29 Ocak 2009 Perşembe

ne şimdi bu...


biri bana söylesin....bugün hangi gezegen hangi ileri geri hareketleri yapıyor...ne bu yaaa..ne oldu bitti anlamadım...güzel ve neşeli başlayan bi gün...hatta birkaç gün...


ama günün devamının hali ne...bu gezegenlerin hepsi üzerimden mi geçiyor...biri bişiy söylesin...ne bu halsizlik, mutsuzluk, umutsuzluk, sinir , agrasiflik...imdaaaaaaaaaaaaaatttt...alışık değilim...çabuk geçsin lütfeeeeeeeeeeeennnnn....


off ... yani iç sıkıntımın haddi hesabı yok...yoldan gelecekler gelsin hemen...kavuşacaklar kavuşsun..bitsin bu çile...bu bir çığlık sanırımmm....ama çığlığımı ben bile duyamıyorummmmmmm......


biri beni duysun ve müdahale etsin...nefret ederim çığlık atmaya çalıştığın ama sesini duyuramadığın rüyalardan...ne ümitsiz bi andır...


neyse ...geçsin zaman biran önce...normale dönmek istiyorum...

yenilgim,benim kendimle tanışmam....





Şiir sevmem pek...Ama Halil Cibran'ın "deli" kitabında karşılaştım bu şiirle...incecik bi kitap...ama nice pahada ve kiloda ağır kitabı döver...çok sevdim...siz de sevin istedim...

Yenilgi

Yenilgi, yenilgim, yalnızlığım ve kimsesizliğim.
Binlerce yengiden de bana değerli olan sen!
Dünyadaki tüm parlak başarılardan
sensin yüreğime yakın olanı!

Yenilgi, yenilgim, baskaldırım
ve de benim kendimle tanışmam.
Sayendedir ki, hala ben ayağı yere basan
ve solmuş defneler peşinde koşmayan
biri olduğumun bilincindeyim;
ve sende, yalnızlığımı buldum
ve de herkesten uzak,
ve de gururlu olmayı.

Yenilgi, yenilgim, benim parlak kılıcım
ve de kalkanım.
Gözlerinde okudum tahtı arayanın
kendi kendisinin kuluna dönüştüğünü.
Ve, bir kimsenin derinliklerindeki
esasını anlayabilmemiz için
onun gücünü söndürmemiz gerektiğini.
Ve ancak böylesine olgunlaştıktan sonradır ki,
bir meyvenin tadına varılabildiğini.

Yenilgi, yenilgim,
benim sözünü sakınmaz yol arkadaşım
şarkımı, bağrışmalarımı, sessizliklerimi hep duyacaksın.
Ve senden baska hiçkimse bana söz etmeyecek
kanat çırpınmalarından ve deniz kabarmalarından
ve de geceleri yanan dağlardan.
Ve sen, tek başına
ruhumun sarp ve kayalık
yollarından tırmanacaksın.

Yenilgi, yenilgim, benim ölmez cesaretim
sen ve ben fırtınada birlikte güleceğiz;
ve biz ikimiz, derin mezarlar kazacağız
içimizde ölmekte olanlara;
ve tutunacağız, tüm gücümüzle,
güneşin karşısında;
ve de tehlikeli olacağız.


'Deli-' 1918

Halil Cibran

28 Ocak 2009 Çarşamba

yürümek



biriyle beraber yürümek keyiflidir...hele sessiz durabildiğiniz biriyse tadından yenmez...boşluklar yoktur...içi doldurulacak sessizlikler çok anlamsız gelmez size...hiçbirşey yerinde durmaz...herşey değişir...görüntüler....zaman...gelip geçen insanlar...belki her adımda siz....

yanınızdakini tanımak kolaydır biraz daha...soru sormak...gülümsemek...hatta gözlerine bakmak...herşey daha kolaydır...aslında hiçbiryere gitmezsiniz...adım atıyor olsanız bile...

yüzüne bakmak zorunda değilsinizdir...gözlerinizi kaçırmak zorunda da dolayısıyla...başınızı çevirme mesefededir ama mecburdunuzdur başınızı ona çevirmeye...gözünüzün önünde bir çift göz yoktur...


dikkatinizi dağıtan çok şey vardır, ama dikkatinizi yanınızda olana vermek bir seçim haline gelir...

yanınızdakinin, kim olduğunun önemli yok aslında...sevgili,dost, arkadaş, aile...ama birlikte yürümeye değer biriyse ohh ne ala..

mesela zaman şöyle olsun...akşam üstü...hava kararmamış henüz...henüz dükkanlar ışıklarını yakmamış...siz yürümeyi sonlandırdığınızda farkedersiniz belki saatin geç olduğunu...

dedim ya, biriyle beraber yürümektir keyif veren...tek başıma yürümenin neşe verdiğini görmedim hiç...ama sevdiğiniz biriyle yürüken kahkaha atmak kolaydır...neşeli olmak...kimseyi umursamanzsınız...daha bi güçlüsünüzdür...

yanınızdan gelip geçenler daha da bi eğlenceli gelir size... görüntüler...belki 100.kez gördüğünüz manzara birden anlamını bulur...bi yorum yapmak istediğinizde bunu dinleyen biri vardır yanınızda...

yürümek birlikte, beraber, neydi şu kelime...yol arkadaşım...

rüyamda biriyle yürüyordum...hiç tanımadığım...ama tanımak istediğim...gülümsüyordu...uyandım...bi sürü kelime geldi aklıma...yazdım...

iyi geceler tekrar...

şimdi aklıma kuzenimle İstanbul'da, çakır keyif biraz, yaptığımız çok ta çakır olmayan akşam yürüyüşü geldi...eve yaklaşıyorduk,"kahretsin yol bitiyor ve ben ayılıyorum galiba" demiştim...çok gülmüştü...fotoğraflar çekmiştik...yine çok gülmüştük....hemde çok...ıslanmıştık bi süre bastıran yağmurda...ve şimdi özledim onu...

27 Ocak 2009 Salı

synchronicity(eşzamanlılık)


hayır delirmedim böle bir başlık atmak için...google da yazarken bile zorlandım...ama okudğun kitabın daha başında hönnk die böle bi kelimeyle karşılaşınca yazman mecburiyetinde kalıyorsun...bide İ. Oktay Anar'ın kitaplarını böle google başında okumuştum....süper osmanlıca kelime dağarcığı yapmıştım...harikadır kitapları...

neyse...araştırdım...bu aralar kuantum fiziğine sardım...kelimeyi yazdığımda the police grubunun albümünü buluyor yoğun olarak ama önemli bi anlamı varmış kelimenin...paylaşalım görelim:)

carl gustav jung’un “meaningful coincidences-anlamlı tesadüfler” olarak da adlandırılan teorisinin adıdır. “together in time-zamanda beraber” olarak açıklanabilen bu teoride jung “anlamlı tesadüfler”i evrende gerçekleşen tüm olayların birbiriyle anlamlı bir şekilde ilişkilendirilebileceği düşüncesinden hareketle açıklamaya çalışır.

jung bu noktada kant’ın noumena* (e.g. things-in-itself) ve phenomena* arasında nedenselliğin farklı işlediğini anlatan fikirlerinden yararlanır. daha farklı bir deyişle “anlamlı tesadüfler”de de tıpkı noumena’da olduğu gibi bilinen anlamıyla bir nedenselliğin varlığından söz edilemez. bu yüzden synchronicity, olaylar arasındaki bağlantı algılanabilir, nedensel ya da “phenomenal” olmadığı halde anlamlı olduğu düşünüldüğü zamanların yarattığı terörden kurtarır bizi. bu konuyla ilgili olarak literatürdeki en ilginç örneklerden birini ünlü fizikçi richard feynman “eminim şaka yapıyorsunuz bay feynman” adlı yarı-otobiyografik kitabında vermiş.

feynman’ın ilk karısı veremden öldüğünde yatağının başucunda duran, kendisinin hediye ettiği ve o dönemde pek her yerde olmayan bir dijital saat ölümle eşzamanlı olarak durmuş. tasadüf feynmanı son derece etkilemiş, ancak daha sonra hemşirenin ölüm anında saati kontrol etmek üzere eline aldığında hassas düzeneği etkilendiği için durduğunu düşünerek kendini rahatlatmış. feynman tüm hayatı boyunca saatin ya tamamen basit bir düzenek sorunu nedeniyle ya da tamamen olağanüstü bir tesadüf sonucu durduğundan bir kez bile şüpheye düşmediğini anlatıyor. evet bir tesadüf ama tamamıyla anlamlı bir tesadüf.

Jung, EZ’lı olayların tümünün, iki zihinsel durumu içerdiğini düşünüyordu. Biri, o an birey hangi faaliyetle meşgul ise onun sonucu olan sıradan zihin durumu, diğeri; bir arşetipin harekete geçirilmesinden ileri gelen olağan dışı zihin durumları. İkincisi bilinç dışıdır. Jung EZ olayının üç şekilde olabileceğini ifade eder:

1.Belirli bir psişik içeriğin, kendine tekabül eden ve kendisiyle eş zamanlı olarak meydana gelmişçesine algılanan nesnel bir süreçle rastlaşması

2.Öznel bir psişik halin, aşağı yukarı eşzamanlı olarak, fakat uzakta oluşan, eşzamanlılık niteliğe sahip, nesnel bir olayın aslına uygun yansıması olduğu daha sonra anlaşılan rüya veya görüntü ile rastlaşması

3.İkinci şıkka ek olarak, algılanan olayın gelecekte oluşması ve şimdiki zamanda sadece, kendisine tekabül eden bir rüya veya görüntü ile temsil ediliyor olması şeklindedir.

EZ ile ilgili en mantıklı açıklama Hines’ten gelir. Hines, bu durumu, yalnızca “yapıcı/constructive, seçici bellek ve algı” olarak değerlendirir. Ve gerçekten de daha fazlası değildir. EZ olayı bir augmentum ad personam’dır. Yani, kişinin ya da kişilerin öznel bir takım deneyimlerinin ya da eğilimlerinin kanıt olarak öne sürüldüğü yanıltıcı akıl yürütme biçimidir.

25 Ocak 2009 Pazar

Yergi de bir övgü de...






Eleştiririm elbette ben de...ama her önüme geleni değil...eleştirilmeye bir diyeceğim yok....beni tanıyan, ama gerçekten tanıyan insanlardan geldiği sürece...beni tanımayan birinin beni eleştirisini kulak arkası ederim rahatlıkla, övgüsü de göklere çıkarmaz, nazikçe teşekkür ederim...

Biri beni tanıyorsa, neyi, ne için yaptığımı biliyorsa, neden yapmadığımı anlıyorsa, eleştirme hakkına sahiptir...bu hakkı ben veririm ona, ben izin veriyorum beni tanıyabilmesine nede olsa...istemediğim hiçkimse bana yaklaşamaz...ben nasıl yaklaşamıyorsan ve yaklaşmak için izin istiyorsan insanlardan...hayat seçimlerden ibaret...hayatımıza şekillendiriyoruz...yaşamımıza sokuyoruz bazı insanları, bazılarını çıkartıyoruz...insan kazanmak zor olmaya başladı...kaybetmek çok çok kolay...çaba gerektiriyor ilişkiler...emek , zaman , güven..çok şey istiyor bir ilişki...arkadaşlık, aile, dostluk, aşk ....farketmez...artık daha az emek veriyoruz hepsine...hızla tüketiyoruz...

çok sert oldu...henüz hiçbirşey değil halbuki...eleştirmeye çok alışmış bir toplumuz..bunun ailelerle ilgili olduğuna inanıyorum biraz...büyürken sürekli birileriyle karşılaltırıldık ve sürekli birileri bizlerden daha iyi oldu...ama birşey yanlışsa bırakmayı da öğrenmek gerek...en azından herkes kendi çocuğunu onaylayarak büyütsün...hep birilerinin kendinden daha iyi olduğunu düşünmesin...elbette en iyinin kendi olduğunu düşünecek kadar da manyak bi toplum çıkmasın ortaya...ama en azından bazı şeyleri iyi yaptığını bilsin...

Çok dağıttım...yazıyorum kelimeler aklıma geldiği gibi...eleştirenleri eleştirmek gibi oldu...ama hayır...sadece yapıcı ve doğru eleştiri...dedikodu engel olamadığımz bir davranış şekli oldu...başkaları hakkında konuşmak kolayımıza geliyor...biraz kendimiz hakkında , kendimize yönelik konuşma vakti...kolaya kaçmasak diyorum...
Birini sadece eleştirmek için eleştirmek, birşey, söylemiş olmak için söylemek ters geliyor bana...bana yapılırsa acımam kusura bakmasınlar...

”haddini bilmek” en sevdiğim deyim...gerçekten ve gerçekten hadini bilecek insan...ben bilmeye çalışıyorum...bilmiyorsa biri bildirmesini öğrenmeye çalışıyorum...çalışıyorum çünkü biraz yumuşak huyluyum...kaçarım hep gergin ortamlardan...yanlış yapıyorsa bile söylemeye çakinirim...ama doğru değil bu...insanlar sınırlarını bilecek...bilmiyorsa öğretmeyi bilmeli insan...

Neyse...

Küçükken okuduğum bir cümle...”söz ağızdan çıkana kadar senin esirindir, ağızdan çıktıktan sonra sen onun esiri olursun” gittikçe daha az konuşur oldum...bunun sebebi artık insanlar konuştukça onlardan soğuyorum...

22 Ocak 2009 Perşembe

aşkın vucut haltları...


"-yesari ben aşık oldumm...çok fena aşık oldum ama kimse inanmıyorrr...hadi ordan , biliriz senin aşklarını diyorlar" dedi ıssız adam bi arkadaşım...neymiş kimse onun aşık olabileceğine inanmıyormuşmuşşş...ama nasıl olurmuşşş...çok çok fena aşık olmuşş...
ben de dinleyip neymiş derdi anlayıp akıllı usturuplu arkadaş oliiim diye sormaya başladım...

"-ayrıldınız mı?"
"-evet, inanmıyormuş ona aşık olduğuma"
(bu kısma kadar kendi dışında kimse inanmıyor, ben ikna olabilir miyim diye devam ediyorum)
"-sen bi baştan anlatsana"
"-yaaa bu bizim evde kaldı bi 15 gün"
"-neeeeeeeeee"
"-yaa birşey yoktu başta, arkadaşım , kalacak yeri yoktu"
"-eeeeeeeeee"
"-işte ben başta birşey hissetmiyordum, ama sonra aşık oldum"
"-alaa alaa...çok ilginç"
"-yaa işte sonra ben bunun bir arkadaşında kalmasını istemedim, oda bana sen beni sevmiyorsun, gerçekte sevmiyorsun dedi ve beni terketti"

"-bi kız seni terk mi etti...ahh beeee...sen bu yüzden ortalıkta aşığım diye geziniyorsunnnn....anlaşıldıııı"

neyse bu konuşma böyle devam ederken ikna olabilir miyim diye nasıl aşık oldun anlat dedim...veee işteee benim gülme krizine girmeme neden olan cümleler...

"-yaaa amaa yesarii...görmeliydin...çook güzeldi...beraber yürürken herkes ona bakıyordu...ama o akşam benimle eve dönüyor...harika bir vücudu vardı"
"-hahahahahhahahaha...anlıyorummmmmmmm...aşkın vucut hatları..."
"-yaa hayırrr...öle değiiil...:'("
"-tabi canım değilll"
"-ama bakkk...şimdi geri dönse yüzüne tükürürüm..."


bi masalda burda bitmişşşşş:)


bu hikayeden bir sonuç çıkarmamakta fayda var...kendi ruh sağlığımız için...ben öle yaptım..güldüm ve rafa kaldırdım...
not:başlıktaki yazım hatası değil:))

19 Ocak 2009 Pazartesi

pazar günü sendromu...



Saaadece merakımdan soruyorum...Kendini; kuzeniyle buluşmak üzere yola çıkıp, protesto yürüyüşü içerisinde bulanınız oldu mu??? Yok yani olduysa söyleyin...söz dalga geçmeyeceğim...Beni heppp bulur böle şeyler...(yürüyüşe katılmış olmaktan rahatsız değilim)...Kuzenimde şöyle diyor bunun üzerine(üstelik Kızılayda buluşma fikri ondan çıkmışken) "Beni hep teğet geçer böyle olaylar". E geçer tabi...Aileden bir kişiyi buluyorsa hepsi diğerini mecburen teğet geçer başka ne yapsın...Hep aynı sülaleye yüklenilmez ki...Hatırlıyorum da üniversiteyi yeni kazanmışım...Ankara'ya yeni gelmiş köylü kızı modu...Seeen kantinde yemek yicem derkeen nerdeyse dayak yiyordukkk...Yıllardır olay çıkmayan üniversitede sağ sol birbirine giriyor..Kantinin kapıları kapanıyor...İçeri girenlerin kafa göz darmadağın, kandan birşey görünmüyor...Amaaa been ne yapıyorummmm....En önceee milleti arkama almışımmm "açın kapıyıı" diyerek kantinden çıkıyorum...Birde okul bitene kadar benzeri olayları 3 kere filan yaşıyorum...Biri silahlı....Camlar çerçeveler iniyor...Ben elim başımda yere yatmışım yanımdakilerle...

Ay, yani ben kendimi bilmesem bu yürüyüşün ortasında kaldığımda tedirgin olmam aslında...Yada önceden böyle birşey olacağını tahmin etsem o kalabalıkla ters yöne doğru gitmem en azından...Linç olma tehlikesi böyle birşey olsa gerek...Neyse kazasız belasız atlattık...Her yön kapalı olduğu için gideceğim buluşma mekanına Filistin üzerinden gitmek zorunda kaldım gibi birşey oldu...Hiç bilmediğim Kızılay sokaklarını öğrendim mesela...Bardağın tamamı boş değildi yani...Sadece yarısı kırıktı:)



Bir iki fotoğraf çektim, atıyorum buraya...(kesinlikle hiçbir yerde göremezsiniz:))Hiçbir yerde göremezsiniz...Bu Filistin yürüyüşlerine karşı tepkimin nedenini anlamış oldum hiç değilse...İnsanların bu "aaa bu pazar ne yapalım, hadi yürüyüşe katılalım" havaları, tüm ülkenin toplanması değilde, yine bir kesimin gövde gösterisi olma hali, o işportacılar , köfteciler, simitçiler, bu işin "bakın en çok biz protesto ediyoruz, en çok biz karşıyız israile" imajı rahatsız ediyormuş...Dürüst ve anlamlı gelmiyor yani...

Maddi yardımlar çok anlamlı...Orada canını kaybetmemiş, işni, evini, ailesini kaybetmiş insanlar var...Birşey yapmak istiyorsanız gerçekten!!! ulaşacağını düşündüğünüz yollardan maddi yardım yapın...






Hitit heykelinin tepeside ki elemanlarla ilgili yorumu es geçiyorum...Heykell yaa heykellll buu...Sen ortadaki gösteriyi izleyesin diye yapılmamış güzel kardeşlerim...Balkon tanımı yapalım:Yapılarda dış duvar seviyesinin önünde, genellikle üstü de açık olan bölüm...pessss

neyse....Akşam dönüp dolaşıp döndüğüm kürkçü dükkanım tuhaf bir tesadüf sonucu Filistin Caddesinde...Ama ironik olan bu cadde son günlerde Ankaranın en cikkkssss , en kazıkkk, en havalı!!!, en sıkıcı, en gürültüden ne konuşacağınızı duymadığınız mekanlarına ev sahipliği yapıyor...Hatta israil asıllı markaların mağazalarıda ordadır...bakınız:ankara şehir rehberi:P...

çok uzatmadan bitirmekte fayda var...Yürüyüşle av arasında başka şeyler de yaşandı... amaaaa onlar benim gelişimim için önemli...:)

13 Ocak 2009 Salı

yupppiiiii...krizim bitti

nihayetttt yaaa nihayetttt...uzun zamandır boşluktan ve iş yokluğundan beynimi yemekteyken, bugün zaman nasıl geçti anlamadım...başımı kaşıyacak, facebook frofiline, bloguma bakacak, maillerimi kontrol edecek, gazeteyi okuyacak, genel mecburi geyikleri yapacak zaman bulamadım....uzun süreden sonra msn'im sürekli "meşgul" modundaydı...kimse cesaret edip mesaj atamadı...bi ara yemek yiyemediğim için kan şekerim düştü, biri Allah rızası için şekerli çay verdi de neden böle balık gibi bakmaya başladığımı anlayamadan kendime geldim:D

ohhhh beeee...bi ara önce ne yapmam gerektiğini düşünürken buldum kendimi.hattaa ve hattaa not tutmak zorunda kaldım yapacaklarımı unutmamak içinnnn...telefonlar susmadı...bi sürü bahane bile uydurmak zorunda kaldım....ayyy ne güzel yaaa...yarına da bin tane yapmam gereken iş kaldı...

amannn nazar değmesinnnn...böleee devam etsin yoksa ben krizden diil sıkıntıdan ölebilirim...


yaşasın yoğun olmakkkkkk:)

12 Ocak 2009 Pazartesi

sıkıldım...

Çok yorgunum..giriş gelişme bölümlerini atlayarak bir cümle kurmak istiyorum...çünkü gerçekten çok yoruldum...artııık insanlara güvenebilmek istiyorumm...





not: hayırrr anasını satiim...hiçbirşey olmadııı...birşey olabilmesi için önce birilerine güvenmem gerekiyor, kiiii güvenimi sarsabilsinlerrrr....hay aklımınnn....

11 Ocak 2009 Pazar

Fringe


Ayyy sadece Lost'un yeni sezon bölümleri gelene kadar izlemek için indirdiğim bi diziydi...Başa dönüyorummmm, saaaadeceeeee Lost'un yeni bölümleri gelene kadar oyalayacaktı beniii.... Ama ne olduuu , 2 günde 10 bölümün tamamını izledim....Offff...

Lost ile karşılaştırmıyorum...Çok farklı kulvar gibi sanki birazcıkkk:)

Ama yapımcıları aynıymış...Benzerlikler var...Özellikle heyecanlı sannelerin sonunda Lost izliyor gibi hissettiriyor....Ama ben sevdim...Sevmesem 10 bölüm izlenir mi...El insafff...Biraz tasarruflu kullan değil mi...Ama klasik Türk tavrı....Buldun mu suyunu çıkaracaksın...Evet yaa evet....Hepsini bitirdiğim için pişmanımmm:(( Yeni başlayacağım ama ....Offf...

Neyse veryansın etmeyi bırakıp diziden hasetsem iyi olur...Öle muhteşem birşey beklemeyin...Ben düşündürdüğü için sevdim...Her bölüm yeni bir senaryo gibi görünsede elbette tüm olay birbirine bağlı...Benim gibi kan , kesik , hastalık türü şeyler kelime halinde bile rahatsızlık veriyorsa dikkattt!!!....Görünmezlik, zihinsel kontrol, ışınlanma, genetik mutasyon, yeniden dirilme, ölüyle zihinsel olarak konuşma gibi gerçek üstü konuları içeriyor...

Düşünmeyi , düzeni, bilimi, yeni olan herşeyi seviyorsanız seveceksiniz...

Dizinin ismi bile ilginççç...Fringe...

Alt yazı metninde açıklaması yapılmış:

Fringe Science (Sınır Bilim)

Sınır-bilim (İngilizce: fringe science), yerleşmiş bir disiplinde,
ana-arter (genel kabul edilen) veya geleneksel olarak kabul edilegelmiş
(ortodoks) teorilerden ciddi biçimde ayrılan bilimsel araştırmalardır.
Bunlar, güvenilir olağan akademik disiplinlerin "sınırları" olarak
sınıflandırılırlar. Sınır kavramlar genellikle yüksek oranda spekülatiftirler
veya bilim adamlarının geneli tarafından zayıf bir şekilde tasdik edilirler.
[1] Sınır-bilim tabiri zaman zaman sözdebilim dallarını ve araştırma konularını
kastetmekte kullanılır. Bununla birlikte, sınır-bilim ile sözdebilimin kategorisel
sınırları tartışma konusudur ve tanımsal açıdan sınır-bilim ile sözdebilim
farklıdır.

Filistin'i anlayamamak!!!


Okuyorum da, Filistin ile ilgili blog yazan herkes "aslında bu konuda yazmayacaktım" türevi cümlelerle başlamışlar yazılarına...Dert etmeyin arkadaşlar...İnsan böyle görüntüleri görünce, bu konunun, aşk, meşk, hayat, felsefe, gelişim, gelişmeyişim, ve günlük olaylardan daha fazla ön plana çıkması normal...

Ben oradaki işlenen insanlık suçu ile ilgili yazmaya da utanıyorum aslına bakılırsa...Ya da kimsenin "aman herkes bu konuda yazıyor, söyleyecek ne çok şeyleri varmış, bak bak bak, herkeste Filistin düşkünü çıktı"gibi saçmalıkları aklından geçireceğini sanmıyorum , yok eğer varsa bile Allah yardımcısı olsun ne diyelim..!!

Neyse...

Ben anlayamam herhangi bir Filistinlinin,o topraklarda yaşayan bir gencin , çocuğun , annenin , babanın ne hissettiğini...ne yazık ki anayamam...Ben hiç ölen bir çocuk görmedim mesela...Hiçkimse gözlerimin önünde can vermedi...Ben bir çatışmaya şahit olmadım hengün geçtiğim sokağımda...80 doğumluyum...Biz 80liler (hatta 80 sonrası)savaş ve çatışma haberlerini televizyonda izledik ve izliyoruz...(80'li olmakla ilgili başka bir blog yazısı çıkar eminim)...Kendi ülkemde terör canileri tarafından 30 bin asker öldürüldü...Ama ben sadece haberlerini izledim onların...Şehit cenazelerini, şehit annelerinin acılarını tahmin ettim sadece...

Bana barış içinde bi ülke bıraktı Atatürk ve askerleri...Biz öle bir nesiliz ki , yanımızda bi kavga çıksa sadece izleyebiliriz, veya izleyemeyiz bile...Korkar, siner, kaçarız, bulaşmak istemeyiz hatta... Dehşete düşeriz biraz kan aksa belki...Belli olmaz , bazılarımız psikolojik destek bile alabilir bunun için...O kadar hassas büyütüldük yani...

Benim "vatan" dediğim toprakların etrafı duvarlarla örülmedi...Benim gözümün önünde yaşadığım şehre bomba yağdırılmadı...Ateşten yağmur diyebileceğimiz o ahtapot bombayı bile Filistin'in üzerine yağarken ilk kez gördüm...Patlama seslerine de alışkın değilim zaten...Silah sesini sadece bazı maçlardan sonra duyuyorum...Biz ülke olarak kendi içimizdeki kavgaları bile doğru dürüst yapamıyoruz ki...

Düşen bir bombayla yanan şehir, ölen masum çocuklar, komşum, akrabam, sevdiğim yok benim...Kendimizi kandırmaya gerek yok..."Acınızı hissediyoruz" demek anlamsız aslında...Anladığımız hiç birşey yok...Sadece müslüman olduğu için birini düşman olarak görmek ve öldürmek anlayabileceğimiz ve kavrayabileceğimiz bir bakış açısı değil... Üzerimize düşeni yapmalıyız ama...Sonuna kadar...

Yürüyoruz ülke olarak, protesto ediyoruz, nefret ettiğimizi söylüyoruz, bu bir trajedi, katliam diyoruz...Yapabildiklerimiz şimdilik bu kadar...Çok üzgünüm...

Bunları anlayamıyorum ama izledikçe , okudukça , gördükçe bir insan başka bir insanı neden öldürmek!!! ister anlıyorum...Teşekkürler israil...İçimize birini öldürme isteğini bile soktun ya...

8 Ocak 2009 Perşembe

7 ocak..günün ardında kalan...

iki cümle var aklımda kalan her nedense...

* "tanıdığım insanlar arasında blog açan ilk insan olmasan şaşardım zaten"

blog yazdığımı söylediğimde kuzenimin sarfettiği...çok güldümmmmm

*"arka taraf zaten arkada hocaaaamm"

belediye otobüsünde arka taraf arkaya doğru gidelim diyen şöföre arka cama yapışmış olan gencin cevabı...yanımda dikilen iki polisten biri bunun üzerine arkadaşının duyabileceği şekilde "ben gösteririm arka tarafı sana...zaten aynı yerde iniyoruz" dedi...neyseki aynı yerde inmediler...tüm polisler ABD büyük elçiliğinde etten duvar örmüşlerdi. İsrail ile ilgili düzgün ve küfür içermeyen cümleler aklıma gelebilirse , o konuda ayrıca yazacağım....

6 Ocak 2009 Salı

duvar çiftçisi...





duygusal birşeyler yazmayacağım diye bir kural yok sanırım..yazıyorum...bakın yazıyorummmmm:)

duvarlarım, maskelerim çoktur benim....ben bile şaşırıyorum artık....geliştirilmiş duvarlar, beslenmiş, yememiş yedirilmiş, içmemiş içirilmiş türden...dolayısıyla resmen boynuz kulağı geçti...benim kendi kendimle kalma çabam yazılarım...ama duvarlar herzaman kötü değildir...korur insanı, savunur...içine savunma mekanizmaları serpiştirilir...tuzu biberidir onlar...onlarla ilgili yazmayacağım ilk seferinde...ama başlangıç için şart sanırım...onları görmezden gelmekten iyidir...var olduklarını biliyorum...onları kabul etmek ilk adım olsun...kendi ellerimle kurduğum duvarları...henüz görmeye başlamadım...gördükçe görmemiş gibi yapıyorum şimdilik...

zaman biraz...hepsiyle teker teker ilgilenmek gerek...bazılarını yıkmak bazılarını başkalarına öğretmek gerek...ihtiyacı oluyor insanın...ben b*kunu çkarmış olabilirim ama henüz zararını görmediğimi düşünecek kadar çevrilmişim onunla...farkedemiyorum bile...sadece birileri dışardan...duvarların ardından bağırıyorlar bana..."şöle oluyor böle oluyor...insanalar çeşit çeşit...şu kadar üzüldük ,bu kadar ihanet gördük, insanlar güvenilmez, kalbimiz parçalanıyor, yürek sancıyor ama yaşıyoruz , yaşamaya devam ediyoruz "diye...dinliyorum sadece...ilgiliyim...çok hemde...

neysee...bugün ki dersimiz neymişşşşş????

benim çin seddi gibi duvarlarım varmışşşşşş...şimdi bu bilgiyle ne yapıyoruzzzz...baş başa bırakıyoruzz tabikii:))

uyku başıma vurdu diyorum ve vedalaşıyorum günle...


NOT: fotoğraftaki kesinlikle ben değilim...:D

5 Ocak 2009 Pazartesi

Vicky Cristina İstanbul 'da çekilsin...gözümüz gönlümüz bayram etsin:)


"offf yaaa...ben barselona'ya gitmek istiyorummmm"

işte tam da bu cümleyi söyletmek için yapılmış bi film...söylüyor musunuz? elbetteee:(
gerçekten harika ispanya görüntüleri var...yani dolu dolu (hatta fazla dolu) bi şehri nasıl yaşarsınız gösteriyor..bi de sanat dallarına hayran kalıyorsunuz...bi de gitara..bide bidee ispanyol insanlarınaaaa...bi de tarihe doğaya şaraba....ayyy ama filmin konusu neydi yaa...hatırlamıyorum...

işte anlaşıldığı gibi kesinlikle turizmcilerin oyununa geldik...

tamamm kesinlikle paristen başlamıyoruz avrupa gezimizee...kesinlikle barselonaaaaa....orda tüm hatunların penolope gibi o , erkeklerin de ilk defa gördüğüm o adam gibi olması gerekiyor yalnız...ben de öle güzel fotoğraflar çekmek , öle güzel resimler yapmak istiyorum...

neyse...bunları, filmi izledikten hemen sonra, taze taze yazıyorum...nasıl olsa yarım saat sonra hepsini unutacağım....eski monoton, sıkıcı halime geri döneceğimin garantisi olduğuna göreeeee....rahat rahat uyuyabilirim...

işteeee...film dediğin insanı alır götürür ve geri aldığı yere bırakır...budur yaniii....

bu arada scarlett johansson'ın hakkını yemeyelim...en azından o da filmin sonunda hala benim gibi ne istediğini bilmiyordu..kendisini seviyor sayıyor çalışmalarının devamını merakla bekliyoruz....

ayy uykum geldiiiiii:)

4 Ocak 2009 Pazar

ıssız adam, ıssız pazar


en son izlenen film:A.R.O.G
en son gidildiğine pişman olunan film:A.R.O.G
bir önceki filmi unutmak için 2. kez gidilen film:ISSIZ ADAM

yağmur yağıyorsa, AVM lerden nefret ediliyorsa, evde oturmak istenmiyorsa yapılacak en iyi şey sinemadır elbette...(elbette en iyi salonlar AVM lerde...ne yazıkki:( )

ilk defa aynı filme ikinci kez gittim...ıssız adama birinci haftasında gitmiştim..ilk hafta 2.gün....kuzenim akşam aramış "lütfeeeeeeeen bu filme git...yarın sabah 09:00 seansı varsa ona git....lütfeeeennnnnn" demişti...ayy tamam giderim yaaa demiş ve gitmiştim başka bi kuzenimi alıp...(asıl beraber gitmek istenen kuzen başka bir şehirdeyse mecburen diğerini yedeklerden çıkartırsınız)

sevmiştim filmi...ilk kez duyulan farklı müzikler, farklı istanbul mekanları, hoş evler, restoranlar, güzel bir kız, manyak bi adam, hüzünlü bir son...lütfennn git diyenin birçok kez düştüğü üzücü haller...e güzel film dedik geldik eve....nolduu sonraaa...Allaaaaaaaaaaahhhh ortada bi yaygara bi yaygara...ıssız adam da ıssız adam...çok sevindim filmin bu kadar izlenmesine...çünkü hakettiği bir başarı Çağan Irmağın...herkese gitmesini önermedim ama...bazı insanlara git dedim...bazılarına gitmesen de olur...çok etkilenmeyebilirsin...ama nedense herkese kendi hemcinsiyle gitmesini önerdim...öyle olması her iki taraf için de en hayırlısı çünkü...normal ve düzgün giden bir ilişkinin tarafları beraber gidebilirler elbettee...onlar filmi pek etkilenmeyerek izlerler...ama ıssız adam olduğunu düşündüğü bi adamı bu filme sürükleyen zihniyeti anlamıyorum...kendine yapılan saygısızlık olarak görüyorum...kendine saygısı olmayana başkası ne yapsın...(gör bak öküzz sen beni kaybederek çok acılar çekeceksin demekle acı çekmez sanırım malum ıssız kişilik)

bi de "ben ıssız adamın ben ıssız adam mışım" diyerek ortada bununla övünrek dolaşanlar da ayrı bir muamma...çok iyi bi b*ksun demek geliyor insanın içinden...herkes ıssızlaştı ve bunu gözünüze sokma nedeni yönetmenin , övünmeniz değil...

herneyse...

2. kez gittim...müziklerin çok daha fazla keyfine vardım...bir filmde müzik ne demek daha iyi anladım...aynı sahnede tekrar gözyaşı döktüm...filmin sonunda bu sefer sabrettim, tüm emeği geçenler kısmının bitmesini bekledim... ve elbette Cem Yılmaz'ı ve filmini ilelebet unuttum...

eywallah Çağan Irmak....(anlamazdıkkkkk anlamazzzdıııkkkk...kadere de inanmazdıııkkk:))

3 Ocak 2009 Cumartesi

anda aklıma düşenler...

çocukluğum, soğuk, akşam,babam, turuncu, türk kahvesi, abba, kurşun kalem, i-podumun şarjının olmayışı, kredi ödemesi, ıslak eldivenler, istanbul, pazar günü sabahı, körün taşı, zeytinyağlı pırasa.

kar sağolsun:)

Ankara'yı kar yağdığında sevebiliyorum...ancak karlar altında sevebiliyorum yani...:)yoksa ağzıyla kuş tutsa yaranamaz ....elbette 9 yıldır çok şey kattı bana...aldıklarının yanında...o mu aldı, mı ben mi vazgeçtim bilmiyorum... ama artık ikimiz de birbirimizi eskisi kadar ilginç bulmuyoruz...ben beyazları giydiğinde gülümsüyorum ona...oda bana huzur veriyor..kar erimeye başlayana kadar sürüyor flörtümüz...Nasılsa yaz gelecek ve tanımamazlıktan geleceğiz birbirimizi yine...

2/01/09