişinin (132 kişi ama birden fazla kişiye hediye gönderen de oldu) ismini minik kağıtlara yazarak kura çekimini yaptı. Adım adım bize bunları feellerle bildirdi. Hatta bana çıkan kişinin isminin yazılı olduğu kâğıdı kedisi Ökkeş yediiiiii. Neyse ki, Alev henüz yutmadan ismini görmüş de bende böylelikle bugün hediyemi sipariş edebildim. Valla kabul etmek gerekir , erkeklere hediye seçmek daha zor. Kızlar için bebekler , yastıklar, böle sevimli şeyler mevcur. Ben de bu yüzden tercihimi “erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer” mantığı ile ev yapımı tarhana ve erişteden yana kullandım.

Benim de hediyem geldi bugün. Magnetlerle ismimi yazıp göndermiş “Ziya Akkoca” tekrar teşekkürler kendisineee. Ama en büyük teşekkür Alev’e. Verdiği emek için. O kocaamaaaan yüreği için.. http://ff.im/9WQUJ

Peki ben bu yazıyı neden yazıyoruuum. Çünkü bu organizasyon sadece FF ile sınırlı kalmasın belki yazıyı okuyan bir iki kişi yine bizim gibi sevdiklerine bu siteden hediye göndersin diye. Yapmanız gereken şey çok basit. Bir iki dakikanızı almayacak siteye üye olmanız. Hediyenizi seçeceksiniz ve alıcı kısmına göndermek istediğiniz kişinin adını ve adresini yazıp onu gülümseteceksiniz. Ama tahmin edersiniz ki asıl gülümsemelerini istediğimiz kişiler tedavi gören minikler.

Ben size buradan FF’de açılan feedlerin linklerini veriyorum. Belki benim açıklamalarımın dışında ihtiyacınız olur.

Sevgimle…

http://ff.im/8Nt9W

http://ff.im/a0fA6


http://ff.im/9S33O



LÖSEV ISPANAK SİTESİNİN ADRESİ: http://www.ispanak.com.tr

18 Ekim 2009 Pazar

ve "Aşk" bitti...



Elif Şafak-AŞK

Bir ve ya iki günde bitirebileceğim çok az kitabı bilerek uzatırım. Bu kitabı, okumayı “ben” seçmeyecektim. Erafımdaki herkes okudu ve okumam gerektiğini söyledi. İnatçı yanım ağır bastı ve almadım kitabı. Sanki doğru zamanda elime kendiliğinden ulaşacaktı. 5 gün önce masamdaydı kitap. Bu kadar doğru bir zaman olduğunu bilemezdim...

Kitabı okuduğunuzda birden bire 3.gözünüz açılmayacak. Tekamülünüzü de tamamlamayacaksınız ve ya tüm boyutlar gözünüzün önünde çözülmeyecek. Ancak sizin de doğru anınıza denk gelirse çok seveceksiniz. Benim gibi… Ben sevdiğim insanları ve sevdiğim şeyleri abartmayı severim. Evet...belki de gözümde büyütürüm...bu sefer de öle olsun ve “çok sevdim hem de çok” diyeyim.
Kitapta 40 madde üzerinde kurulu. Herkes kendi payına düşen kuralları alacaktır. Ben maddemi seçtim...

Otuz sekizinci kural: “Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?” diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

Kitabın sonunda bana düşündürdüğü tek olumsuz şey acaba Mevlana ve Şems’e dair daha iyi bir kitap okuyabilecek miyim? endişesi oldu.

Aaa bir de;

Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde. Ya da dışındasındır, hasretinde…



istanbul kanatlarimin altinda - gülay

9 Ekim 2009 Cuma

sorgun...


Ailesini beğenmediğin ve sevmediğin, “çok cahiller” diye nitelendirebildiğin,

Kız kardeşine gıcık olduğun ve bunu dile getirmekten rahatsız olmadığın,

“Daha iyisi olabilirdi aslında” dediğin,

Doğduğu buyüdüğü ve dolayısıyla ailesine yakın olması için o semtten ev alışına tamamen karşı olduğunu ve bu durumdan nefret ettiğini kendisine defalarca söylediğin,

Öle deli divane aşık olmadığın,

Düğün tarihi için“ne kadar geç olursa o kadar iyi olur” dediğin,

“O”nu anlatırken, sadece “zor ama bu zamanda öle düzgün, iyi bir erkek” diyebildiğin...

Evinin etrafında dolaşırken “keşke buralarda otursak” diye iç geçirdiğin,

-İçinde hep acabaların olacak mı ? diye sorduğumda “evet” dediğin,

- Evlilik kararı vermende yaşının etkisi var mı? Sorusuna “-e tabiki o da var” dediğin,

bir eviliği yapmaya neden kalkışırsın ve nişanlanırsın.Ve bunları bana gayet normal ve sıradan ilişki ve nihayetinde evlilik süreciymiş gibi anlatırsın...e be güzelim e be güzeliiiim...
Neden beni; evlilikten, aşktan ve bilumum benzer duygulardan daha da soğutursun anlamam ki...

Çok iyi oldu gerçekten uzun zamandır görüşmediğin arkadaşını görmek Yesari...Hatırladın mı neden bu kadar uzun ara bıraktığını...

Offffffff...

5 Ekim 2009 Pazartesi

Soru;Suadiye'den yola çıkan iki bedevi, saatte...?


-tamam , ama ben arabayla bir yerlere gitmek istemiyorum bugün…ayağım toprağa bassın…(en son arabayla bebek civarı çığlık atmışım”durduuur arabayı,inicem arabadan”)
-peki öle olsun…
-ama taksi gibi bir lüksümüz de olmayacak..vapur,dolmuş,tramvay…ne bulursak…minumum harcama,maksimum keyif…
-ayy tamam, hadi hazırlan…

2 kafadar ilk dolmuşa atlıyoruz.Hanımefendinin dolmuş parasından haberi bile yok. Hatun; bırakın araçsız İstanbul’da yol bulmayı, aracıyla bile bizi Edirne gişelerine götürmeyi başarmış biri. o kadar eminim ki onun sayesinde çok eğleneceğimizden. Hiçbirşey yapmasak bile olur.
Kadıköy’de dolmuştan inip “acaba nerden binicez vapura” derken bi balon görüyoruz.”aaaaa, ne güzeeel, ama benim yükseklik korkum var”…”aaa benim deee”…”hadiii binelim”…”hayyy seninnnn”…biniyoruz. Ama ikimizde tıs tıss.Bizimle birlikte binen çift yüzünden korkumuzu unutup kendimizi gökyüzünün en usta fotoğrafçısı olarak buluyoruz. Abimiz o kadar yüzsüz ki facebook pozları vermeye başlıyor az sonra. Bu arada manzara elden gidiyor tabii. En son “amaaaan beee, bütün günnn sizi miii çekiceeem “diyen bir kadın sesi çınlıyor Kadıköy’semalarında…
Eminönü’ne vapurla çok keyifli bir yolculuk sonrası geçiyoruz. Eminön’de ne var ki.Geziyoruz çarşı pazar filan turist gibi. Ya da esnafla köşe kapmaca mı oynuyoruz desek. “Aaaa yürümeyelim Sultanahmet’e bununla(tramvay) gidelim” diyorum yanlışlıkla. Halka inicez ya anasını satiim.Ankara’da sanıyorum herhalde kendimi. Biniyoruz amaa..bindiğim anda birbirimizden çoktan kopartılmışız…ileriden bağırıyor. ”seeen gel burayaaa geeel, halkaaa inmeeekmişşş, lüks yokmuuuşş, geeel burayaaa”

Bu yazıyı yazabildiğime göre tek parça halinde iniyoruz…sultanahmette hiçbiryere gidemiyoruz . Yani gidiyoruz da ; Dünyaaaca ünlü yapıların olduğu bi yerde, gittiğimiz cami ne camisi, ziyaret ettiğimiz türbe kimlerin türbesi bilmiyorum benn. Neyseki daha önce istediğim gibi dolaşmışım ki içimde kalmamış. Artık akşam olmak üzere 3. kuzen (en zeki olanımız) Eminönü ve Sultanahmeti sevmediği için bizi taksimde bekliyor. Biz taksime gitme yolunu arıyoruz en ucuzundan. Sorduğumuz her tttükkann sahibi, her dönerci ustası, her öğrenci, her polis memuru bize bi metronun varlığından ve “şu” istikamete doğru yürümemiz gerektiğinden bahsediyor. Biz aslında bi kumpasın içerisindeyiz ama farkında değiliz. “ne güzel işte…metroyla gidceeezzz”…Ama o gidilen yol bitmiyor, bitmiyoooorrr, ayaklarımızdaki derman çoktan bitmiş halbuki...Tabanlar uzatmaları oynuyor. Hava kararıyor, tuhaf yollar, tuhaf işporta satıcıları dikkatimizden kaçmıyor.  Veee , yuuppiii,metro girişi, "AKSARAY" . Hiç beklemeden jeton alıp merdivenler apar topar iniyoruzzzzzz...zzzzzzzzzz...

İşte o sahne. Neyse ki daha önce metro görmemiş masum köylü değilim. Tepki şu “ havalimanı mııııııı?”:S:S 30 sn sonra şok atlatılmış en yakın telaşlı yolcuya anlatılmış meramınız, onun gülümseyen ifadesini arkada bırakarak merdivenler inilen hızı hiçte aratmayan bir şekilde ,koşar adımlarla çıkılmış. 3 dakika sonra; bir otobüs durağında, bizimle hiç mi hiç ilgilenmeyen bir polis memuruyla iletişim kurulmaya çalışılıyor. Hatunun gözü durakta duran takside. “-hayıırrrr, taksiye binmiceeez”. Yaklaşık on dakika sonra bizi hiç takmayan polis memuruna, bizi hiç takmayan otobüs yolcuları ve şoförleri ekleniyor. Nihayet görünmez olduğumuza karar veriyorum ve taksiye binmeye ikna oluyorum. Haliç üzerinden geçerken ertesi günün kişisel iletisi geliyor benden;

“Hazarfen hiç değilse galata’dan uçmaya çalışmıştı, biz haliç'i metroyla geçmeyee çalıştııık “

Taksimde yaşananlar ayrı bi yazı konusu. Ama bu anlatılan hikayeden çıkarılacak sonuç “sanırım ben İstanbul’u özledim”

:)

Cevap; gece yarısından sonra 02:00 gibi;)

3 Ekim 2009 Cumartesi

"feed me"


Bu aralar FF açılımı yapmak moda. Benim modayla bi ilgim olmadığına göre pislik yapıyorum demektir. Hani açılacak maaadem tam açılsın diyorum.Şimdi ben madalyonun diğer tarafını çeviriyorum, siz bana neler yazdığını okursunuz. Amann , çok tembelsiniz siz, bu yazıyı bile zor okuyorsunuz, onu hiç okumazsınız. Ben okuyoruuum...

Bir kere “iletişim” denen şeyden hoşnut değilseniz, öle ben herkesle iletişim kurmaaaam, kuulumm, benim standartlarım yüksektir, yok öle bik bik biri bişi söylicek, diğeri ordan başka birşey söylicek diyorsanız şimdiden uzak durun./aklı olan uzak duruyor zaten/Bi kere kendinizi kaptırdığınız bu dünya bir tür çoklu msn sohbetlerine döndüğü için, bir süre sonra sosyal ortamlarda karşılaşacağınız her türlü olayla karşılaşmanız mümkün. “Çoklu“ olduğu için de herkesle ilgili herşey gözlerinizin önünde cereyan eder /sizin kişisel msn listenizden farklı olarak/ İnsanlar kısa cümlelerle birbirini tanıdığına kanaat getirerek, profil resminizden, hakkınızda ileri geri sonuçlara varabilir ve bu sonuçlarla hareketlerini şekillendirebilirler anlayacağınız. Hatta bir süre sonra size abayı yaktığını bile ileri sürebilir bazıları. (hay kambur felek, hiç olmadı ki birkaç cümle ve birkaç resimle birine aşık olma lüksümüz) Yani cidden hoşlanma, flört , aşk dönemleri böle ulu orta yaşanır, “okuyabilme” yeteneğine sahip olan için. Şifreli şifreli feed’ler, video ve şarkı paylaşımları, imalı yorumlar filan falan işte. Neyse bunlar özelleri, siz her zaman aşk acısı çekenin like’cısı olun yeter. Yalnız bırakmamak, bol like ve yorumlarla desteklemek gerekir.

Chat çoklu olunca buluşma da çoklu olur. Çokluğun olduğu yerde neyin olduğu daha sonra ortaya çıkar elbette. Önce bluşmaların resimleri paylaşılır, resimler üzerinden toplantıların kritikleri yapılır. Ama asııılllll...Buluşmaların ardından, kamera arkasında konuşulanlar ,buluşma sırasında yaşananlardan çok daha ilgi çekici ve bir o kadar da irrite edicidir. Buluşmalarda arkaşlıklar kurulur ,aynı kadraja girilir. Sonra o arkadaşlar!!! birbirlerine güzel güzel küfürler ederler karşılıklı feed’lerle.

Herkes herkesin yüzüne gülüp arkasından konuşmaya o kadar alışmıştır ki bunu yapmak rahatsızlık bile vermez. DM’ler bunun için değil midir zaten?Kim kiminle nerede , ne zaman ne yapmış muhakkak kulağınıza gelir. Kulağınızı tıkadınız diyelim,gözlerinizi kapatmanız mümkün değil çünkü artık kocaman bir aile olmuşsunuz.Bazen arkadan konuşulanlar, yüze söylenmeyenler o kadar uç yerlere gider ki;sonrasında bunları söyleyenler bile şaşkınlık içinde kalabilir.Birine alenen asılmak, başka bir yerde olsa sözlü tacize girecek şeyler bol kahkahalara neden olur. Kimse nedense “hoop, noluyooo yahu” demez, diyemez. Sosyal medya baskısı mıdır, sürüden kopma korkusu mu. Herkes yuvarlak , en azından köşesiz cümleler kurmaya çalışır. Ee ne de olsa köşeli cümleler engellenmeyi getirir peşin sıra. Herkes çok sevilmek, çok takip edilmek. 300. 500. aboneler ister. Kademe kademe yükselmektir çünkü.İsteğiniz gibi isimsiz profiller açarak istediğiniz değere küfredebilirsiniz mesela. Din , devlet, ahlak, töre, adet…Hiçbirşeye saygı duymadan , istediğinizi söyleyebilirsiniz. Seviyeli olmanıza bile gerek yoktur. Küfürler havada uçuşabilir, her zaman etrafınızda birileri olacaktır sizi pohpohlayan nasılsa. Güvendesiniz!!!Bazen ciddi ve toplumsal olaylara değinilerek bir tür günah çıkartırlar. Ohh misss. Cesetizleri bir yorumunda kurmuş bu cümleyi..” "Bloglarından sevdiğim birçok arkadaşı aslında sevmemem gerektiğini FriendFeed sayesinde öğrendim mesela bu benim için kötü oldu. Öyle işte..” . Bu da bir şeyler anlatır işte. Blog ve FF’in yerinin ayrı kalması gerektiğini anlamanız uzun sürmez bu durumda. Sevdiğinizi “zannettiğiniz!!!” bloggerlarla kaşılaşmanız mümkün çünkü.. “seniii uzaaktaaan sevmeeek aşkların enn güzeeelii”… Gerçi muhakkak geçer içinizden birileri hakkında “aynen yazılarından tanıdığım gibi biri, neyse o işte”

Bunun yanında tabiî ki bağımlılık yapmasının sebepleri var. Doğru insanlarla karşılaşır keyifli sohbetler yaparsınız. Herkes yaş ortalamasını düşürüp tıkladığı için web sitesine tam anlamıyla “çocukluğuna dönelim” aforizması gerçekleşmiş olur.Karnınız doyar mesela. Börek, çörek, mantı, güllaç yersiniz. Bir sürü kahve içebilirsiniz.Ne kadar çok “bilmediğinizi” fark edersiniz. Yeni bir şeyler okumak, yeni bir yerlere gitmek isteyebilirsiniz.Teknolojik gelişmelerden ilk sizin haberiniz olur. İlk çıkan ürünler,sürümler, ne anlama geldiğini bilmediğiniz bir yığın teknolojik terim , gelişmeler..bla bla…Hangi site kapatılmış , ne olmuş ne bitmiş…ühüüü…bi sürü konuda 1-0 öndesinizdir. Farklı farklı insanlar tanır (veya siz öle zannedersiniz) ve o insanlarla iletişim kurarsınız.Ünlü arkadaşlarınız olur, bir tık kadar yakınınızda/bknz; son abonem Elif Dağdeviren/.Ee sonraaa, sonraaaa. Hergün size günaydın diyen insanlar vardır. Biri illa ki sabah sizi gülümseten bir şeyler yazar bi feed’in altına. Zeki birkaç insana denk gelmişsen çok ilginç muhabbetler dönebilir çene kasların ağırır gülmekten. Radyo dinlersin bir iki güzel insanın sohbetinin arasında. Hiç sevmediğin “kedi” cinsine karşı sempatin oluşur mecburen!!!. Aaa bir de orada nazınızın geçtiği insanlara post yazdırabilirsiniz ilhamınızın sizi terk ettiği günlerde: )).Yazılarınız daha çok sayıda insana ulaşır. Bir yazı okuduğunuzda ve ya bir haber gördüğünüzde “ahh keşke herkes okusa” dediyseniz gerçekten herkes okuyabilir. İstediğiniz her şeyi paylaşabilirsiniz. (zaten isteyen istediğini paylaştığı için suyu çıkıyor bazen).Yani kopmamanızın nedenleri vardır aslında. Herkesin derdi aynı gibi son günlerde. “Ne bu ff bağımlılığı, nasıl kurtulabilirim”. Zamanı yutmasa kara delik gibi hiçbir sorun yok aslında.

Ohhh bee, özlemişim yazmayı. Hem övdüm hem yerdim. Tam benim tarzımmmm. Şimdi kimse üzerine tek tek alınmasın yazdıklarımı. Hepimizi anlattım hepimiziiii. Yok ben değilim , yok sen ne uydurukçu bişiysin, ne yalancısıınn, nasııı ikiyüzlü bişiysiin böle diyen beri gelsinnn. Gelll sen gell bi gellll...:))

1 Ekim 2009 Perşembe

Sağlam şoför kalmaz rampada,Müslüm Baba sığmaz i-pod'a/by Sevil©

Üç numaralı konuk yazarımız "Sevil ©"... Nam-ı diğer "aynebilim"...sakın çok uzun olmuş demeyin, bu kız kendi bloguna bile yazı yazmaz, beni kırmadı bir yazı yazdı benim için...insanlık için küçük ,onun için çok büyük bir adım attı yani...sabırla okursanız çok eğleneceksinz...hiç öle "kadınlar araba kullanamaz zaten, aman nedir bu kadın şöförlerden çektiğimiz" tarzı geyiklere girmeyin...kendisi misafir, iyi davranın lütfen...neyse, ben susiim, Sevil konuşsun... Teşekkür ederim Sevilcan:))

(beylerr; resme bakmayı kesip yazıyı okumaya başlar mısınız lütfennn....ayıp oluyor amaaa...hadii hadiii...dalmayın hülyalaraaa)


Yesari'ye misafirliğe geldim..aldım klavyemi..müziklerimi..pastamı...böreğimi Yesari'ye misafirliğe geldim...bizim kız bu aralar bir tembel, bir üşengeç...bırakın blog yazmayı feed açmaktan aciz..hatta inanmayacaksınız ama en aktif ffciler listesinden bile düşmüş...ben hala hayretler içindeyim...o yüzden bu hafta ben yesarigillere gittim...bişiler karaladım..öyle ahkam filan kestiğim yok..(SANKİ HEPSİ HASRET SENİN NEFESİNE) o yesarinin işi...ben başıma gelen milyonlarca tuhaf bi o kadarda eğlenceli olaylardan birini anlatacağım sadece size...sırası gelince yesari gelip ahkamını kesecektir..meraklanmayın..

Arka fonda Müslüm Gürses'ten "Kadınım" çalarken nasıl eğlenceli bir şeyler yazabilirim inanın bende bilmiyorum..ama yapacağım..öncelikle söyleyeyim bu şarkı beni müthiş dinlendirir...bazen kendimi lezbiyen gibi de hissettirir çünkü bir kadını düşünerek dinlerim ben bu şarkıyı..onu seven adamı terkedip gitmiş bir kadını..olmayan ve olmasını istemediğim bir kadını:P (aslında terkeden kadın benimdir)...

Bir sonbahar günüydü..hava ne sıcak ne soğuktu..zaten olay baştan yanlış başlamıştı..kurabiyelerin üzerine pudra şekeri diye karbonat dökmüştüm...ama çok güzel gözüküyorlardı...görüntüde sorun yoktu bir de acı olmasaydı kurabiyeler daha güzel olacaktı...o malum gecenin sonunda hep beraber arkadaşıma kalmaya giderken geceyarısından sonra karnımız acıktı..biri erkek 5 kişiyiz arabada...okan arabayı çekti kenara köfte yaptırıyor bize...okandan başka ehliyeti olan tek kişi benim arabada..kızlar dedi ki "hadi sevil okanın yanından geçelim arabayla el sallayalım ona" yok dedim olmaz...ben 3 kere araba kullandım 4.sünde ehliyeti aldım ve aradan 2 yıl geçti yapamam...arkadaşlarımın anlayamadığım bir şekilde bana güveni var...sanki süper kahramanım herşeyi ben becerebilirim...her işin üstesinden gelebilirim....(SENİ ÖPTÜĞÜMÜ İLK DEFA HAYATTA...KOLLARIMDA BENİM İLK BAHAR SABAHI SENNN)istediğim herşeyi bir yolunu bulup yapabilirim ama bir yere kadar....ne kadar üstelesem de yok sen yaparsın dediler..iyi dedim bari yapayım...kapıyı bile açmadan (45 kilo olmanın avantajıyla...ahh ahh nerde o günler) arka koltuktan ön koltuğa sıvıştım..

Herkes arabayı hareket ettireceğimi düşünürken birmilyonbin değerindeki soruyu sordum...(EŞYALAR TOPLANMIŞ SENİNLE BİRLİKTE...ANILAR SAÇILMIŞ ODAYA HER YERE) hangisi gaz, hangisi debriyaj, hangisi fren...derin bir sessizlik...yaa dedim ne susuyorsunuz ben size dedim karıştırıyorum, sağımı solumu bimiyorum diye...işte bilen varsa söylesin yoksa geri oturacam...tamam tamam dedi yanımda oturan nurgül...(bu kısmı atıyorum çünkü hala bilmiyorum ya da karıştıryorum) sağdaki gaz, soldaki fren, ortadaki debriyaj...bana sağ sol deme bana sol deme diye bağırdım biraz...cam tarafındaki ne senden taraftaki ne öyle söyle...bu krizi atlattıktan sonra bastım debriyaja bir havayla ama görmelisiniz sanki debrijayı ben buldum o kadar yani...neyse geri kalan işlemleri de tamamlayıp arabayı kaldırdım...görseniz ya bu zahmeti 5 metrelik bir gezi işlemi için yaptım...okanın yanından arabayla geçtik el salladık arabayı kenara park ettim...bunu başarmanın vermiş olduğu gururla sırıtırken okan geldi yanımıza ve o kurulmaması gereken cümleyi kurdu.."sevil burası kahve önü az ileriye al içeriden bön bön bakıyorlar"...aman tanrım yılların şöförü okan benim araba sürmemi beğenmişti ki bana az ileriye al demişti arabayı...o an içime şöför nebahatin ruhu girdi...(BEN SENSİZ OLAMAM ARTIK ANLIYORUM SENNNN KADINIMMMM) tekrar aynı işlemleri yaparak arabayı hareket ettirdim...aaa baktım gidiyor bu şey biraz gidelim dedim sağa (atıyorum sol da olabilir) döndüm...aman tanrım ne göreyim trafik polisi park etmiş sollayıp tekrar dönüş yapmam gerekiyor...allahtan şunu öğrenmişim...sinyal kolunu yukarı kaldırınca direksiyon tarafındaki sinyal yanıyor indirince diğeri...indirdim kolu polis arabasını geçtikten sonra işte o sinyal tarafındaki yöne döndüm...ama ne havayla allahım sanki bu sefer sinyal lambasını ben icat ettim...yalnız ilerisi kavşak...nereden dönülür nereye gidilir hiçbir fikrim yok saat olmuş gecenin ikisi...dedim ileride pastaneler vardı açıktır bu saatte orada durur sorarız...durduk evet ama kimsecikler yoktu...ne yapsak ne etsek derken arkadan bir ışık bir baktım polis arabası geliyor (SÖNMÜŞ BAK IŞIKLAR EV NASIL KARANLIK) hıh dedim şimdi tam oldu inşallah bişe demez bunlar ki ehliyetim yok yanımda...korkulan oldu polis arabası durdu tam yanımda bana eliyle dairemsi bişi yapıp duruyo...ben kızlara ne diyo bu adam yahu diyorum bu hala bana işaret çekiyo...birşeyler de anlatıyor ama duymuyorum haliyle cam kapalı çünkü:P yarabbim neden bunları anlatıyorum ki herkes benim aptal filan olduğumu düşünecek hahahahah...şöyle bi 2 dakika sonra ben olayı kavradım camı aç diyormuş....ama ben ne bileyim kimse bana öyle bi işaret yapmadı ki bu güne kadar...neyse açtım camı ama panikledim de bi yandan...başladım anlatmaya o panikle işte arkadaşım köfte alıyordu da biz de şaka olsun diye bi yanından geçelim dedik de şöyle de böyle de polis dur dur dedi ehliyetin var mı? evet tabiki var dedim bi havayla...o zaman neden gecenin bu saatinde farları yakmadan sürüyorsun dedi.....aaa yakmamışmıyım birden hareket ettiğimiz için unutmuş olmayımı kusura bakmayın dedim...bi de şirinim..bi de hanım hanımcığım görseniz....(BANA BIRAKTIĞIN BÜTÜN BU HAYATIN YAŞANAN AŞKLARIN DEĞERİ YOK ARTIK) tamam farları yakıp devam edin dedi..veee 30 metre ilerime park etti...tam karşımda beni görüyor....allaam ben bi panik oldum diyorum ki ben süremem bunu...okandan da uzaklaşmışız...o zamanlar cep telefonu filan da yok....var da pek nadir (yaşım kırkmış gibi oldu hahahah) napcaz şimdi vites filan atamam ben bu heyecanla diyorum..arkadan seda "sevil abla sen debriyaja bas ben vitesi geçiririm dedi" iyi o zaman dedim sevindim ama asıl sorun şu ki bu lanet olası farlar nerede? yok allam ona bas yok buna bas yok yok yok yok...nurgülle melek dışarıya çıktılar ben içeriden bulduğum herşeye basıyorum...sonunda bir düğme buldum kızlar bağırdılar yandı yandı diye...ama bıraktığım anda sönüyo ve kızların yüzü asılıyor dışarıda..başka da ışık çıkartan birşey bulamadık...o zaman dedim ki nurgül sen şu düğmeyi tut ışık yaksın...seda sen vitesi değiştir...bende sürmeye başlayacam gidelim şuradan artık...tam arabayı çalıştırdım seda bağırdı..abim geliyor abim geliyor...okan elinde köfteler fellik fellik bizi arıyor...sanki tarkanı (o zamanlar en sükseli yılları tarkanın) görmüş kadar sevindim...boynuna atlayacam adamın...hepimiz o heyecanla arabadan dışarıya çıktık arabayı bıraktık okana doğru koşuyoruz...allam bi ara etrafta kamera aradım...haberim olmadan kendi kendime kamera şakası filan mı yapıyorum diye...neyse kahramanımız gelmişti artık...okan arabaya oturur oturmaz ilk sorum "nerede şu lanet olası farlar" oldu...aslında çok yaklaşmışım...o tuttuğum düğmeyi çevirince yanıyormuş...e be güzel kardeşim...madem o kadar uğraştın o düğmeyi icat ettin üzerine yazmayı neden erinirsin ki döndürünce farları yakar diye!!!!! şimdi bunu okuyanlar panik oldular tabi...sevil trafiktemi..aramız da mı diye..korkmayın korkmayın...araba süresim gelince migrosa gidiyoruz annemle...hem alışveriş yapıyorum hem de migrostaki arabaları sürüp hevesimi alıyorum...(GECELER BİTMİYOR AĞLIYORUM ARTIK SENNNN KADINIMMM)

"PARE" (by Lâedrî)

İkinci konuk yazar yazısı..Ben baştan uyarıyorum yazıyı benim yazmadığım konusunda, okumak istemeyecek olanlar için!!! Yazıyı çok sevdim, yazanı da çok seviyorum...sabah sabah okuduğumda pek olumlu etkileri olmadı üzerimde...Teşekkür ederim...



Yürüyoruz.. Durmadan sona doğru yürüyoruz bazen yorulup durmak istesek de zaman kolumuzdan tutup sürüye sürüye götürür zaten bu yüzden zamana karşı koymak imkânsızdır. Bu yolda ne kadardır yürüyorsunuz bilmiyorum ama süreniz ne kadar uzunsa ve o tecrübe dediğimiz lanet şey ne kadar çok ise o kadar eksiksinizdir.. Ben gibi.. Sen gibi.. O gibi.. 

Koşar adımlarla yürür kimimiz.. Kimimiz ağır ağır adımlarla yere sağlam basarak yürür, düşmemek için.. Ama her ne kadar dikkatli olsak da her ayazda, her tipide, her fırtınada bir parçamızı bırakırız ardımızda.. Bazen ardımızda bırakmaya cesaret edemeyiz ve tüm şartlara rağmen sıkı sıkı tutmaya çalışırız.. Savrulup kaybolsun istemeyiz çünkü.. O bizimdir, sahiplendiği bir şeyi bırakmak çok zordur insan için, çok iyi biliriz.. Ve ardımızda baktığımızda, kayboluşunu izleriz görüş mesafemizden çıkana dek.. Daha sonra açık ve ıslak bi yara ile yürümeye devam etmek zorunda olduğumuzu anlarız.. İlk başlarda üstünü kapatırız ellerimizle, her ayazda daha da sızlamasın diye.. Kış bitip bahar geldiğinde kimse görmesin eksik parçamızı diye yine saklarız yaramızı.. Sonra bunlara dayanamayıp önümüzde yürüyenlerin arkalarında bıraktıları parçaları farkederiz.. İzleriz önceleri.. Öylece.. Daha sonra eksik parçamızın yerine koymaya çalışırız.. Göz yanılmasıyla, elimize aldığmız parçaların bazıları doldurmaz o eksik parçanın yerini.. yetmez.. Bazıları ise çok büyüktür.. Küçük parçaları tercih etmeyiz.. Büyük parçalardan en beğendiğimizi elimize alır inceleriz ve kendi eksik parçamızın yerindeki o boşluğa uydurmaya çalışırız.. Sonra şekil vermeye başlarız.. Çünkü tam otursun isteriz, kusursuz olsun isteriz, kimse farketmesin isteriz o yitirdiklerimizi.. Kimse bize acısın istemeyiz.. Bu yüzden acınmak o kadar sızının üzerine tuzdan başka birşey değildir ! Yeteneğimiz kadar ince bir işçilikle parçayı ayarlar ve o boşluğa yapıştırız.. Bir süre elimizle bastırırız yerine tam oturması için.. Önceleri dünyanın en mutlu insanıymışız gibi hissederiz.. Hayat artık bize çok kolaydır.. Bahar gelmiş, çiçekler açmıştır artık baktığımız her yerde.. Yürümeyi bırakıp koşmaya başlarız, tüm sorunlarımızı unutup nefes nefese kalana dek koşarız.. huzurlu gecelere uyur güneşli günlere uyanırız.. Günlerden bir gün karanlık bir güne uyandığımızda gökyüzüne uzun uzun bakar ve karabulutları farkederiz.. Önce aldırış etmez yaz yağmuru sanarız ve bir kaç zaman sonra aslında yeniden kara kışın geldiğini ince bir sızı ile anlarız.. Bizi rahatsız eden keskin bir yapıştırıcı kokusu duymaya başlarız, o an ne kadar başarısız ve baştan sağma bir yama yaptığımızı fark ederiz.. Bu keskin koku ve sızı bizi iyice rahatsız etmeye başladığında bu parçanın aslında bizim olmadığını düşünür kendi ellerimizle rüzgara bırakırız.. Bu kez ilk kez olduğu gibi arkasından bakmak için çaba bile sarf etmeyiz.. Bu noktadan sonra bizim için artık her parça “aslında umursamadan” arkamızda bıraktıklarımız kadar değerlidir.. 

Sonunda bize kalan tek şey; o keskin yapıştırıcı kokusuna ve ara ara vuran ince sızılara alışmaktır.

Ve siz herhangi bir parçasını rüzgara kaptıranlar..Ne kadar tam olmaya çalışırsanız çalışın.. Siz.. Siz hepiniz eksiksiniz !.. Benim gibi !..
Lâedrî

29 Eylül 2009 Salı

"Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol"

Hayat bu işte....

Onlar kendilerine benezeyeni sevdiler. Kendileri gibi düşünenleri, kendileri gibi yetişenleri ve hayata kendileri gibi bakanları. Kendilerinden ne kadar çok özellik varsa o kadar çok pohpohladılar. O kadar sevdiler, alkışladılar. Doğru orantı vardı sevgi ve saygılarında. Ne kadar çok ortak yön o kadar sevgi.
Hayat böyle güzeldi aslında. Herkesin keyfi yerindeydi. Nasılsa hepsi aynı şekilde bakıyordu , aynı şekilde giyiniyordu ve davranıyordu.

Erdemi yanlış bilenler, kendileri gibi olanları onaylarken farklı olanla karşılaştıklarında hemen ağız burun büktüler. Ne aciz ve zavallı bir duygu bu. Oysa bütün hayat boyu edindiğim ilkelerdi hoşgörü, sabır ve yargısız olmak. (ya da olabilmek diyelim) İnsan önce kendine saygı duyduğunda daha sonra karşısındaki insana saygı duyabilir. Ama bu kendi gibi olana saygı duymak anlamına gelmezdi elbette. Kendiniz gibi olmayanı gördüğünüzde dürüstçe hiçbir olumsuz cümle geçmeden aklınızdan, devam edebiliyorsanız yolunuza“saygı” duymayı öğrenmişsiniz demekti.

Birine saygı duymak onu onaylamak, yaptıklarını onaylamak demek değildi. Birine saygı duymak kendine karşı dürüst olmaktı. Birinin yaşam şekli , hareket, düşünceleri sizi rahatsız ediyorsa dönüp kendinize bakmalıydınız önce. Bir yerlerde bi eksiklik vardır muhakkak, ki o eksiklik size hoş olmayan şeyler düşündürüyordur muhakkak...

Belki de gördüğünüz en önyargılı, en sabit fikirli insan olabilirdim. Tüm imkanlarım vardı bunun için. Çok küçük bi yerde büyümüştüm, köy ilkokulundan mezun olup İmamHatipLisesi’nde okumuş , üniversiteye kadar o küçük ilçede küçük düşünen bazı insanlarla büyümüş, arkadaş olmuş ve ahbaplık etmiştim. Üniversiteye kadar türban takmıştım. Çok temiz, steril, hiçbir kirliliğin içine alınmadığı bi ortamda geçmişti ergenliğim. Ağzıma sigara ve içki sürmemiş, ailemin onaylamadığı hiçbir yere gitmemiştim. Bir kez aşık olmuş onu da abim kızıyor diye bırakmıştım. Yani anlayacağınız hayatta gördüğünüz en dar kafalı, sabit fikirli, yobaz, “kendine benzemeyeni taşlayan” kişi bendim aslında. Ama tercihimi bu yönde yapmadım. Önce sevmeyi değil saygı duymayı öğrendim çünkü. Öğretildi diyeceğim ama öğretilmez böyle şeyler, kimseye de öğretmeye çalışmıyorum şuan. Sadece dikkat çekiyorum. Kendinize....

Neyse, ben bir çeket attım ortaya. Alan aldı, paralayansa paraladı. Bazıları ise hiç bakmadı bile...


26 Eylül 2009 Cumartesi

o birrrr şizoid, o biiir pasif-agresif...

Sonunda bu da oldu. Evet evet oldu. Nihayet kendimden soğudummmm!!!

Kitap okumak güzeldir değil mi? Hı hıı. Öledir. Bende öle düşünerek bi sürü kitap aldım. Aralarından bir tanesini de yolda okurum diye çantama attım. Peki ne oldu. Ömrümün en uzun , ömrümün en karmaşık yolculuğunu yaptım mı…yaptım…
Neydi kitabımızın adı; “Kendini Tanıma Rehberi”. Yazarı bir psikolog “Erol Özmen”. Zaten adında meymenet yok kitabın. Senin neyine kendini tanımak, neyineee. 29 yıl olacak hala tanımadın mı bilmem ki. İyi mi oldu şizoid ve pasif-agresif olduğunu öğrendin de. Hıı? Yoo sen hak ettin, evet hak ettin. Ne mutlu yaşıyordun lay lay lom “ben mükemmelim” “hrkes aptal ben akıllıyım” “herkes bi tuhaf”diyerek. Nolduu hı nooldu. Al işte, nur topu gibi kişilik bozukluğun var artık. Hayrını gör. Asıl tuhaf olan senmişsin üstelikkk.
Kısaca bilgilendirmek gerekirse;

Şizoid ; (bana uymayan özellikleri kırptım valla, o kadar da değil

Ailenin bir üyesi gibi davranamama, yakın ilişkiye girmeme ya da girmekten zevk almama, 1-2 kişiden fazla yakın ilişkileri yoktur.
Genelde aktivitelerden zevk almaz , alsa bile çok az etkinlikten zevk alır
Birinci derece akrabaları haricinde yakın arkadaşları ya da sırlarını paylaştıkları dostları yoktur
Başkalarının kendilerine yönelttikleri övgü ya da eleştirilere karsı ilgisiz görünürler
Duygusal olarak soğuk, uzak, monoton bir duygulanım gösterirler. Bu grup kişiliğin asal özelliği sosyal ilişkilerden uzaklaşma ve başkaları ile birlikteyken duygu ifadelerindeki kısıtlılığıdır. Kendi baslarına vakit geçirmeyi tercih ederler.
Başkaları ile irtibat gerektirmeyen tek bir uğraş ya da etkinlikle uğraşırlar (bilgisayar, matematik oyunları, astronomi, bulmacalar,yap-boz oyunları,pul koleksiyonu gibi soyut,mekanik islerle uğraşırlar.
Toplumsal becerilerden uzak, içine kapanık kişiler olarak yasarlar.Üzerlerine gidilip, kışkırtılsalar bile öfke ve gerginliklerini göstermekte güçlük çekerler. Hayatları amaçsız, rüzgarda sürüklenen bir yaprak gibi görünebilir.Genellikle evlenmezler.Ailelerine bağımlı olarak hayatlarını sürdürebilirler. Yoğun stres altında çok kısa sure ile psikotik bir donem yasayabilirler.

Pasif-agresif; (son 1 yıldır durum bu)
Kendilerine düşen işleri görevleri ağırdan alan, sürekli erteleyen, savsaklayan, yapmamak için çeşitli bahaneler yaratan, kızgınlık ve öfke gibi doğrudan ifade edemedikleri olumsuz duygularını dolaylı olarak ya da edilgin direnç göstererek ifade eden kişilerdir. Bu tip kişiler diğer insanlarla yüzleşmekten çekinirler ve fikir ayrılıklarını, kırgınlıklarını yada kızgınlıklarını dolaylı yoldan ifade ederler
1. Sıradan işlerde bile beklenen çabaya karşı negatif yaklaşım ve pasif direnç göstermek.
2. Değerinin verilmediğini ve hep yanlış anlaşıldığını düşünmek
3. Küskün, asık suratlı ve tartışmacı davranışlar
4. Otorite sahibi kişileri ve kurumları sürekli eleştirme ve küçümseme
5. Başkalarını kıskanma ve kendi şanssızlığını vurgulama
6. Bir yandan saldırgan ve küstah davranırken diğer taraftan pişmanlık gösterme.

 Bu arada; kitap sadece size arızanızın ne olduğunu söylüyor sadece. Bunun için ne yapmanız gerektiği, sizin yaratıcılığınıza bağlı tamamen. Yani “bakın başınızın çaresine” diyor kısaca. Ben de öle yapıcam . Madem bu blog benim, bu kişilik bozukluğu da gökten zembille inmediğine göre yaptığım gibi düzeltmesini de bilirim ben. Göreceksiniz gayet sağlıklı bir kişiliğim olacak. Ben de sizden biri olacağım, benimde sadece bir tanımım olacak. Hata tanımlanamayacak kitaplarda benim gibi insanlar.

Modern yaşam, özgürlük, kişisel gelişim bi sürü zırva derken kendimi buldum ya bu hengâmenin içinde. Hay ben bu çok bilmiş aklımı neyleyim.
İstemek yolun yarısıdır demişler, yapabilirim…secret secret :P
Şimdi ben yolun ortasında durmuş "ulan bu kadar yolu nasıl geri dönücem" diye düşünüyorum sadece. Ay insanın geçtiği yolları geri dönmesi de sıkıcı beee. Neyse , ben yola koyulsam iyi olur.

25 Eylül 2009 Cuma

şehr-i hüzün

Pek video paylaşmıyorum blogda ama bu parçayı 2 gündür en yüksek sesle dinliyorum sürekli...sözleri ayrı vuruyor, müziği ayrı...şehr-i hüzün albümü bence mükemmel...bir de albümde 12. parça var ki...ahhh diyorum sadece..."hepsi bir nefes"...dinleyin benim için...



Hayat Bu İşte

Bazen ben de terkedip gidebilsem keşke diyorum
İçimde bir İstanbul var
Ondan vazgeçemiyorum
Belki sen de bir gün geçersin diye köprülerinden
Yakıp yıkamıyorum koparıp da atamıyorum içimden
Hayat bu işte
Kanatlanıp gitmek dururken
Dört duvar içinde hapsolursun
Yaşamak için bir neden ararken
Ölmek için bulursun

Söyle taşı toprağı altın olmuş kaç yazar
Delik testi umutlarım
Akar altından azar azar
Söyle neye yarar
Yaşamak altın bi kafeste
Bir yanım seni beklerken
Diğeri bekler ölümü ağır ağır
Hayat bu işte
Kanatlanıp gitmek dururken
Dört duvar içinde hapsolursun
Yaşamak için bir neden ararken
Ölmek için bulursun