30 Haziran 2009 Salı

korkak...


Sevilmek mi önemli olan, sevmek mi yoksa??
…sevmediğin de ne kadar varsın ki…sevilmek işin kolayına kaçmak mı acaba…sevmek ise ağır ve zor olan…

Ben kalbimden eminim, kimseye zarar verecek bir şey yok orda… Ama emin olamıyorum hiç kimsenin yüreğinden… neler var beni bekleyen bilmiyorum…nasıl depremler…yönlerini bilmediğim yollarla karşılaşma ihtimali…kaybolmak…
Dalamıyorum fütursuzca derinlerine kimsenin... Dokunamıyorum korkusuzca duygularına…

Korkulacak hiçbir şey barındırmayan bu bünye, neden bu korkularından güç alıyor her seferinde… kaçıyor o güçle…ardına bile bakmadan bazen…neden kalbe giden yol bu kadar karmaşık, zor ve engellerle dolu…sevmek çok mu zor cidden…bu yük ağır mı geliyor omuzlarıma…omuzlarına…her baba yiğidin harcı değil galiba “sevmek”…yarı yolda bırakmak…”yapamıyorum, olmuyor” demek kolay…üstelik genellikle bunu bile söyleyememek…bunu bile karşında ki kalbe söyletmek…

Önce sevgidir aranızda olan sadece…saf olduğuna inandığınız sevgi…sonra nedense katılaşır her şey kalp gibi…duyluların yerini soğuk rüzgarlar alır…rüzgarlarla birlikte savrulup gitmek istersin...hiç orada olmamış olmak…birini sevmemek hakkını kim verdi sana…

Birinin sevmek mi güç verir sana, yoksa sevmesi midir, seni güçlü kılan...
Güç oyunlarının ne işi var içinde sevgi geçen cümlelerle peki…o hiç kurulmayan cümlelerde, söylenmeyen kelimelerde…

Sözler kimsenin kalbine değmiyor artık…kulak duyuyor..beyin anlıyor…kalbe giden yollar tıkalı artık…ben ise o yola bile girmiyorum…

28 Haziran 2009 Pazar

ben hiç ağaçtan düşmedim...hıh


Bir klişe daha gözlerimin önünde anlamını yitirdi. Gittiii dağ gibi cümle gittiii. Artık mümkün değil yazamam, söyleyemem “uzan bi şölee, çocukluğuna dönelim” diye. Anlamını yitirdi çünkü, en azından benim için. Doğru anlatım şu oldu“çık bakiim şu erik ağacına , çocukluğuna dönelim”. Çok mu komikkkkkkkk. Hiçç dil, çok ciddi birşeyden bahsediyoruz burda.

Meğerseeem ne çok şey gizliymiş o erik ağacının yeşil yaprakları arasında. Çıktım ağaca, dayanamadım, yaptım vala. Artık son demleri eriklerin nede olsa. Fırsat bu fırsat diyerek bir maymun edasıyla tırmandım ve o anda şimşekler çaktı gözleriminde,yıldızlar etrafımda. (hayırr yaaa, düşmedim ağaçtan filan)

Ağaç aynı ağaç değil, ben aynı ben değilim ama anılar aynen bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden ve bir matrix kodları nasıı çözüldüyse Neo’nun önünde aynennn öle çözüldü yaaa. Ben küçüktüm küçücüktüm, kuzenlerimin arasında nedense en korkusuz “seçilmiştim!!!”. O erik ağacına ilk tırmandığımda kaç yaşındaydım hatırlamıyorum belki de yılları bile öğrenmemiştim henüz, bilemedim şimdi. O kadar delikanlı kuzenden neden ilk ben tırmandım ve aşağıdakileri yukarıdan izledim emin değilim. Acaba kendimi o zamanlar erkek mi sanıyordum ne. Benim böle cinselliğe filan da merakım olmamıştı hiç, ne bi leylek, ne bi doğum hikayesi dinlemedim ailemden, sormadım, ilgilenmedim. Demekki doğuştan eşittik biz, umurumda değildi cinsiyet ayırımıymış, erkekmiş, kızmış, çift cinsiyetmiş. Yoksa ben demesini bilmiyor muydum en masum ifademi takınıp “ ama Yunussss bennn hiççç tırmanamam ki ağaca filaann, bana erikkk toplar mısınnnn, ama lütfeeeenn” demesini. tırmanmışım ağaca işte, erikleri atıyorum aşağıya, çep yok çepken yok tabii. “bakıınnn bekleyin benii, ben inmedeen hiç birini yemek yook, bi tanee bile yemeyeceksinizzz, atmam bakıınnnn” onlarda topluyorlar aşağıda. Herşey ne kadar güzel, hava güneşli, çiçekler açmış, erikler açmış, ben ağaçtayım. Sıra geliyor ağaçtan inme kısmına ama tırmanmak kadar kolay değilmiş inmek, o an anlıyor maymuncukkk. “banaa bi merdiveen getirin lütfeen , korkuyorummmm birazzzz” Geldik travmanın zart dadiği yereee. O kuzen dediği canavarlar ekip gidiyorlar cesaret abidesi Yesari'yi ağaçta bırakarak. Zorda kalan kız görünümlü cengaver atıyor ilk defa kendini boşluğa. Biraz orasını burasını yaralıyor ama yine kendi başının çaresine bakıyor sonuçta.

Affetmiyor mu kuzenlerini , affediyor elbette. Ancak yapılanları unutmuyor ve acısını sonradan gelen küçük kuzenlerinden(onu bırakıp kaçanların kardeşleri diyebiliriz) çıkartmak istiyor. Ama yemiyor elbette, nesil zamanla paralel şekilde gelişiyorr "yaaa yesari ablaaa , ben korkuyorum , çıkmak istemiyorum zaten ağaca" "hadi Yasmin biz gidip evcilik oynayalım” diyorlar. Yesari'de ondan sonraki hayatını ağaçta geçiriyor zaman zaman. Kaderiyle yüzleştiğinde aradan yıllar yılar geçiyor başka bi şehrin başka bir ağacında bu travmasıyla yüzleşiyor. Ama emniyet olarak ağacın gövdesine bir sandalye dayamayı ihmal etmiyor. Birde yandan cepli bir sort giymeyi elbetteeee;)

İnsan kendi başının çaresine bakmayı böleeee öğreniyor işteee. Kimseye güvenmemeyi. Yaaaaaa...

Resme bakarak bana çemkirmeye hazırlanan okuyucuya; hadi ordaaaannnn:))))Hayat bu ,biri yer biri bakar... bu kadar...cümle bitti...Kirazların resmini eklemiyorum çünkü onları toplamadım...sadece dalından kopartıp yedim...hehehehe
Kötüyüm ben kötüyümmm kötüyümmmm kötüyümmm...gerçi yediğim erikler teker teker bu satırları yazarken beni yiyorlar ama olsun...değdi...

aaaaa aklıma geldi...yazmalıyım...zamane çocukları yaaa...
resimdeki ellerden biri erikleri yerken tuz getirdi.. ve şöyle dedi "işteee eriğin yanına eşlik edebilecek en harika şey"
en küçük elemanın tepkisi;( yaş;9) " heyyyyyyyyy, yaşasııııııın şekeeerrr"
koptuğum andır:)

25 Haziran 2009 Perşembe

unuttummm!!! :(


“Unutmak”, ahhh ne güzel bir özelliktir. Bana karşı daha bi bonkör davranmış sanki yaradan. Biliyorum eşit görüyor hepimizi , ama neden mesela biraz daha zeki, biraz daha anlayışlı , biraz daha sakin değil de biraz daha unutkan.

Ya kalemini bi yerde kaybetmek, gözlüğünün gözünde unutulması(ki zaten gözlük takmıyorum) gibi unutkanlıklardan bahsetmiyorum. Ama biri bir şey söyler, 3.sn de bilir benim unutacağımı oda bende. Veya bana önemli bir şey anlatmıştır mesela, "kimseye söyleme" diye uyarmıştır. Bu noktada her şey çok güzel, çünkü söylemem, istesem de söyleyemem çünkü. Anlatıldığı anda benim için önemini yitirmiştir zaten ,bir daha bırak başka birine anlatmayı bana anlattığını bile hatırlatmakta zorluk çekerim. Çok komik, geçenlerde başkaları duyulmaması gereken bir şey duyulmuş sülalede. Ben biliyorum ve en doğru kaynak benim. Sen bi endişelen, acaba ben mi söyledim, ben söylemiş olabilir miyim? Hatırlamıyorum bile böyle bir konuşma yaptığımı, yok yaa, sanırım ben değilim diye diye yedim beynimi. Tabii benden çıkmamış, çünkü bu başkalarının çok önemsediği, yada onlar için önemli konular benim için önemli olamadığı için konuşma gereği duymuyorum. Her geçen gün neden çok az konuştuğum, kimseye bir şey anlatmadığım, etrafta olup bitenlerle ilgilenmediğim dert oldu herkese. Aslında onları önemsemediğimden veya sevmediğimden değil, sadece hayatta ki küçük ayrıntıların büyütülüp, gereksiz sorunlar haline getirildiğini düşünüyorum. Sanırım en az ilgilendiğim şey “o ne yapmış , diğeri ne demiş, şu nasıl tepki vermiş, şunlar bunlar onlar”. Bi muhabbetin konusu bu ve benzeri olaylar etrafında dönmeye başladığı zaman ben ortamdan sıvışıyorum. Yapıyorum bunu, sonra “bizimle neden oturmuyorsun, neden bir şey anlatmıyorsun” a geliyor olay. Bir de son zamanlarda sık kullanır oldum bu tür konuşmalar duyunca “ ne güzel yaaa, insanların hiç derdi yok, bunlarla ilgilenebiliyorlar”. Valla bak, hayranım. Çünkü insan her haltı paylaşınca rahatlıyor, yani sanıyorum rahatlıyor. Benim bu parmak kuvvetim çenemde yok, en azından her zaman yok. Yani demem o ki, söylediğiniz şey bir şey değiştirmeyecekse söylemeseniz de olur. Tartışmalarda da bu böyle, tartışmanın bir yerinde bakıyorsunuz ki sadece tartışıyorsunuz. Ne sizin için ne karşınızda ki için herhangi bir şey değişmeyecek. Susmak en iyisidir bence. Ama “ego manyağı” bi toplumuz, maşallahhh herkesin ego tavan vaziyette, papuç kadar mübarek. Dolayısıyla bir tartışmayı kazanmak savaş kazanmakla eş değer. Bu arada benim de ego fena değildir ama tartışmalarda mantıklı davranmak gerek. hah , unutmak işte burada da devreye giriyor.

Bi kız arkadaşım vardı , şurada bahsetmiştim. ona demiştim ki bir seferinde “beni unutamayan bi eski sevgilim olsun istemem”. Çok şaşırdı , kendisi için unutulmamak , önemli olmak , akılda kalmak çok önemliydi çünkü. “ neden ama , ben unutsun istemem, unutulmak ve sıradanlaşmak istemem” dedi. Halbu ki sizi unutamayan her insan sizin hayatınızda zihninizde bir yüktür. Sizi düşünmesi bile, kafasında bir yerlerde sizinle ilgili bir şeylerin takılı kalması sizi bir şekilde etkileyecektir. Hafıza kaybından bahsetmiyorum, ama unutulmamak bitmemişlik demektir. Yarım kalan her şey bir şekilde döner sizi bulur. Biri hayatımdan çıkmışsa geri dönmek ve “nerde ne hata yaptım” sorgusunu yinelemek istemem. Bitsin gitsin, kafamda bir yerlerde yeri olmasın.

Ayy ben kavga ettiğimi, birinin bana kötü muamele ettiğini , ne bilim haksızlık ettiğini, size kendinizi değersiz hissettirdiğini filan da hemen unuturum. Buna da yeni çözümüm şu “amannn şimdi böle sinirleniyorum, ulan unutucam 2 gün sonra zaten , bilmiyor muyum kendimi, hiiç sinirlenmeee hiiç germe kendini”. Çok işe yarıyor , şiddetle tavsiye olunur. Ama tabi kendinizi tanımanız gerek. Ben biraz ılıman iklime sahibim bu konuda, siz diyorsanız ki “ben bunun acısını çıkartırım, 3 katıyla geri dönerim” o zamam Allah sizin de karşı tarafında yardımcısı olsun. Ama en çok sizin. Bu tür duylular en çok insanın kendisine zarar veriyor çünkü. Affetmediğiniz her insan , her olay tahmin bile edemeyeceğiniz yaralar açıyor. Affet kurtul yaaa, ne takıyorsun. O bunu yapmış, şu şunu demiş. Kim ne yaparsa kendine yapmıyor mu bu dünyada. Anne babamızdan bunu öğrenmedik ki. Valla herhalde dünyanın sonuna geldiğimizde (kendi küçük dünyamızın) öğrendiğimiz şey anne babalarımızın ne kadar haklı olduğu olacak. Ben her geçen gün daha fazla hak vermeye başladım onlara.

Anammm ne ciddi yazı oldu, Ankara’da yağmur ve kasvetli bir hava hakim. Bundan etkilenmiş olma ihtimalim var. Ama yazdıklarımı bi düşünün… Affetmek, unutmak güzeldir.

22 Haziran 2009 Pazartesi

"damat ordan bi orta kahve ..."


Son 48 saatimin 48 gün gibi geçmiş olmasını Einstein'ın görecelik teorisi ile açıklayabilirim, yapabilirim, evetttt ama ona bile gücüm yoooookkkk.Nasıı bi yorgunluktur buu. İki kelimeyi bir araya getirip yazamıyorum dün geceden beri.

Kuzeni dünya evine gönderdik hafta sonu. Her şey çok güzeldi herşeyyyy. Nikah tüm sülaleyi öpüp görüşene kadarr geçti gitti, akşam eğlence bölümü de keyifliydi…Çok eğlendim beeen. Nikahta hanım hanım olan been, eğlence Gölbaşında bahçede olduğu için gerçek kimliğimi buldum ve çingene kostümüne bütündüm, fırfırlı siyah bir elbise , başımda yemeni ve abartılı takılarımla... ohh beee, dağıt dağıtabildiğin kadar…Gelin çok eğlendi ben bunu gördüm birtekkk...gelinimiz diye demiyoruuum pek neşeli güler yüzlüydü tüm düğün boyunca...

Gece yarısı gibi düğün bitti.Davetliler yolcu edildi ve gelindi sözlerin kifayetsiz kalındığı yere. (hayır okuyucu aklında ki değil tabikiii)

Şimdi bizim adet ve göreneklerimizde mi vardı yoksa öle gelmiş öle gider midir bilmem. Damadın sırtına vurmakla yetinmez arkadaşları ve kuzenleri. Hayy ben böle adete tabii, ikidir bana patlıyor bu olay.

Ben düğün sonrası gelin yalnız kalmasın, birileri onun yanında kalsın denerek seçilen!!! kişiydim dayımın kızıyla birlikte. Şimdi gelin neden"yalnız kalacak” sorusu gelebilir akıllara, yanında tazecik kocası var diye düşünerekteen. Yook işte öleeee, o kadar kolay değilll, damat alınır bir salona, bi ortam hazırlanır:P tüm arkadaş ve kuzenleri tarafından. Veeee eğlence başlar. Yavaş ve zevki çıkarıla çıkarıla sıralanır isteklerrr. Son zamanlarda yumuşatılmış olsa da bu istekler saat 01:00 gibi sucuklu yumurtayla başlandı. Hatun kısmı bu çembere alınmasada da ben çemberi kırdım çoğunun kuzenim olması torpilini kullanarak. Ama “dile benden ne dilersen” durumu benim için geçerli değildi elbette. İzleyici durumunda kaldım sadece.Geyiğin dibine vuruldu. Hatta gelin hanım arka safta eşinin maruz kaldığı bu durumu keyifle izliyordu , biraz da onun orda olmasının verdiği sansür vardı tabi ki elemanlarla.

Damat hizmette kusursuzdu doğrusu, sabırlı ve titiz. Elleriyle yaptı gecenin birinde istenen sucuklu yumurtayı. Ev yapımı baklava nerde?.....Off ne güzel gider soğuk birşeyler şimdi...Şöle tavşan kanı bi çay olsa içilirdi...Bir ara çekirdeksiz karpuz istediler ve tek çekirdek bulamadılar gelen tabakta:))Ankara’da satılmayan bir marka maden suyu istemişler. Özel olarak getirtilmiş üretildiği şehirden. Sıkı hazırlanmış kuzenim doğrusu. Saat 04:30 gibi ben pes ettim artık. Bitmiyor istekler sabırlı damat karşısında. Son olarak elinden Türk kahvesi içildi ve gitmelerine izin verildi çiftin. Sanırım 2 saat ya uyudum uyumadım , eve geldiğimde ev yine bir hareketli tabii.

Ben olsaydım şölee yapardım böle yapardım diyor olabilirsiniz şimdi. Hayatta katlanmazdım , kimse bana bunları yapamaz, uçarım ,kaçarım bilmem nee.. Ahhh ahh , unutmayın ahkam kesmek bana mahsus burada. Bu tür istekleri yapılmadığında neler yapabileceklerini ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Orada teksiniz, karşınızda ikiye iki herifler bir hatanızı kolluyorlar düşünsenize. Bir ara canları sıkıldı ve "ters çevirip sirkelesek mi şunu" dediler hatta.Kaldı ki siz de zamanında , onlardan birinin düğün gecesinde “şimdi şööölee çift kaşarlı bir tost olsa yenirdi bee” diyerek göndermişsiniz bir büfeye saat 2 de onu ; )

Pazar günü daha uzuuundu dahaaa… Ay 21 haziran değimliymiş meğersem…bitmekkk bilmedi bitmekkkk…klavyeye yapışıcam şimdi , bitmez mi bi mesai…ay yine geldik Einstein'ın görecelik teorisine…pfff…

20 Haziran 2009 Cumartesi

bi kahve içmek ister misin???


Biri bana anlatsın…

Bu duygudayım valla… Yine gözlem krizine girdim..Anlayamadığım konular var, uzatılacak şöööle koltuğa ve çocukluğuna döneceğiz…Biraz fazlaca argo ve ayıp kelime içerebilir bu post…

Nedir bu erkeklerin canına okuyan, canından bezdiren, eşek tepmişe döndüren , peşinden koşturan, ilk gece sevişmeyen, 3. gece sevişmeyen, 1. ayın sonunda “belki” sevişen(ama illa ki sonunda sevişen, sevişmezse başka dert) , gösteren ama….n sevgili adayı merakı…Hadi buna itiraz eden biri olsun.Bahsettiğim ilişkinin giriş bölümü elbette. Gelişme ve sonuca geçmiyorum bu noktada çünkü o zaman yazı çok uzuyor kimse okumuyor : (

Her şey çok kolay oldu artık , farkındayım. Özellikle büyük şehirlerde ilişkiler tek kullanımlık ve hiçbirşey “eskiden bayramlar böyle miydi” şeklinde değil.

Aranızdan biri söyledi bunu “ tanıştığımız ilk gece birlikte olmuyorsa bir kadın, o bizim için wawwwww, karaliçee etkisi yapar. Ve tabi ki bunu ikinci üçüncü buluşmada da tekrarlıyorsa onunla aşk düşünülebilir. Bu kadar basit yani. (galiba gerçekten söylediğiniz kadar basitsiniz yaa, her ne kadar bizler tersine inanmak için bahaneler ortaya atsakta)
Ben büyük şehirlerin büyük büyük adamaları ve güzel güzel kadınlarından örnek verdim , bu hiyerarşik tabloyu aşağıya doğru çekebiliriz elbette farklı örneklerle. Aşağılara doğru süre 1 haftaya çıkabilir. Hayal gücünüze bırakıyorum gerisiniz anlayacağınız, hatta hayagücünüzden geçtim. Varsa deneyimlerinize, etrafınızdaki insanların deneyimlerini düşünmeye başlayın da, düşünmeyin ne saçmalıyor Yesari diye…

Şimdi gelelim, zurnanın zırt dediği yere(gerçi zırttan daha fazla ses çıkartmak istiyor ama zurna işte, elinden gelen bu) Siz arada ki farkı nasıl anlıyorsunuz çok merak ettim. Bakın ben bile biliyorum sizin için neyin önemli olup olmadığını. Ben biliyorsam bir çok kadın da biliyordur elbette. Peki siz samimi olanla “ahhh canımmm, ben şimdi seni evine göndereceğim ağır kadın rolünü oynayacağım ve sen 2 saat içinde mesaj göndereceksin bana,avuçlarıma hoşgeldin” olanı. Haah şimdi o kar suyu nerenize kaçarsa kaçsın.Bu durumda hangisi daha samimi ve masum. Kim olduğunu, ne istediğini bilen ilk kadın mı yoksa o peşinden koşmaktan keyif aldığınız 2.kadın mı. Bu arada “samimi olanla olmayanı, masum olanla, masum numarası yapanı çok iyi anlarız, ciniz biz, kaçın kurasıyız, heyyytt erkeğiz biz” tavırları görmek istemiyorum civarımda. Komik olur burada benden söylemesi.

Savunmuyorum şuan kafanızdan geçen şeyleri bu yazıda. Savunmama imkan yok. Ama kadınları “ sevişirsem, öpmesine izin verirsem,herşeyimi verirsem!!!” beni daha çok severe inandıran(sırf yatağa atma bahaneleriyle) da sizlersiniz, istediklerinizi aldığınızda ardınıza bakmadan kaçan da yine sizsiniz. Bu perhize dee lahana turşusuna daaaa.

Bu arada dip not: Kadınların bir erkeği takıntılı hale getirmiş olanları çıkartırsak geneli kendini ağırdan satan, kaçan kovalanır havalarında olan erkeklerden çabuk sıkılır ve “eyvallah”ı çeker onlara. Sakın bu konuda benzer olduğumuzu düşünmeyin. Yok yok düşünmemişsinizdir zaten değil mi:)

Neyse çok uzuyor yazı. Düşünüyorum da benim bu çok bilmiş havalarım ne zaman elimde patlayacak du bakalım.

Gelip yazıyı okuyan herkeeesss ama herkes yorum yapsın lütfen. Uzattık hazır yatağa , çözelim bu travmatik durumu. Ben bu yazı yayınlandıktan sonra 10 sn içinde kendimi imha edicem. Atıp tutmayın, ileri geri konuşmayın, kavga etmeyin. Yoksa canınızı yakarım, kanınızı akıtırım, hiç bir şey yapamazsan hakkınızda dedikodu yayarım.

Wayyy be, sadece bir yazı okudum readera düşen ve bu post çıktı.uuuu korktum içimde ki canavarı görünce:)))

18 Haziran 2009 Perşembe

çağrı...

her insan hata yapar...ben daha çok yaparım neden ben daha çok mu insanım..hayır...çok hızlı düşünüp hızlı hareket ettiğim için...eksikliklerimi anlatmayacaktım, söz vermiştim doktoruma...pfff...

ay neyse...dün blogmania blogumda yayınladım ama ııı ııhh, içime sinmedi...concept hatası yaptım...buraya ait bu yazı...orada okumuş olanlar birde burda okusun...farklı gelmezse kulağımı keserim...(kesmeyeceğimi hepiniz biliyorsunuzz...zorlamanın alemi yok)



Bu yazım erkeklere gelsin, bir uyarı niteliğinde değil, kendimi ve sevdiğim erkekleri de düşündüğüm için yardım çağrısı niteliğinde. Gelecek nesiller adına faydalı olabilmek adına. Kendimi feda ediyor olabilirim ama bunu yapmak zorundayım.

Size anlatmak zorundayım ve siz kendinizi toparlamak mecburiyetindesiniz, anlıyor musunuz beniii.Ben karışmam, ne yapın edin bu gidişatı değiştirin.

Bu kadınların iç yüzünü az çok tahmin ediyorsunuz ama sizin bildiğiniz iceberg’in görünen kısmı, yok yok ne görünen kısmı, siz bir iceberg olduğunun bile farkında değilsiniz henüzz.
Bunlar var ya, siz erkeler hakkında bir manifesto yayınlamış ve hasır altından tüm eşrafa dağıtmış , ne görebiliyorsunuz ne ele geçirebiliyorsunuz. Kutsal kadeh, pandoranın kutusu gibi bir şey bu. Var olduğunu tüm kızlar biliyor ama herkes sorulduğunda inkar ediyor.
Kadınlardan biri zor duruma düştüğünde veya bir erkeğe kancayı taktığında, atıyorum evlenmeye ikna etmeyi kafaya koyduğunda hooop haber uçuruyor topluluğun diğer üyelerine, “bana şöle şölee davranıyor naapmalıyım, onu nasıl ikna edebilirim, onu nasıl bi androide dönüştürebilirim, nasılll nasıılll nasılll….” diyor mesela.Başlıyorlar çatır çatır anlatmaya, şu şudur, şu şöledir böledir, bik bik bikkk bikkk, veriyorlar aklı, veriyorlar yol haritasını, salıveriyorlar sizin üzerinize. Haaa sanıyor musunuz ki söylediklerimde abartı var, olağandışçılık var, Yesari’nin hayal dünyasının engin denizlerindesiniz. Değil yaaa, valla da değil billa da değil. İlluminati halt yemiş bunların yanında, illuminatiye kurban olun siizz, kedi kesin bağışlanmak için. Sonuçlarını görüyorsunuz kendinizde, en yakınınızda, en sevdiğinizi arkadaşınızda, eşinizde dostunuzda.” Gitti dağ gibi adam gitti” demiyor musunuz. Haaaa, siz şimdi o kararları özgür iradenizle aldığınızı düşünüyorsunuzdur birdeeee . Hadi ordannnn. Kadınlar sizin altınızda ki slip donlarınızı alıp boxer giydirmiş haberinizz yokk. Alın adam yazmış şurda.Ama bu gidişata bir dur demezseniz daha nelerinizi alacaklar haberiniz yok, aklınızı alacaklar demiyorum çünkü güzel olanlar onu zaten ilk 3 sn içinde yapıyor..( bu sizi mecbur bıraktıkları alışkanlık ve şekil değişiklikleri ile ilgili başka bir post yazarım, yoksa bu yazı çok uzayacaakk çook, valla bakkk)

Bunlar o kadar hinn, o kadar zekii, o kadar fettan şeyler ki, birbirlerinden öğrenemeyecekleri bilgileri alabilmek adına “kanka” adı verdikleri casusları sızdırıyorlar aranıza. “ayy canımmm canımmm , kelebekim , bebekim, sen benim en iyi arkadaşımsıın, aramıza sevgilim bilee giremezzzs, biz seninle karşı cinsinde arkadaş olabileceğinin bir kanıtıyırz”. “ne kadar saçma birşey dimi kadın ve erkekten dost olmazmış, ama biz çok iyiyiz cikcikim”. Buna kanan safları (Allah onları nasıı biliyorsa öle yapsın, erkekten dost mu olurmuşşşşşşş, taş olursun vallaaa taşşşş)ve salıyorlar aranıza. Tüm kromozomlarınıza kadar öğrenip onları size karşı örgütlüyorlar. Bir süre sonra bakıyorsunuz mutfakta bulaşık yıkıyor, sevgilinizle alış verile gidip “buu pembeeee ne kadarrr şeker bi pembe diimiiii, bana yakışır mı aşkitooom” sorusuna hipnotize olmuş şekilde “evet, bence şu lila olanıda almalısın sevgilim”diye cevap veriyorsunuz.

Ayyy daha fazlasını yazmaya ne gücüm ne mecalim yokk.Bir offf çeksem karşı ki dağlar yıkılırrr.

Sakınnnn bana 'bizde kadınları tanıyoruz, hepiniz aynısınız zaten' geyikleri yapmayın. Çünkü siz “bir musluk havuzu tek başına 3 saatte doldururken 3 musluk kaç saatte boşaltır , ama aynı zamanda bir musluk hala akıyor, bideee bideee havuzla yüzen çocuklar var, onların yaşları toplamı ne ki , bak senn ne halt yicez” diye debelenirken kadınlar arkanızdan kız kıs gülüyor ve ortada bir havuz olmadığını ne zaman fark edeceğinizi merak ediyorlardı. Uzun bi cümle olduğunun farkındayım ama çok sinirlendimmm çokkkkk.

Derin devlet halt yemiş bunların yanında. Küçük oyunlar sonucu onları bir anda çözdüğünüzü zannederken aslında oyun yeniden başlıyor. Benim bile kafam karıştııı ama onların karışmıyoooo yaa, inanın karışmıyorr. Ve bu beni çok korkutmaya başladı. Hemenn kendinize geliyorsunuzzz ve artık hiçbirşeyin onların sandığı kadar kolay olmadığını gösteriyorsunuz onlara. Valla benim kalbim dayanmayacakk. Yarın birgün oğlum olur, hali hazırda 2 yakışıklı yeğenim var. Hani bu bahsettiğimmm cevval portakallara değilse bile onların yetiştirdiği kızlara aşık olurlar, onların elinde maymun olurlarrr ve ben hiçbirşey yapamam. O yüzden şimdiden kelebek etkisi şart, bu yazı çoğaltılsın dağıtılsın, elden ele dolaşsın bananeeee. Tüm sevdiğim erkekler adına istiyorum bunuuu. Lütfeenn duyun beniiiiii.

17 Haziran 2009 Çarşamba

hepsi benimmm hepsiii...


Neler oluyor yahuuu. Ne bu neee. Yok yani, Allahııımmm, bana bir mesaj vermeye çalışıyorsan önce kulaklarımda ki ve beynimde ki sargıları bi çözmen gerekiyor.Çünkü duymuyoruuum, hiiç duymuyorum hiiç, algılarım bu konuya karşı tamameeenn kapalı. Sadece görebiliyorum, hissediyorum bir şeyler döndüğünü etrafımda bana mesaj olabilecek. Bu konuda anlaştıysak şimdi bana gönderdiğin elçilere ve mesajımsı şeylere göz atalım.

Bir iki ay önce benden 1 yaş küçük amcamın kızı sözlendi büyüük bir törenle.(gözüme yeterince sokulmuştu aslındaa)

6haziran da halamın kızı(kardeşim gibi) sözlendi. Sevgilisiyle ben tanıştırmıştım.İletilmek istenen mesajın kaya gibi olan kısmını bu oluşturuyor sanırım.

Dayımın kızı 8 sene sonra nihayet sevgilisini ve ailesini evine davet etti. İstediler kızı, kardeşinin düğününden sonra nişan düşünüyorlar. Bu arada onlarında birbirlerine açılmalarını ve buluşmalarını sağlayan kişi de benim.(hadi itiraz edin , edin hadiii)

Bu hafta sonu benden 1 yaş küçük dayımın oğlu evleniyor. Perşembe itibariyle sülalenin tamamına yakını Ankara sınırları içerisinde olacak demektir bu. Kimse trafiğe çıkmasın, işine araçlarıyla değil, toplu taşıma araçlarıyla gitsin. Anam çok hareketli bi 4 gün beni bekliyor.

Bu arada neden Cumartesi olan düğüne neden Perşembe gününden geliyorlar, 40 gün 40 gece düğün sizde adet midir diye soracak olursanız , halamın en küçük oğlunun nişanı varmış Perşembe günü. Ondan direkt Ankara’ya geçeceklermiş. Cuma günü burada olacaklar yani.

Şimdilik bu kadar ve lütfen bu kadar kalsın. Bu gruptan sonrakiler henüz 19-22 yaş arasında, onlarla ilgili bir haber gelirse fenalık geçirebilirim artık. Üstüme üstüme gelmeyin , ne bu acele. Hormon dengeleriniz mi bozuldu, evrene ne oluyor , yediklerinize ne katıyorlar sizin. Her telefon çok sevinçli bir habere gebe maşallah son zamanlarda. Birde soruyorsunuz “ o telefonunu nerene soktun, neden cevap verilmiyor o telefona” diye.
Kapsama alanımı daralttım bir süre.Siz böyle yaptıkça tüm gözler bana çevriliyor ama olmuyoo yahuuu:(

Elbette sevinmem gerekiyor hepsinin evlenmesine , en azından yuva kurma adına bu adımları atmalarına. Seviniyorum , valla bakkk. Ama evlenenlere ne olduğunu biliyorum diğer yandan. Ben birlikte büyüdüğüm insanların tek tek elimden kayıp gitmesini istemiyorummm. Sonra bayramda seyranda birkaç saat görürüz veya görmeyiz birbirimizi. İsimlerini bi türlü ezberleyemediğim birkaç çocukları olur. Onları bi görürüm bir daha gördüğümde ilkokula başlarlar artık. Evlendikleri insanlarla anlaşırım veya anlaşama belli olmaz. Zaten kendimle bile zor anlaşıyorum kaldı ki elalemin insanı, zor yani. İtalyan aileleri vardır ya hani, herkes kocaman bir masanın etrafında oturur yemek yer ve herkes aynı anda konuşur, kimse kimseyi dinlemez.Hah , biz onlardan biriyiz işte. Kimse kimseyi dinlemeden çok iyi anlar tuhaf bi şekilde.

Yok yok ıı ııhhh.. Doğanın kanunu filan anlamam bennn. Böleee kocaman bi evin olacak ,çakma asmalı konak gibi, hadi olmadı bi bahçe içinde 2-3 ev olsun bari. Hep beraber marul yetiştirelim , maydanoz ekelim, organik tarım diye gösteriler yapalım. Bana uyar valla. Severim zaten toprakla ilgilenmeyi filan. Kimsede yamacımdan ayrılmamış olur, ohhh süper. Hepiniz benim oluuun hepinizzz.Sonradan eklenenler de kabulüm, pekii, napalım...

Anlaştık değil mi? Anlaştık anlaştık…

15 Haziran 2009 Pazartesi

evcil nee evcilll??

Eva anlatmış, okurken aklıma geldi.Bu bir post konusu hırsızlığıdır.

İlk evcil hayvanım. Onun ki civcivmiş. Yani ne olur büyüdüğünde “tavuk” . ben nerde büyüdüm. “köyde” ve bu bana ne kazandırdı, civcivden bi halt olmayacağını bilme erdemi. Hemen ölür onlarrr. Bizim orda civcivleri tavuklar yapar bakar büyütür. Ben çabuk keşfetmiştim civcivlerin hızlı ölümlüler olduğunu. Zaten gece uyurken bıraktığım o sarı şeyleri sabah kutuda boylu boyunca uzandığını gördüğüm için elimi ayağımı çabuk çektim ve tavuklara bıraktım asli görevlerini. Aman o tavuklar ve horozlarla hiç başım hoş değildi zaten. Gözümde böle kocaman beyaz bir horoz var beni kovalayıp durannn. Komşunun pitbullundan korkmadım horozundan korktuğum kadar. Sürekli bi çocuk çığlığı “kezbaaaan teyzeeeee, annemmm şeker istiyooooooo”. Peki nedeen , çünkü bahçede konuşlanmış beyaz horoz beni didiklemek için hazırolda bekliyor.Ben bahçeye bile giremiyorum. Ulan o horozun döllediği yumurtalar yüzünden mi bu hale geldim ben acabaa.

Neyse konumuz bu değil. Neydi benim ilk evcil hayvanımmm. Çabuk ölmemesiii(hiperaktif çocukluğum düşünüldüğünde elimde kalmaması da denilebilir buna), etindeeen, sütüüünden, derisindeeen, hatta bağırsaklarından yararlanabileceğiniz bir “ buzağı”. Ne varrr beeeee. Ne yani kediyle köpekle mi uğraşacaktım. Onları herkes büyütür , herkes onlara emir verip uygulatabilir. Kedi zaten sevmem, mıyyy mıyy mıyyy. Köpek , ehh işte. Vardı böle iki tane kangalımız. Yanına yaklaşamazdım bir lokmada yutardı beni alimallah. Geriye ne kaldııı, buzağııııı. Allahıımm ilk sorumluluğumm, nasııl seviyorum o kızıl küçük buzağıyı. Aramızda manevi bir bağ var, herkes biliyor. Yesarinin buzağısı aşağı , yesarinin buzağısı yukarı. (sen bu yazının nereye gittiğini anladın okuyucu ama ben küçüktüm, küçücüktümmm, sabret az)

Eeee bu hayvan durduğu yerde durmuyor tabi, her geçen gün serpiliyor. Bu arada tüm aile fertlerine almış babam bi tane. Geçmiş başımıza bir hayvanın sorumluluğunu almaktan bu sorumluluğun ne kadar önemli olduğundan bahsetmiş.Sen yemeğini vermezsen aç, sen suyunu vermezsen susuz kalır. Yalnız en küçük ve en aptal olan benim , çünkü aşık olmuşum nazlıya. Aaaa adı nazlı , söylemedim dimi. Ne diyordum, bu hayvanlar bizim bahçenin boyunu aşınca evden biraz uzakta besihaneye götürüldü ve bakıcı bakmaya başladı. Ama ben sürekli gidiyorum ziyaretine. Buzağı olmuş artık bi genç bir inek, ama o benim gözümde hep buzağı olarak kalmış. “gel nazlııı” diyorum koşarak geliyor “ git nazlıı” diyorum gidiyor. Maymun etmişim hayvanı, oyuncak etmişim. Bide hava atıyorum bununla arkadaşlarıma, bi tek benim sözümü dinliyor. İşte onunla iligli hatırladığım son şey çağırdığımda bana doğru koşan görüntüsü
: ((((

Benim dilim varmıyor nazlıya ne olduğunu söylemeye, ama duyduğum ve bana yapılan açıklamaya göre önce çok iyi birine satılmış , çook iyiymiş sahibii çook, ona çook iyi bakmışşş, sonraaa , offf sonrası sanırım bir kasapp.
Ohh bunu da yazdım ve bir çocukluk travmamla daha yüzleştim. Geriye kaldı 243235 travmaa.

Şimdi bu öyküden çıkartılacak sonuç, çocukluk travmalarımız geçicidir.Ben hala kırmızı et yerim ve çok severim. Hani gözümün önünden uzaylılar tarafından kaçırılmış izlenimi verildiği için bu kadar kolay atlatmış olabilirim belkide , kesilmesini filan izlemedim. Yemedim böreğin içinde de: )))) Kız eva sen çok yaşa emi. Bak nelere vesile oldunnn. “Uzan şöylee, ver 100 doları “seranomisi yaşatmadın bana.

14 Haziran 2009 Pazar

bir garip aşk hikayesi...



google da hani o minik boş satıra bazı kelimeler yazıp geliyorsunuz ya bu siteye..hah işte onları yazan bazı!!! arkadaşlara sevgiler saygılar...bu post sizin sayenizde oluştu...

efenimm aşağıda kırmızı renkli sözcükler tamamen çalıntı...sahiplerini bilmiyorum...onları yazan arkadaşlar vakti zamanında bu eserleri yazarak benim siteme ulaşmışlar...bende kendilerini onurlandırmak istedim...onlar yazdı ben bir metin ve hikaye yaptım onlardanmmm...sahip çıkan olur mu bilmiyorum ama olmasını çok istiyorum...her aramanın altına adını yazarım hiç çekinmeden...sizi bekliyorum...gelin yamacımaa....

BİR GARİP AŞK HİKAYESİ...



barbi sevgilisin yada bikinili durması oyunları ne demek bilmiyorum ama rezzan kiraz 2009 burç yorumları bana bire bir uyuyor. büyük adamları tanıdıkça onlardan nefret ettim gerçekten de mesela. Buda uyuyor, tamam.kiraz cöpü ne ise yarar ben nereden bileyim ama yaaa.

ahkam defteri dedim ben buraya.msnde kız kuzenine yazacağın engüzel arkadaşlık sözler yazmamı bekleme canım benden. blogspot türk porno sitesi değil ki burası. sevgi.aşk.vidioları.fesbukta paylaş bence sen, blogumun konseptine uymuyor çünkü. freeones ve benzeri yasak olmayan siteler den biri işte bu sitede, basit yani. fringe saat kaçta hangı kanalda diye de bana sorma, bıraktım izlemeyi çünkü, sevmedim lost kadar.bu album size kapak olsun eşek gözlere kursun nasıl bir deyimdir bilmiyorum ama çok sevmedim açıkçası.

dün gece... bekledim seni evinin önünde.. görmek istedim seni son kereeee...ama göremedim yinede serkan hayat beni neden yoruyon diye soracağına kankana, beni bekletmeseydin böyle olmazdı. mastırbasyon yorarmı bilmiyorum ama müge anli 20.5.09 tarihinde bana mail atmış.behlülün amcası aradığında telefonunda cıkan resım nerde diye sormuş. delilik yerçekimi gibidir. sadece birazcık itmek gerekir diye yanıt verdim bende anlamsızca. O mu deliriyor ben mi bilmiyorum ama.meteor çarpınca herşeyin 91 cm uzağında olmak gerek deseydim keşke yaa.müge anlı ile dilber ve muhammet öle dediler ama pek mantıklı gelmiyor yinede.

karşındakine isyan ettirecek sözler bunlar olsa gerek. solaklık ve depresyon ilişkilendirmiş gönderdiği mailde, sanki solak olduğumu bilmiyormuş gibi.

Burdan sesleniyorum Müge’nin başıma bela kuzenine;

son ayşe bırak peşimi lütfen yaa.hepsi birin blogları nı takip et sen. fesbukta aşk videoları filan izle ne biliyim.ikizlerden burcundan doktor olur mu bilmiyorum ama senden bi bok olmaz onu biliyorum. kiraz cöpü ne ise yarar ise sende o işe yararsın ancak.msnde kız kuzenine yazacağın engüzel arkadaşlık sözleri ni sana gönderiyorum. Sevgimle.

12 Haziran 2009 Cuma

babam...


Günün anlam ve önemine ilişkin yazı yazmayı da pek sevmem zaten...Babalar gününde yayınlamak istemedim..

Bu mektubu sanıyorum 2005 yılında yazıp babama postayla yollamıştım.Amacım ağlamasını sağlamak değildi tabiki...Ama mektup ulaştıktan sonra ki telefon konuşmaları oldukça ilginçti...Bizim klanın tamamı aramıştı beni...Etkilenmişler belli ki...Neyse, mektup işte...


Benim babam herkesin babası gibi değil. Değil işte. Çünkü o benim babam. Bana genlerinde olan her şeyin en iyisini vermeye çalıştı. Beni hayata inandığı en iyi şekilde hazırladı. Yaptıklarıyla, çevresindeki insanlara davranışlarıyla, önderliği ve güvenilirliğiyle, dürüstlüğüyle örnek oldu büyümekte olan küçük kızına. Arkasında durduğu her şey , kendi gibi olması, kimseye benzemeye çalışmaması saygısını kazandırdı herkesin ve tabii yaramaz kızının. Öğretti, öğretti, öğretti. En önemlisi sabretti bu haylaza.

Akşamları kitap okudu , kitap okumanın televizyon izlemekten daha çok şey öğrettiğini anlattı. Dönüp küçük kızına “ bu izlediğin programdan ne öğrendin?” diye sordu. Ve sorgulamasını sağladı her davranışını. Nede olsa boşa geçirilecek vakit olmamalıydı hayatta bir saniye bile.

Nedense her hastalandığımda elinde bir paket krakerle gelirdi. Hadi o gelirdi de ben neden hemen ayaklanır ve cin gibi bakardım eskisi gibi. Gerçekten hastaydım halbuki. Şimdilerde bile kendimi kötü hissettiğimde bi kraker yemek istiyor canım. Ama aynısı olmuyor tabii.

Canım babam;

Bi türlü çözemedin değil mi bu 3 numaralı, “kazan dibi”, “bulaşık” hatta şimdilerde kazık kadar olmuş kızını. Bi türlü söyleyemedim dilimin ucuna gelenleri sana, gönlümden geçenleri. Halbuki ne kadar çok şey borçluyum sana. Şimdiler de “kendinden çok başkalarını düşünen “ biri haline geldim, aynen senin gibi. Ne kadar çok “teşekkür” borcum birikmiş. Ve tabi ki bir o kadar da “özür” borçluyum haliyle. Hatırlıyor musun her akşam eve geldiğinde hepimiz ayağa fırlar, elini , “sakallı” yanaklarını öperdik. Ben hep şikayet ederdim “batıyoo baba yapmaaa” diye. Daha sonraları kaldırdık bu adeti. Kim kaldıracaktı başını okuduğu kitaptan, izlediği diziden, yada başladığı kardeş tartışmalarının birinden. Kuru “hoş geldin” lerle karşıladık seni sonraları. Seni öpmediğim her bir akşam için özür dilerim babacım. Şimdilerde “hoş geldin” bile diyemiyorum. Gözünde hala o kirli, pasaklı yüzlü , yalınayak ordan oraya koşan küçük kız çocuğuyum biliyorum. Sanırım hiç de büyüyemicem.

Sevgi ne dildedir ne de kağıtta. Sana acemice anlatmaya çalıştığım seni ne kadar çok sevdiğim aslında. İyi ki sen benim babamsın ve iyi ki senin kızınım.


...

10 Haziran 2009 Çarşamba

müşteri var, mmmmüşteri var...

Ayy lütfen anlatiim lütfeen. Bazen güzel bitirebiliyorum günümü böle,içimde kalmasın. Üstelik iş ile ilgili güzel şeyler olabiliyor. Müşteri memnuniyeti yazımda bazı!!! tür müşterilerden bahsetmiştim. Bugün uzun süreden sonra diğer tür (the othersss) olanlardan bir çiftle tanıştım. Bir süre önce işyerini büyüttüğümüz için ben "kazan doğdurdu "durumuna düştüm ve bir iki haftadır sıkıntıdaaaan öldüm. Gerçi kebapp durumları hoş görünsene benim için intihar sebebi olabiliyor.

Neyse, bugün diğer arkadaşım dışarda olduğu için akşam üzeri iki grup müşteriyle proje aşamasını ben görüştüm. İlk grup şeker bi aileydi, yanlarında “ağıır, tok ve karizmatik” konuşmasıyla yeni yetme bir mimar. Ayy o tavırlarrr ne ölee neee. Yani o tarzda konuştuğunda çok mu şey biliyormuş havası oluyor sanıyorsun. Kocaman kocaman açılmış gözlerime baksaydın anlardın “ saçmalıyooorsuuun, birazdan bu söylediklerin elinde patlayacakk” dediğimi bakışlarımla. Nee yanii, daha dün meezun oldun bugün mimar mı kesildin başımızaa. Boşuna söylenmiyorum bakın , yapılan hatalardan dolayı bu dırdırım. Neyse, pek bi cool mimarımız ve şeker çift, akşamın o saatinde beni çok yormadan gittiler zaten.

Tam ben çıkmak için hazırlanırken bir çift daha geldi. Telefonla bir kaç kez ulaşmaya çalışmıştım ama ulaşamamıştım projenin hazır olduğunu bildirmek için. Ama bu nasıl bi çiftti yaa. İlk başta herkes biraz mesafeliydi. Ben zateen soğuk nevale. Ama karşımda dilimden anlayan, dilinden anladığım insanlar olunca, en son kendimi gülerek şöle derken buldum “benimm yanımda kavgaaa etmeyin , benim yanımda kavga etmeyiiin” (aynen uzatarak).

İlk geldiklerinde çok kalabalıkmış mağaza ve başka bi müşteri varmış, onu anlattı ve ” -yaa yesari hanıım, çok kalabalıktı, doğru düzgün bakamadık ama bi adam vardı , saatlercee anlatıyordu biz ordayken , öle olsun böle olsun diye.Ben etrafla ilgilenmeyi bırakıp o müşteriyi dinlemeye başladım sonra, birşeyler kaparım belki diye. Şimdi biz bööyle hemen karar verdik yaa, eksik bişiyler mi var acabaa diyorum.Sanki birşeyler daha istemem gerekiyormuş gibi geliyor, birşeyleri değiştirmem , itiraz etmeem, yok ölee olmadıı, bölee olmalı demem gerekiyor sanki, Yani, yaniii neden bu kadar basit oldu, neden biz biraz tuhafız, bizim göremediğimiz birşeyler mi var, sizce nasıl oldu, neden ben o adam gibi olamıyorum” dediğinde ben gülmekten dağılmış ağzımı toplayamayacak haldeydim artık. Bahsettikleri müşteriyi tanımadığımı , büyük ihtimalle hiç tanımayacağımı, hatta tanımak istemediğimi söyledim. Gerçekten arızalar pek beni bulmaz. Ama bu kadar şeker müşteriler de nadir denk gelir. Geldiler mi de unutulmazlar. Çiftimiz doktormuş, hastanenin bilmem kaçıncı katında telefon çekmediği için ulaşamamışım zaten onlara. Bunu tahmin ederek gelmişler kendiliklerinde."Neden haber vermediniz" diye çemkirmemelerinden anlamalıydım onlarda bi tuhaflık!!! olduğunu.:))

Bir süre sonra kanka moduna girdik . Ben anne babamdan doğmadıklarını unutup “Yaaa boşverin onu, o çok pahalı olur zaten, size şöyle yapalııım“şeklinde kurmaya başladım cümleleri. Onlarda “sizin kendi eviniz nasıllll, siz olsanız hangi renkleri kullanırsınızzz, sizce burası nasıl oldu” aşamasına geçtiler ve hep beraber elimizde ki projeyi halletmişiz gibi diğer projelerle ilgili plan yaparken bulduk kendimizi.

Ne güzel olur her günümü böyle insanlarla bitirsem.

9 Haziran 2009 Salı

laz olmanın dayanılmaz hafifliği....


Nedir bu laz erkeklerin birbirleriyle cinsel içerikli şakalaşmaları. Bi mantığı varsa biri bana anlatsın lütfen.

Erkek çocuğu gibi büyümem ve yaşıt kuzenleriminde çoğunun erkek olması dolayısıyla pek bi haşır neşir oldum onların muhabbetleriyle!!! Şakalaşmalarıyla!!! filan. Bunların çoğu kuzenim benim ve bir bölümü de abimin arkadaşları. Bir bakmışsın bi araya geldiklerinde “haydaa rindaaa rinna rinna rinanay diyerekten el kol bacak sallayarak merhabalaşacaklarına “ayolll sevgilimmm sen mi geldin” “ aşkımmm bugün beni çok ihmal ettinnnn” “ ahh be kazım, nerde kaldın kuşummmm” diyerek birinin diğerinin kucağına oturuyorlarrr. Gözlerinizi kapatırsınız ama kabus bitmez, görmeyi engellesen de, duyabiliyorsundur çünkü. Onlar çok eğleniyorlardır. Ama senin gözünüzde (köyde büyümüşsün, moderrrrn amerikan toplumundan uzaksın nihayetindee) kazulet gibi herifler kıllı bacaklarla flört ediyorlardır.

Hadi anladım bu şekilde eğleniyorsunuz ama bu hallerinizi neden belgeliyorsunuz, nedeeen.Fotoğraf çektirmek ve onları saklamak niyee.Facebookta vardı, yıllar sonra karşıma çıktılar.Ayyy bide seslendirmişler comment olarak.Bu fotoğrafları herhangi bir gay grubuna eklesen tıklanma rekoru kırar zateen. “Ev tipi Türk gay pornosu”.
Hatunlar arasında olmazdı böyle şeyler. Biz birlikte uyurduk üstelikkk!!! O dönemi sağlam atlattığıma şükür mü etsem ne!!!:S O 1.85 +, kalıbı yerinde, karizmatik görüntü veren, yok yok hiç özellik saymaya gerke yok , bildiğiniz bütün erkeklerden, o dönem soğudum diye düşünüyorumm. Ama bu hareketlerin muhattapları paşa papa yuvalarını kurdulaaaar, (hepsii ama hepsii) bir bölümü bebelerini bile kucaklarına aldılar. Olan benim erkeklere bakış açıma olduu. Aaaa bi de şu var tabii, insan düşünmeden edemiyor. Bunlar benim abim, kuzenim bilmem ne bunları yapıyoor , ulan elin adamı kendi evinde ne madara durumlara düşüyordur kimbilir. Dolayısıyla “karizmatik erkek “ terimini hayatınızdan çıkarıveriyorsunuz henüz toy zamanlarınızda.

Haaa, bir de bu kırıtmaların arasında ,içlerinde ki “laz canavarının” serbest kaldığı haller var ki oda ayrı bir seyirlik olay. Oynaşmadan, sakin sakin , ciddi ciddi sohbet ettikleri durumlar hayal edin. Olmaz ya, oldu diyelim. Nedense sohbetin başlamasının 5. saniyelerinde filan ortam gerim gerim gerilir. Nerde o birbirlerine bıyık buran kırıklaaar, nerdeee ağzından ateş saçan bu ejderhalar. Bilmiyorum her samimi erkek ilişkisi bu şekilde midir ama o konuşmadan sonra birinin bir diğerinin yüzüne bakmasına imkan yok diye düşünüyorum. Yook yani olmazzz, o kadarrr laf saydığın, o ses tonuyla konuştuğun biriyle bir daha bir araya gelmen bile mümkün değil. Ulan sanki yunan askeri karşında ki. Küfür yok ama en ağır ithamlar, karşı çıkmalar, itirazlar, Allah ne verdiyseee. Gel gör ki bunlar dakikalar sonra diğerinin anlattığı ottan boktan birşeye kahkahalarla gülüyorlar.Ben çay aldım sadece, zamanda yolculuk mu yaşadım anasını satiim. Biraz önce senin elin Metin’in boğazında değil miydi. Mısır bile patlatmıştım. Kan , vahşet, şiddet ve heyecannnn.Bu ne perhiz ne lahana turşusu. Biz bu çelimsiz kızlarla bir kez tartıştık(kuzenler) hala o çatlaklardan su sızıyor. Bu nasıl kinsizlik, bu ne rahatlık bu ne huzur yaa. Belki kuzen olmanın verdiği bir kan bağıdır. Daha doğrusu kanlarında ki miktoptur, bilinmez.

O yüzden beni ortada bir tartışma, hatta kavga olduğuna ikna etmek zordur. Kan görücem, damar görücem, ne biliim elde avuçta saç görücem mesela...

7 Haziran 2009 Pazar

Göremiyorum göremiyorum...


Bu defterde;

Libidom, libidon, libidosu kelimeleri kullanılmayacak, hatta libido kelimesini kendimle ilişkilendirilmiş halini cümle içinde göremeyecek kimse...”bidon” kelimesi uygundur...serbest...

Haddini aşan eleştiri, hakaret ve yerici yazılar yok...ıı ııhh..görünmüyorr..

“Ayyy oram ağruyoo, buram ağrıyooo, nasıııı canım yandıı, nasıl başım ağrıyooo” denmeyecek...Kol kırılacak yen içinde kalacak...

Bugün kahvaltıda zeytinin yanında peynir, peynirin yanında domates , birde 2 gün önce kuzenimin yaptığı peynirli börek yediğimi şimdi yazıyorum, bundan sonra kimse günlük öğünlerimi burdan takip edemeyecek...

Yaptığım yemeklerin (ayy yaptığım diyorum yaa, yapamadığım yaktığım desem çok mu resil duruma düşerim) resimlerini koymayacağım...

Aldığım kıyafetleri giyip giyippp blogda boy boy fotoğraflarımı da yayınlamayacağım...valla bakkk...

Kimse regl dönemimi bilmeyecek...

Diet yaptığımı veya yapamadığımı:), kibrit kutusu kadar peynirle cebelleşip, o kibrit kutusunu birilerinin kıçına sokma isteğimden haberdar olmayacak okuyucular...

Büyük ihtimalle sevgilim olduğunu , biriyle tanıştığımı, biriyle yiyiştiğimi, yiyişemediğimi ,biriyle ne haltlar yediğimi okumayacak bu civarda kimse...

İzlediğim dizilerin kritikleri kirletmeyecek sayfamı...

“Ay benn bu videoya/fıkraya/maile çok güldüm... sizde izleyin/bakın/okuyun demem herelda...Yok yok yapmam...ıı ıhh...

NOT; Bu bir eleştiri ve polemik yazısı değil. (yok yaniii, istediğim de eleştirinin Allahını yaparım, kimseden de çekinmem)

Bu konularda yazan yazarları keyifle okuyorum ve okumaya devam edeceğim. Bazıları arkadaşım zaten. Ama Ahkam Defteri’nde olmayacak bunlar. Bu kadar basit. Çeşitliliği seviyorum , özgünlüğüde. Dileyen dilediğini yazsın. Ben günlük olarak kullanmıyorum burayı, sadece yazmayı geliştiriyorum. Tamamen bırakmışım kalemi kağıdı bu blog mevzusundan önce. Bunu farkettin. Çeşitli denemeler yapıyorum burda özgürce. Hatta bu yazı bile o denemelerden biri sadece. Fazlası değil, öle bakın olaya...

Ama yoook ben yine de polemiğimi yaparım , burayı yorum cennetine çeviririm diyorsan buyur, yorumlar denetime tabii değil. Ama cevap vermem vallaaa:) (çemkirmee caponnn, bilmek zorunda mıyım ayol senin kanama günleriniii:))

5 Haziran 2009 Cuma

mutlu kim?

Hani içiniz fıkır fıkır olur bazen ya. Sebepsiz neşeli olursunuz, inadına herkes mutsuz ve suratsızdır etraftaki. Sizdeki gereksiz mutluluğa anlam veremezler.Herzamankinden daha hafifsinizdir , neredeyse uçacaksınız. Her şey keyifli, her şey huzur verici. Dünya barışı sağlanmış, açlık, kuraklık çoktan çözülmüş. Cennetle müjdelendirilmişsiniz anasını satiim.
Hah işte, böyle zamanlarınızda sakın bana yaklaşmayın kardeşimmm. Mutluluk tam anlamıyla batıyor gibi davranıyorum ya, batıyor evet yaa, fena halde o mutluluğun içine etme duygusuyla yanıp tutuşuyorum öle zamanlarda. Allahıım hele bir de çocuk gibi konuşup sevimli olmaya çalışmaz mısınız. Anammmm sanırım öldüm ve günahlarım için affedilmedim. O ince kadın sesine gerçekten dayanamıyorum. Ortada kozasından yeni çıkmış kelebekler gibi dolaşmayın yaa yapmayın. Kelebeğin ömrü nedir ki zaten, daha da kısaltmanın ne anlamı var değil mi!!!

Mutluluk karşıtı değilim, isteyen istediği kadar mutlu olsun, neşeli olsun. Ama birlikte mutlu değilsen veya ortamda hep beraber eğlenmiyorsan elbette Hitlerin Yahudileri nasıl bir nefretle sabun yaptığından bahsederim ben.Bunun üzerine, Hitlerin psikolojisine dair nutuk bile çekerim. Sana birini hatırlatıyor olacaktır anlattıklarım.

Siz siz olun, ortamın nabzını ölçün, baktınız ilk 3 sabah şekeri kıvamında ki cümlenize çok kısa ve net cevaplar geliyor, zorlamayın artık. Mutluluk bulaşıcıdır evet, gidin bulaşmak isteyen birini bulun. Bulacaksınız onu, ama benden çok uzaklarda. Ama çoooooooook.

Benim keyifli olmama dış etkenler çok az etki eder. Beni ortam, mekan , olduğum yer keyiflendirir. O keyif çok az insnda karşımdakinden kaynaklıdır. Mutluysam mutluyumdur, değilsem domuz kesilirim. O gülme hareketini mikseler yapamam. Bu durumda gerekli olan sabırdır. Somurtmam çok büyük ihtimalle içimden kaynaklıdır. Yani benim derdim de benimdir dermanım da. Mutlu olmak için sürekli dış uyarıcılara ihtiyacım olmadığı gibi , karaları bağlamak için de birinin bir şey yapmasına gerek yoktur. Yani Türkiye gibi değilim ben. Dışa bağımlı yaşamıyorum.(Lafımıda sokarım , siyasette yaparım)

Keyfimde de bu keyifsizliğimde de. Doğru olanında bu olduğuna inanıyorum. Size keyif veren şeyler, mutlu olmanıza sebep başka “biri” ise, o başka birinin veya birlerinin yanında olmaksa, bir şeylerin olması ve ya olmamasıysa. Bir yerde olmanız ve ya olmamanız ise sizi mutlu eden şey kadar, mutsuz eden “koşulda” var demektir. Bağlamayın kendinizi o sebeplere. “çok özgürüm ben” derken olan veya olmayan şeylere göre duygularınız değişiyorsa sorgulayın o özgürlüğü.

Seni gün içinde sık ararsa mutlusun, keyfine diyecek yok, aramazsa , yoğunsa o gün, yüzünden düşen bin parça. Herkes seni arıyor, her saniyen dolu, sürekli gezip tozup bir şeyler yapıyorsan mutlusun. Yalnızsan evde, telefonun çalmıyorsa , elin sürekli telefona gidiyor ve aranmadığını düşünüyorsan mutsuzdun. Birileri sürekli harika olduğunu söylüyor, çok komiksin, grubu alıp götürüyorsun, o zaman her şey harika. Ama birileri eleştiriyorsa, bir şeyler aslında senin düşündüğün gibi değilse suratını asıyorsun. Yeni bir ayakkabı aldıysan mutlusun, o ayakkabının istediğin numarası yoksa birilerine hayatı dar ediyorsun. Örnekleri çoğalt kendin için.

Arada sırada düşünün. Keyifli anlarınızın ne kadarı sadece ve sadece sizinle ilgili, ne kadarı birilerinin sizin için bir şey yapması veya yapmaması “koşuluna” bağlı. Koşullar doğrultusunda mı belirleniyor o günü nasıl geçireceğiniz. Yoksa bu sadece sizinle ve kim olduğunuzla mı ilgili. Ben bir taş atıyorum kuyuya. Buyurun çıkarsın bir Yahudi, izliyim:)

4 Haziran 2009 Perşembe

4haziran...


Gökten zembille inmedim. Bende bir ananın kızı babanın evladıyım. Annemi aradım bugün "neden beni tebrik etmiyorsun, kaç saat sancı çektim, tüm o acılardan sonra anca doğurdum seni, ne biçim evlatsın aramıyorsun bile " dedi. İşte ben böyle bir annenin evladıyım, o yüzden neden böyle olduğumu soranlara direk annemi işaret ediyorum.

Sabah cep telefonuma ve mail-box kutuma çeşitli bankalardan , marka ve kuruluşlardan mesajlar geldi. İyice sinir oldum FF de çemkirdim" Neden hep bankalarrr , markalaar ve idefix kutluyor sadeecee. Olmaz bu böle " diye. Orda keyfim yerine geldi. Tanımadığım bir sürü insan doğum günümü kutladı. Ve tanıdıklarım da elbette. Herkeseee ama ama herkesee doğum günümü kutlayan, kutlayacak olan teşekkürler. Bu sene bir blogum var. Hayatıma kattığı renk tarif bile edilemez.

Klasik olarak abim gece 24:00 da karsı ve en sevdiğim kuzenimi alarak balkona çıkmış. Dışarda ki araba seslerini de kendine arka plan yapmış "15 dk sonra kapıyı aç, geliyoruz" geyiği yaptı. Yok canım, bu sefer yemezler. Nerdesiniz , çatı katında mı? diye sordum. (daha önce yapmışlığı var, almış pastasını Ankaraya gelmiş sevdiğim bir kaç kişiyle, kapıda belirmişlerdi mumlar, maytap filan)
Ablam uyumamış, bana mesaj atabilmek için beklemiş. Tam telefonla konuşurken mesajı geldi sağolsun.

Sabah bas bas bağırdım İstanbulda'ki kuzenime "nedeen kutlamıyoorsuun ama nedeeeen" diye msn den. "Ben bin asırdır 10 haziran'da kutluyorum. Bugün mü bekliyorsun" dedi. İyi tamam dedim ama bir kaç saat sonra iki çiçek belirdi masamda. Dergi editörü, dergi sahibi:P:P sevgilisi ve kendi adına birer çiçek. İşte böle tavlıyorlar yazarlarını görüyorsunuz değil mi:))Bahar çiçekleri ve tabiki papatyalarıma bakarak keyifli bir gün geçirdim.

Sevgili blog , bugün benim doğum günüm:)

emreuu yazmış bu doğum günü mesajını, en çok gülümseten...Laf ebesi...Teşekkürler enişte...eeheheheheheh...

"yahu diyorum bu 4 haziranı nerden hatırlıyorum ben, bi yerden kalmış aklımda, hafızamdan iki nanodönüm arazi almış, düşün düşün ulen dedim bu hem xxx'in blogu hemi de yaş günü. kaçıncı yaşının üstüne bastın da ezdin onu bilemiycem ama seni hep seveceğimi biliyorum kadim kuzenimsi arkadaşım benim. yeni yaşın kupkuru geçsin sadece mutluluktan ıslansın yanakların dileğimle doğduğun gün kutlu olsun."


ayyyyyy, neden hiç sevmiyorum ben doğum günlerimiiii...böle normal normal yazmak istiyorum ama....yani benim hiç doğum günüm olmasa mesela...o güne özel o ekstra, bazen yapay ilgiyi hiç sevmyiorum ama hiççç..neyse geçti geçtii...saat 7 oldu neredeyse...uyurum , ayın 5'i olur...başkası düşünsün:)) gerçi sakin bir doğum günü geçirdim...nazar değmesin...eve gidince bir sürü insan görmekten tırsıyorum şuan...ayy peki...tamam...sustummm...:)

saat:23:21 not: yine geldiler soldan soldan...:) pastalar kesildi...merry otomtiğe bağlamış gibi sürekli "iyi kiii dooğduuun...." diye diye dolandı ortalıkta...yine bana bir kaç beden byük bir gömlek almışlar...:))yorgunum...vedalaşıyorum genç yaşımla:P

3 Haziran 2009 Çarşamba

...fallen angel...


"fallen angel" nedir bilir misin?

Bilmiyorsan eğer, hiç kalbinin ortasına düşen bir meleğin olmamış demektir...

Anlamı çok farklı olsada başka dillerde, eğer hayatına böyle bir melek girmişse, baştan yazmışsındır baştan sonra “anlamları”...

O geldiğinde , gelenin “o” olduğunu bilmezsin, başına gelmemiştir daha önce. Öyle bir zamanda gelir ki; herşeyden nefret edersin, herkesten uzakta, kendinden bile kaçmaya çalışmakta. Herhangi biridir gelip giden hayatından..önemsizdir...değersizdir...Başına her ne geldiyse , sana her ne yapıldıysa, seni kim üzmüş, kim kırmış, kim terketmiş, kim yaralamış, kim senden gittiyse , işte,belki de onun acısını çıkartırsın ondan. Önce kinini, nefretini kusarsın. Seni asıl dipsiz kuyulara sokanların yerine koyarsın.Olmadı hiçkimseye davran(a)madığın kadar acımasız ve umarsız davranırsın. “Değersizsin sen” “hiçbirşeysin benim için” “herhangi birisin”diye haykırırsın sanki tüm yaptıklarınla.Bencilliğin dibine vurursun. O sana yaklaştıkça, itersin tüm gücünle , kendine en uzak noktaya. Hiç olmadığın birine dönüşürsün farkına varmadan, hiç ol(a)madığın o kötü adam/kadın olmaya karar verirsin ona karşı. “Daha önce yapamadım, ama insanlar bunu hakediyor” dersin. Ne kadar haklısındır.Değer vermeye gelmez ki insanlar. Nasılda kıymet bimiyorlar değil mi, seni anlamıyorlar. Üzüp, yakıp, yıkıp gidiyorlar sadece. O da onlardan biri...Yada sen öle sanıyorsun!!!

Ama gitmez... Daha çok “sana”, daha çok “canına” , daha çok “kalbine” , gözlerinin içine , o herkeslerden sakladığın “sana” yaklaşır. ..Sabırlıdır... Bakışlarıyla bile sadece "anlıyorum seni, senin için buradayım, yaptıklarının veya söylediklerinin hiçbir önemi yok" der... Bu huzur, bu sukunet daha çok sinirini bozar belki...Neden gitmez ki...Neden uzaklaşmaz tüm bunlara rağmen... Neden gitmez"senden" yaa...

Bir süre sonra durulursun,pes edersin, teslim olursun ona. Asıl yapmak istediğin, asıl ihtiyacın olan, ona sarılmaktır sadece...sımsıkı...çok zor...bazen gerçekten çok zor olabiliyor...

Ruhunun yaralarını anlatmana gerek yoktur...”Beni bul”çağrını duymuştur sadece...Senin için iyileşme sürecindir başlayan, onun için iyileştirme... İlişkinin adını koymazsınız...Girdiği şeklin önemi yoktur...Kanatlarını göremezsin nede olsa...

Onunlayken daha az acıtır, daha az yorar beyninin en ücre köşelerine atmaya çabaladıkların, acıların daha bir az sızlar, nefes alabildiğin dakikaların sayıları artmaya başlar... Boşluğa daha az bakar, daha çok kıvrılır dudakların yukarıya doğru.../Kapanmaz sandığın yaralar aslında yerlerinde yok mu artık?...olabilir mi...eskisinden daha kolay olabilir mi katlanmak...galiba bir çıkış yolu var...neden olmasın...eskisi gibi olabilir herşey...hayat devam ediyor nede olsa...evet yaa..yapabilirim.../

Yani aslında...

"düşen" “o“ değildir de , düşeni kaldırandır...

O gideceğini bilir, sen hep sende kalacak zannedesin. Zaman dolar...gitmiştir artık... Sen yine üzüldüğünü zannedersin, iyileştiğini farketmenden “an” kadar kısa zaman önce.. Sonraları yüzünde hafif bir gülümsemeyle hatırlarsın sadece...

Belki de sen hala onun bir “kim” olduğunu farketmedin. Gitmesine anlam veremedin... Kızdın, “diğerleri gibi, oda gitti, terketti” dedin... Bilinmez, yolun bir yerinde yine karşılaşırsın onlardan biriyle.. Bu kez izleyenlerden olursan eğer, bakmayı değil görmeyi başarırsın...belli mi olur...