30 Ağustos 2009 Pazar

Anket sonuçlarına göreee..



Yaaa madeemm beğenmiyorsunuzz şu yazı karakterini neden söylemiyorsunuz a sevgili okuyucu. Neden ben bunu FF köşelerinde, bi feed’e yapılan yorumla öğreniyorum. (tamam , “sen” söylemiştin...hiç gerek yok havaya girmeye)Bi söyleyin içinizdekini. Tamam böle çemkirmemden korktuğunuz için söylememiş olabilirsiniz. Haklı bile olabilirsiniz bu konuda. Gerçi bu yazı biraz sinirli başlamış olabilir ama geçtii, valla bakk. Değiştirdim yazı karakterini zaten, ama tabi bi de şey var. Ayy heralde 50 tane filan denedim. O olmadı, bu olmadı. Sonunda adını bile bilmediğim bu karakterde karar kıldım. Ennn sade, enn düz, ennnn ennnn basitt. Umarım artık sorun yoktur. Geçenlerde “dikkatsiz” yorumlardan birinde header resmini eleştirdi. Onu değiştirmem, benim gibi kararsız birine onu değiştirtemezsiniz . kaldı ki, ben özgür irademle seçebilirim o resmi. (aynı yazı karakterinde olduğu gibi!!!) /kesin yakında ona da takarım/ ^^bi sus be iç sesss bi suss^^
Neyse, varsa beğenmediğiniz birşeyler ya şimdi söyleyin ya da psikopata bağlatmayın beni tek tek söyleyipp...:))

Neyse, beğenmediğiniz başka şeyler varsa korkmayın, söyleyin bu yazının altında. Valla bişiy yapmıcam, kızmıcam , söz yani. Korkmayın canııım, aamaann yemiceem ya. Valla bak söyleyebilirsin. Eleştiriye açık biri olmak gerekir. Yani ben öle değilim ama öle olmak gerekir. Tekamül gerçekleştireceksek şart bu. Dinliyorummmm.

Bi de , yazı karakterini beğenmediğini söyleyen 22 kişiye teşekkür ederim.

Ama “ne farkeder,her türlü okurum” diyen o 7 kişi var ya o 7 kişiii...Alnından ve o şıkkı tıklayan parmaklarından öperim tek tek. Bitanesiniz ve aranızdan sadece bir kişiyi öğrenebildim.

“Bence güzel , değiştirme” diyenlere de sevgiler, saygılar. Siz çok azcıcıkk kaldınız, diğerleri ezici bir çoğunluktu, ne yapalım.

Birde “senin gibi işte comic sans, idare eder” diyenlerr var tabi.Ah siz yok musunuz sizzzz, o bir tuzaktıı. Allah sizi davul etmesin emiii. Komik miyim ben beee, aaaa...Gayet ciddi meseleler üzerinde yazıyoruz şurdaa. Alın ciddi yazı karakterinizi tepe tepe kullanın şimdi. Komikmişimmmm de sans mişim dee...

Hıh...

P.S; ankete katılan herkese çok teşekkür ederim...benim için önemliydi..;)

29 Ağustos 2009 Cumartesi

eğitim şart...:)


http://www.birmilyonkalem.com/?p=17439

http://www.birmilyonkalem.com/?p=17543



Kırtasiye malzemeleri göndermek isteyen için adres:
33 OKUL 3003 ÖĞRENCİ İÇİN EL ELE KAMPANYASI
Dursunbey İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü / 10800
Balıkesir – Dursunbey
Tel: 0 266 662 10 36

Para yardımında bulunmak isteyenler için banka hesap no:
33 OKUL 3003 ÖĞRENCİ İÇİN EL ELE KAMPANYASI
T.C Ziraat Bankası -Dursunbey İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü – Eğitime Destek Hesabı – 52755380-5001

birmilyonkalem.com çok güzel bir kampanya başlatmış..Bunu duyurmak bize de nasip oldu...
Kampanya ile ilgili daha geniş bilgiyi resmin altındaki linklerden bulabilirsiniz...


Ben bu ülkede ki her türlü ama her türlü sorunun "eğitim" ile çözüleceğine inanan biriyim. Bence o bahsettiğimiz "ne olacak bu ülkenin hali" sendromunu da doğru bir eğitim sistemi ile çözebiliriz. Bu ülkede var olduğu konuşulan, var olduğuna inanılan!!! tüm sorunlara dikkatlice bakın. Hepsinin kökünde eğitim sorunu yatıyordur.

Ben kırtasiye malzemelerini önümüzdeki hafta kargoyla gönderiyorum.Sizde evde kullanmadığınız defter, kalem, cetvel, abaküs(hepimiz zeki olmak zorunda değiliz:)), işte kardeşinizin kullanmadığı araç gereçler olabilir. Yukarıdaki adrese yollayabilirsiniz. Kitap yollamak isterdim ama bendekiler uygun olmaz sanırım.

İşte böle, kendi bloglarınızda paylaşarakta yardımcı olabilirsiniz.

Sevgimle...

27 Ağustos 2009 Perşembe

üçyüz beşyüz üşyüz beşyüzzz

Şimdi bugün, az önce, yani, böle birkaç dakika önce blogumu açtım ve izleyici sayısına takıldım. 299. acaba 300 kim olur diye geçirdim aklımdan sonra o meşhur film şeridi geçti gözlerimin önünden. (o gerçekmişşş)

İlk blog yazmaya başladığımda ne kadar büyük bir dünya gibi gelmişti bana. Aman Allahııım, bir sürü blog bir sürüüüü. “Hepsi çok güzel yazıyorlar, ne yaparım ben burada, kimse okumaz beni” diye aklımdan geçirmiştim. Şimdi pek hatırlamıyorum ilk takip ettiğim blogları. Önemi yok, hatırlayabildiğim gözümün ne kadar korktuğu. Hayatta barınamam, kimse beni okumaz demiştim. O zaman bloglarına yorum bırakmazdım , hatta bir süre bırakmadım kimseye. “ulan sen kimsin, damdan mı düştün, nerden geldin nereye gidiyorsun” dedim kendime. Tam arabesk filmindeki Mügde Ar sendromu. Bu filmlerle büyümüşüz ondan sanırım pek bi tırsaktım başlarda. Sanki biri yorumuma ilaç katacak.
nihahhaha...Blogmania 'da Zeus(Kaan) beni tanıttığında heyecandan ve sevinçten götüm tavana vurmuştu. Msn de paylaşacak kimse olmadığı için kuzenime göndermiştim linkini filan. Delirdiğimi düşünmüştü, çok gülmüştü üstelik. Şimdi blogmania yazarıyım , kaderin cilvesi :))Aynı olay birde bloxoo'da günün blogu seçildiğimde olmuştu. O zamanda kalpten gidiyordum sanırım. 3.ayım filandı blog yazmaya başlayalı. Ahhh eski günler ahhh:P:p

Çok özel zamanlardı yaa, şimdi hatırladıkça hoşuma gitti. Önce yavaş yavaş bir iki yazı, gelen yorumlar. Takip ettiğim insanlar beni takip ediyorlar filan. Ben blog teması peşindeyim ama böle adım adım öğreniyordum bazı şeyleri.(adım adımmış, manyak gibiydim yaa, her boku püsürü 2 ayda çözmüştüm) Hatırladım şimdi yaa, ilk temam ne kadar kötüydü ayyyy…heheheh…(tamam yaa tamam bu da öle ahım şahım değil ama daha sade en azından)

Bu yazıyı neden yazdığımı merak ediyorsunuz sanırım. Nostalji olsun , “bakın ben şimdi ne oldum” diye değil. Sadece insan kendi yapabileceklerinin farkında olmuyor sanırım. O zaman uzaktan yorum bile yapamadığım bir çok yazarla arkadaş oldum(sanal bile kalsa), bir şekilde hepsiyle iletişim kurdum ve kurmaya devam ediyorum. Gözümde çok büyütmüşüm demek istemiyorum, kendimi gözümde çok küçültmüşüm. Yani ben hala oldum, budur demiyorum elbette. Hatta hiçbir zaman demeye niyetim yok. Çünkü yazarken “off olmadı, yine çok kötü oldu” diyerek beğenmemeyi seviyorum. Birilerinin yazdıklarımı beğenmeleri ve ya eleştirmeleri , bunu yorumlarla belirtmelerini çok önemsiyorum hala. Onay almaya ihtiyacım var , evet, ne olmuşşş.

Dönüp baktığımda yazdığım onca yazıya, aslında ne kadar çok şey paylaşmışız sizinle. İlk yazdığım yazı beni çok heyecanlandırmıştı... Sanki bissüürüüüü izleyicim varmış gibi “beğenirler mi acaba” diye düşünmüştüm. Şimdi ise yüzümdeki tebessümle hatırlıyorum sadece.. Bugünün o günden en büyük farkı, sanırım artık üzerimde daha çok sorumluluk var.. İşte bu sorumluluk, beni şimdi de ilk günki gibi heyecanlandırıyor.. İlk başladığımda ki o çaylak zamanlarımdaki o duyguyu çok seviyorum ve de o amatör ruhu korumak istiyorum. Umarım başarılı olurum.

Yazmayı ve yazdıklarımın okunmasını önemsiyorum hala ilk günki gibi. Hayatta yapmaktan en çok keyif aldığım şeylerin başında geliyor yazmak artık. Bir süre sonra sıkılıyor insanlar, görüyorum. Yarım bırakılmış , terk edilmiş bloglarla karşılaşıyorum aramalarda. Onlar için bile üzülüyorum. Üzülüyorum çünkü benim başıma gelmesi kuvvetle muhtemel diye düşünmeden edemiyorum. Her şeyden ama herşeyden , insanlardan bile çabuk sıkılan biri yazmaktan neden sıkılmasın ki. Gerçi her şey değişiyor burada. En başta ben değişiyorum. Her gün yazacak bir şeyler geliyor aklıma, geliştiriyorum kendimi. Durmuyorum yerimde. “değişmeyen tek şey değişimdir” sözüne güveniyorum sanırım.

Yaa ben başka bi sosyal mesaj verecektim, bi dk yaaaa…

Unuttum…

Anlarsınız siz belki…

P.S: kimse öle 301 filan demesin...ben yazıya başlarken 299'du..şimdi yazının tüm büyüsü bozulur...

ayy bi de , FF'de herkes 300. 400. bilmem kaçıncı izleyicisine hediye filan dağıtır. Bu yazımda 300. izleyicime gelsin. Belki yeni bi bloggerdır, bi işe yarar.(ahhaa sosyal mesaj bu sanırım)

24 Ağustos 2009 Pazartesi

geçmişine acıkmak bu olsa gerek...

Hani var ya malum klişe laflar” nerde o eski bayramlar, nerde o eski Ramazanlar”. Hah işte o klişe var ya o klişe, klişe mlişe değil işteee. Gerçeğin ta kendisi benim için.(yuhh amma klişe yazdım)
O kadar içleniyorum ki bu duruma. Yahu beni sınıyor musun güzel rabbim. Beni bu sınavdan özellikle mi geçiriyorsun ne yapıyorsun bilmiyorum ki. İleride yapayalnız bir hayat beni bekliyor da, bu provası mı ? (sürekli anılarımdan bahsedip bayıyorum biliyorum ama bana ne kardeşiiim benim diil mi bu bilog…bahsedicem tabii. Beğenmeyen aha şu sol üstteki çarpı işaretine bassın/sağ üstte olan seni bilgisayarım canım benim değil, benimkinde solda…hıh;/ ^hep bu “sağ üstteki çarpı işaretine bassın klişesini de kullanmak istemiştim, nasip bugüneymiş^/kafam karıştı/(yine oldu, kesin parantezlerden birini kapamayı unutum…hatta şuan ne anlattığımızda unututm..imdaaaatttttt..)

Boş verin yukarıda ki paragrafı ben sadede geliim. Neden bir sınava tabii tutulduğumu düşündüğümü anlatayım. Yok yani ben o sınavdan kalmak üzereyim de o yüzden söylüyorum.

Şimdi ben ve benim kanlım göçebelikten yerleşik hayata geçtik ve mutlu mesut bir yaşam sürdük. Ben büyüdüm serpildim ve göçme duygularım kabardı, kanımda ki mikrop yüzünden terk ettim oraları amaaaa…Terk edene kadar gayet güzeldi aslında her şey…
“Ramazan özel ailesi” gibiydik bir kere. Ayın sadece yarısında kendi evimizde yemek yerdik.. İki aile birden davet edilirdi yemeğe davet verileceği zaman. Dolayısıyla bizim aileyle birlikte 3 aile olduk mu. Kazanla çorba yapsan anca yeter yani. Masalar açılır, yemekler hazırlanır, misafirler toplanır. O şimdilerde dönen reklamlar var ya. Hepsi gerçekti işteee. Offf hala gerçek olabilir aslında, benim göremiyor olmam gerçek olmadığı anlamına gelmiyor.(bi felsefe yapmam eksikti) Yemek kurulana kadar kendi iç sesimi bile duyamazdım. Gürültü konuşma muhabbet v.s. Taaaki ezan okunana kadar. Bi de benim babamın, ilçenin diğer camilerine güveni yoktu. Ve her nedense bizim köyün imamı heeer zaman 5 dk geç okurdu ezanı. Düşünebiliyor musunuz 5 dakikaaaaaaaaaaa. Ben babamdan biraz daha az korkuyordum heralde “bırak baba yaaaa, bu adam bizi aç bırakacak, açım ben açççç” diyebiliyordum. İşte o ezan olayı var ya ezan olayı. İnsan sesinin yerini kaşık çatal sesinin aldığı andır hocanın “Allahu ekber” dediği an. Çorbalar, yemekler, bardağa dolan su sesleri(neyseki kimse ağzını şapırdatmıyormuş) . Asıl komik olan yemeğin güzel bölümünün ailenin büyüklerine verilmesi kısmı. Hani özel bir tavuk yemeği yapılmışsa mesla, size kanat düşer büyüklere ise butlar. Yemeği dağıtan kişiye tabak şöle uzatılır “ bu amcamın tabaaağııı”. Ulan kaç tane amca var masada, saydım 5 oldu. Ama amca bi tane ve daha çorbasını bile içmemiş. Köftehorlar ne olacak. Hahaha…amcam 2. tabaktan sonra, başını kaldırır, etrafa bi bakar ve şöyle derdi “aaa Yesari sen de mi buradaydııııın”. Ben de her seferin “ aşkolduum amca yaaa” diyerek gülerdim. : ))))

Bi saniye yaaa. Hikâyenin burasında hafızam beni birden bulaşık yıkama kısmına gönderdi her nedense. Ne eski ramazanı yaaaa, ne eski bayramı. Yook yok. Her şey gayet güzel şimdi. Böle gidiyorum eve, evdekiler zaten yazlıkta, kimsecikler yok. “Bi hazır çorba yapsam, yanına buzlukta bişiyler vardır.”diye düşünüyorum sadece. “Ya da dışardan bir şeyler söylerim, ezan okununca televizyon karşısında yerim artık”.O neydi yaa, gerçi herkes yardım ediyordu da…Bunun çay faslı vardı , meyva faslı vardı. “Yesari bi kahve yapsada içsek” faslı vardııı. Anaaaa kabussss.

Ayyyyyyyyy kesinlikle şimdi ağlıcaam. Şaka yapmıyoruummm. O dağ gibi bulaşıkları bile yıkmaya razıyım. Hem zaten artık makine var evde. Ama tek başıma iftar yapmiim ben yaaa. Offf evimi cidden çok özlediiiiiiiiim. Ramazan geldi daha bi özledim.Daha dahaaa.
Yine çok dengesiz yazı oldu. Farkındayım ama sonuna geldim artık yapabileceğim bir şey yok. Bir “nerde o eski Ramazanlar”diyerek bi klişemizin daha canına okuduk. Ben bir şey anlamadım yazdığımdan ama can sıkıntım geçti. Aklıma başka bir şey gelmiyor. Bayram özel için daha çok malzemem var. Onu buradan yazmayacağım inşallahhhhhhhhhhh. Gittim.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

mini mini bir mim konmuştu...


Çooook teşekkür ederim...

D.B.P şurada mimlemiş, sonra yetmemiş şurada ödül vermiş, şurada tekrar mimlemiş...
Bi garip women mimlemiş, bir de ödül vermiş...
Ata İsmet Özçelik şurada yine aynı ödülle onurlandırmış...
Karılıksız karı şurada mimşemiş..(en yakın zamanda benzer bir yazı yazmayı düşünüyorum ama mim olarak değil;))
Çok tatlısınız çok kibarsınız, çok teşekkür ederim...(valla yaa)

AMAAAAA...

Sizi gagalarıım, sizi cidden gagalarım. Üzerime üzerime gelmeyin. Herkesin birden canı mı sıkıldı. Yaa gidip kaynağına çemkiricem ama bulamıyorum bu mimleri hazırlayanı. Geri gidiyorum geri gidiyorum. Ama sonra delirip kapatıyorum pencereyi. Bakın yapmayın etmeyin. Hala dönüyor, her yazıyı okurken acaba benim ismim de var mı diye korkuyla iniyorum yazının sonuna. Ben geçtim bu yollardan. Mimleri sevenler ve sevmeyenler diye iki kutup oluşuyor. Gelin nifak tohumları sermeyelim aramıza. Bize bunu yapmalarına izin vermeyelim.

Neyse , sakin ben sakin...

Bir mim başlatıyorum...(şaşırdın değil mi okuyucu)
Bir metin yazıyor herkes, mimin metni. Şöle birşey “ Ben Yesari(burada kendi isminiz) bu belgeyi blogumda yayınladığım andan itibaren 6 ay boyunca (bakın size açık kapı) hiçbir mim yazısı yazmayacağıma, beni mimleyen insanı ne kadar seversem seviim, bana ne kadar nazı geçerse geçsin ona olumlu yanıt vermeyeceğime , gerçekte var olmayan çok sevimli çok anlamsız ödüller ortaya çıkartmayacağıma, yazı yazamadığımda bunu kabullenip, mimleri bu kısır zamanlarıma alet etmeyeceğime, kendi hür irademle SÖZ VERİYORUM”(abartıp "and içerim" de diyebilirsin)
Böle bişi işte, herkes kendi diliyle yazsın. Zaten bakın benim yazılarımın altında imzamda var. İmzamıda atmış oldum. Olmayanların zaten blogda yayınlamış oldukları için imza yerine geçiyor bu yayın sistemi. Tabii bu arada bu mimi yazdıktan sonra sözünden dönenin kaşığı kırılsın.

Bu mimin tek kuralı var. İzleyici listenizin tamamını mimliyorsunuz. Blogda yayınlayacağınız için siz büyük bir külfetten kurtarıyorum , tek tek haber vermiyorsunuz. Ama onlar içinde kural aynı. Herkes izleyici listesindeki herkesi mimliyor bu mimle. Kural kesinlikle bozulamaz.

Şimdi şu sağda görmüş olduğunuz “üstadım” dediğim herkesi mimliyorum. Hadi kolay gelsin hepinize. Bide bu mim şu işe yarayacak. Yarın bi gün sizi bilmeyen, tanımayan , yeni keşfetmiş biri sizi mimlediğinde bu yazınızı bölee daaaan diye önüne koyabileceksiniz. Ne kadar güzel değil mi. Biliyorum çok sevdiniz bu mimi. Sizi için hazırladım. Gece gündüz düşündüm. Nasıl bi mim olabilir diye, allem ettim kallem ettim ama yaptım. Bu çıktı ortaya nihayet. Hadi yine iyisiniz. Yeni bir mim atıyorum ortaya. Canlarım benimmmm.

21 Ağustos 2009 Cuma

“Senin Adın Bile Geçmedi”


Geçenlerde bi yazı yazmıştım, hatırlarsınız "kafamızda birlerini yaratmamız, insan üretip tüketmemiz" hakkında.İclal Aydın benden önce yazmış. Bu kitabı ve bu yazıyı okuduğumda o konuya geri döndüm.İclal Aydın sadece aşk açısından bakmış ve çok güzel özetlemiş durumu. Çok açık yüreklilikle yazmış ve dibine vurmuş tabir yerindeyse aşkın sorgulamasının.

Yazıyı yayınlamadan önce izin aldım kendisinden. O yüzden buradan kopyalayıp başka bir yerde kullanılacaksa bile kaynak belirtiniz lütfen(beni değilll elbette okuyucu, İclal Aydın’nın adınııııııı). Kitabı rafta görünce çok şaşırdım. Bu kitap ne zaman yayınlandı diye. Kitabın adı yazının başlığı ile aynı "SENİN ADIN BİLE GEÇMEDİ"

Şöle demiş kitabın başlarında;

Aşk insanın kendini ikna etmesi aslında. O kişiyi seçiyor , hep onun hakkında konuşuyor ve önce kendi kendimizi ikna ediyoruz. Birini sevmeye beni benden daha iyi hiç kimse ikna edemez, biliyor musun…

İkna sürecinde karşı taraftan küçücük bir parça alıyor, sonra onu hayalimizdeki diğer parçalarla bütünlüyoruz. Hepsini üst üste koyarak kendi aşkımızı kendimiz yaratıyoruz. Sanrada o yarattığımız kişiden bizimle eş duyguları taşımasını bekliyoruz.

Yaratma süreci ,kendini ikna etme süreciyle iç içe. Bu yüzden de sıklıkla O’nu konuşmak istiyoruz. Çünkü aslında söylediğimiz her söz kendimize dönüp çoğalıyor. Kurguladığımız o hikaye , anlattıkça olağanüstü bir gerçekliğe kavuşuyor. Ve savunmaya başlıyoruz. Kendi hikayemizi kendimize karşı savunuyoruz.

Aşktaki tek ikna süreci bu değil. Ama diğer ikna süreçleri de anlatmakla sımsıkı bir ilişki içinde. Gün gelip de hayal kırıklığı yaşandığında , bu sefer de başka seylere ikna etmeye çalışıyoruz kendimizi ve yine anlatıyoruz. Zaten beni hak etmemişti! Diyoruz mesela. Ya da “Zaten bu oyunda verici olan taraf hep bendim!” diyoruz. Demiyor muyuz? Türevlerini sıralamaya gerek yok; bildiğimiz , yaptığımız, anlatıtğımız şeyler hepsi.
Başlangıçta kendimizi aşka ikna etmek, aşkı çoğaltıp yaratmak için anlatırken, ayrılıkta da aşkı bitirmek için anlatıyoruz. Kanıksayana kadar, artık hiçbir anlamı kalmayana kadar aşk acımızı anlatıyor, anlaya anlata kurtuluyoruz.


Ayrıca birkaç dikkat çekici cümle kitabın içinden…

Anlata anlata sonunda kendimizi anlattığımız kişiye aşık olmuşken bulabiliyorsak, hiç de ilgimizi çekmeyen biri durmadan bize duyduğu aşkı anlatırsa ne olur?

Bir yazar arkadaşım “Dip o kadar derin ve esnek bir şey ki,” demişti”Hep daha , hep daha da dip var. Ve o dip garip bir esneklikle insanı yukarı fırlatıyor sonunda”

Karşı tarafın bize olan aşkı , hiç de farkında olmadığımız o kişinin aklımıza girmesine yol açabilir.


Böle işte, hazıra kondum bu sefer…benim anlatmak istediklerimi ne güzelde gevşek olmayan bir dille anlatmış. Sakin sakin , herkesin anlayabileceği şekilde. Yazar böle olunur işte: ))

20 Ağustos 2009 Perşembe

Tanımlanamayan bir davranış yaklaşıyor-2


Kadınlar bazen, birinin yüzüne söyleyemedikleri kızgınlıklarını,sinirlerini mutfakta, yüksek sesle, temel gıdalarınızla paylaşırlar...


Serimize devam ediyoruz.

Ben küçükken küçücükken, bu tanımlanamayan davranışları kafamda bile tanımlayamazken annemin ecinlileri var sanıyordum. Peki ama sorun bi “nedeen”. Çünkü bazen,evde ikimizden başka kimse yokken bile sürekli birilerine söyleniyor , kızıyor ve konuşuyordu.Hemde yüksek sesle( yok iç sesiyle, sende bunu duyuyordun, laa havlee). En çokta yemek yaparken vuku buluyordu bu olay. Hani yemeğe “sevgisini” katardı anneler, hanii. Bana hiç sevgi sözcükleri gibi gelmiyordu onlar. Yiyordum ben be o yemekleri be yiyordum. O yüzden böle oldum , şimdi anlıyorummm.

Neyse gel zaman git zaman ben evden ayrıldım geldim Ankara’ya. Bu annem olacak ecinli kadının ablası olan teyzemle yaşamaya başladım. O kadın ki , anneme teyze ona anne dememe başlamama sebep olan kadındır. O böle acaip bişiydir. 2 kadın hakkında da yazarım bi gün nasılsa. Karıştırmayayım kafanızı. Tane tane anlatiim. Sonra hiçbişi anlamadım diyorsunuz ./böle de sokarım lafııı, nihahahaha/(nihahaha yazarkende bigün “nihan” yazıcam gibi geliyor...nihan ne komik bi isim olur eğer öle yaparsam) ^ohaa iç iç iç konuşmalarım boyut atladı, bana yeni karakterler lazıım, daha iç konuşma , daha daha iç konuşmaa^

Ulaaan nerde kaldııım. Hah, şimdii, teyzemde de aynı özelliği ara sıra görünce anladım kiiii; Bu genellenebilir bi davranış . Yok yok ,aslında o zaman anlamadııım. Geçen akşam, salatalık doğrarken, bi yandan da sürekli söylenirken sinirli sinirli, kapıda beliren kuzenimi görünce korkudan zıpladığımda anladım. (hah şimdi çık bu cümlenin içinden de göriim)Bizimki korkmuş gözlerle soruyordu“ şimdi burdalar mııı, beni görebiliyorlar mııı, sorsana ne olacakmış benim halim” diye. Yani mikrop benimde kanıma bulaşmış onu anladım. Ben de yemek yaparken kimseye söyleyemediğim tüm sinirimi kusucam. Sonra o yemekleri benim mimi mini yavrucaklarım yicek. Kendimi şarkı söylemeye filan mı alıştırsam. Ağız alışkanlığı diye birşey vardır. Vardır vardır...

bu arada...kendi kendine konuşana ne denir biliyorum....5 yaşımdan beri biliyorum...böle bi espri yapan olursa çocukluğuma dönmek istiyorum...çok can yaktım o zamanlar...fiziki anlamda;)

benden bi cacık olmaz...

Acaip yoğun bi günün ardından aklımda kalan cümle “gülme sakın”

Şimdi sabah patroncağızım geldi elinde bi proce, bölee babalar gibi, bi sürü ayrıntı. Anlatı etti. “Şurası şöle, burası böle”. “Öğleden sonra gelecek ama sakın gelince gülme”. “gülerse vururum, sakın gülmesin” dedi çünkü(smile). Hönkkkk!!! Kim ne dedi, neye gülmicem, kim uyarıyor beni. Ulan müşterinin adıda mafya babası adı gibi. Tamam ama neye gülmicem. Tuhaf birimi gelecek olan. “hayır tuhaf değil ama sen gülme, alay etme. Nasııı yanii yaaaa, ben alaycı biri miyiim. Bakar mısınız. Koskoca patron beni uyarıyor müşterimle alay etmiim diye. Ben aslında müşterinin öle tuhaf olanlarıyla daha iyi anlaşırım. Anlaşamadığım ukala ve dünyayı ben yarattım havasında olanlardır. Onlara dünyayı dar ederim işte. Anlarlar ve değiştiririz. Şimdi ne geleceğini bilmiyorum. Ama hazırladım projeyi. Projeleri hazırlarken bile suratım asık. Kimseyle konuşmuyorum, gülmüyorum. Msn bile ofline modda. Kimseyle görüşmek istemiyorum . Ara sıra maillere bakıyorum o kadar. Gülme dedi ya patron.

İşte öğleden sonra olduğunda, böle mimi mini tatlı tatlı bi kadın geliyor. Hoşgeldiniz beşgittiniz. Patron demez mi “yesari, hazır değil mi projeler”.(İç ses;nasııı yaniii, müşteri bu muu) Aaaayyyyyyyy ben bi sevin bi sevin. Ne bekliyordum neye hazırlamışım bilmiyorum kendimi. Kadına sarılmak geliyor içimden resmen. Anam biz böle tatlı tatlı anlaşıyoruz. Var biraz tuhaflık ama, hafif saflık diyelim, benim yanımda uhuuuuu, kadın ballı terayağı. Koca projeyi, detayları bir saat içinde konuşuyoruz. Çabuk ikna oluyor, çabuk beğeniyor. Benide seviyor sanırım(gülmüyorum ona nede olsa). Ohhh valla keyif. Bana garip gelen hiçbişi yok aslında.O kadar garip kişiliklerle karşılaşmışım ki. Onun farklılığı o gelmeden haberinin gelmesi sadece. Ama ben uyarının etkisinden ilkokul düzeyinde bir hassaslıkla yaklaşıyorum her ayrıntıya . Müşteri gülmeden gülmüyorum, gülmeyi abartmıyorum kesinlikle.Hafif tebessümler bende, hanım hanımcık.Espri filan hiç yapmıyorum. Pek yüzüne bakmadan konuşuyorum. Projeler üzerinden muhabbet kuruyorum sadece. Ara sıra eşi arıyor ve bi yokluyor. “Napıyorsun ne ediyorsun”(alt ses; sana güldü müüüüüü, sana iyi davranıyor muuuuuu) “iyi işte, çalışıyoruz” diyor.

Kadıncağız o kadar melek gibi ki sürekli “sizin işinizi bölmüyorum değil mi, sizi meşgul etmiyorum değil mi” diye ara esler alıyor. “Yahuu benim işim bu, bunu sorarak bölüyorsun” diyemiyorum. “Yok estağfurullah olur mu hiç” hiç olmadığım kadar sevecen bir tonla. Aklıma kuzenime “patron beni gülmemem için uyardı” dediğimde attığı kahkaha geliyor. “seni şimdi uyardılar ya, sen daha beter gül olur mu” diyor. Gülmüyorum, hayır çok ciddiyim. En son taksiye bindiriyorum yola kadar çıkıp. “görüşürüzz, iyi bakın kendinizeee” ( bakın hiç gülmediim sizeee)

Şimdi bu yazıdan bi sosyal mesaj çıkarırdım ama size mesaj filan vermeye gelmiyor. Bi işe yaramıyor. Hepimiz rezil insanlarız zaten. Bi eksiklik bi farklılık gördüğümüzde kendi dötümüze bakmadan alay ediyoruz insanlarla. Ben bunu anladım. Gerçi hiç uyarmadan gelseydi ben yine aynı şekilde davranırdım ama biri beni neden uyarmak zorunda kalıyor benii. Çünkü ben alaycıyım.
Bitti...

18 Ağustos 2009 Salı

ben şizofren değiliz...

Mimleyen Eliza olmasaydı ben bu mim yazısından çok güzel sıyrılırdım. ama noolduu yorum kardeşliği dedi. gönlümdeki torpilini kullandı. onu kıracağımza kafamı kıracağımı biliyor.İnsan kendi kendisiyle röportaj yapar mı yahuu:S

1. Hangi şehirde yaşıyorsun?
-Şehr-i Ankara

2. Mesleğin?
-Böle bişiyler tasarlıyorum,bişiler bişiler. Bazı müşterilere onu beğendiriyorum. Sonra onu ürettiriyorum sonra onu bir daha görmüyorum. Bazılarını hiç görmüyorum o kadar yani.

3-Blog yazmaya başlama kararını nasıl aldın?
- E baktım ben pek sıkılıyorum internet denilen yerden. Google “hesabım” bölümünde “blog” diye bişi var. "Ne bu lan" diye başladım inanmazsın okuyucu. Henüz tek bir blog okumadan ölee daaan diye yani. Ama tabi ilk yazımı yazmadan önce bi deneme süreci oldu. Öle çakma bi blog alemde dolanıyor. Sen göremiyorsun. Sonuç olarak benim başıma ne geldiyse sadece!!! “meraktan” geldi…

4. Ne kadar süredir blog yazıyosun?
- 1 Ocak 2009

5. Bloğunu hangi sıklıkla ziyaret edersin?
-Ben neden ziyarEt edeyim yaa. Benim o beniiim. Alooo...

6. Pc açıldığında bloğunu açmak kaçıncı sıradaki iştir?
-üçüncü. (şaşırdın di mi okuyucuuu:)

7. Başka bir blog sayfasında görüp aldığın birşey yada gittiğin bir yer oldu mu?
-Ben takip etmem edilirim!!! (düşündüm düşündüm bulamadım.ama izlediğim fimler oldu, bi de sepete eklediğim kitaplar;))

8. Bloğunda hangi konulardan bahsetmek seni mutlu eder?
- Mutlu mu :S. Kuzum sen bu soruları hazırlarken ne içtin. Aynısından istiyorum.

9. Bloglarda gördüğün diğer blog arkadaşlarını eklemekte seni cezbeden ne olur? (Blog teması, diğer bloglara yorumları, bloğunun adı, içeriği vs)
-Valla bu sorular direkt “kaşınma”soruları. Ben bi bulursam bu mimi hazırlayan kişiyi.Soruyu sormuş, sonra parantez içinde cevapları yazmış. Şimdi bu sanırım Türkiye'deki politika anlayışının özeti oldu. Halkın vermesini istediği cevapları, soruna ve soruya sıkıştırmak gibi bi özelliği vardır devletimizin de. Çok politik bir soru olmuş, cevaplandırmıyorum…hıh..

10. Blog aracılığıyla para kazanma fikrine nasıl bakıyorsun?
-güzeeeel bakıyoooruum güzeeel. FF gibi yapıcam. Meşhur edicem blogumu. Sonra satıcaaam onu. Orasına burasına reklam yapıştırarak görüntü kirliliği oluşturamam. Benim bi duruşum var. Ama tabii meblağ da önemli. Neyse tekliflere açığız.

11. Blog arkadaşlarınla buluşma, biraraya gelme fikrine ne dersin?
-“Hadi ordaaan” derim. Ne buluşucam. İstemeeem aman kalsın. Hırlı mı hırsız mı, manyak mı sapık mı belli değil. Burada yazılanlara kanmıyorum artık. Yok öleee.

12. Bu soruları kimler cevaplasın?
- haaa kendi kendimi yaktııım, bide başkalarını mı yakıcaaam. Valla şöle yapıyorum. Bu sefer iletişimin bokunu çıkartıyorum, telepatik olarak bir kişiyi mimliyorum buradan. Merak ediyorum duyacak mı. Deneme 1 deneme 1. Duyarsa zaaten sizi tanımıyorum ona göre. Çok para kazanıcam bu işten çoook.

“seni mimledim”
...

17 Ağustos 2009 Pazartesi

akvaryum mu balık mı....???

en son "vicdan açılımı" yazıma oldukça güzel yorumlar geldi...herkesin düşüncesine saygım sonsuz..ama bu yorum herşeyi özetler nitelikteydi...sevgili abey'e teşekkürler...


abey "Vicdan açılımı..." kaydınıza yeni bir yorum yaptı:

akvaryumu olanlar bilirler. suyun ısısı çok önemlidir. akvaryumdaki su, olması gerekenden biraz soğuk veya biraz sıcak oldu mu bütün balıklar anında ölürler. ama kendini bilime adamış bir manyak şöyle bir deney yapabilir; akvaryumdaki suyun ısısını her gün azar azar artırır ve balıkların buna alışmaları için onlara yeterli zamanı verir, hatta biraz daha abartıp, balıkların bu değişen yeni ısıda üremelerini ve birkaç nesil oluşturmalarını bekler, yani evrimleşmeleri için onlara yeterli süreyi tanır ve sonra yeniden suyun ısısını bir miktar daha değiştirir ve gene aynı sabrı gösterirse balıklar ölmez. bilim adamı belki biraz ihtiyarlar bu geçen sürede evet ama balıklar farklılaşır ortama ayak uydurur ve yeni nesillere bunu aktarır. bunun kaç yıl süreceğini bilmiyorum belki 10 yıl belki 1 milyon yıl. bu balıkların genetik değişim kabiliyetine ve bilim adamının sabrına bağlıdır.

şimdi, bu enteresan ama oldukça gerçekçi örnekten yola çıkarsak sorulması gereken soru şudur; biz balık mıyız yoksa akvaryum mu? üzerimizde deney yapan o manyak bilim adamlarının kim olduğu o kadar belli ki onu merak etmiyorum bile :) ama bazen kendimi hem balık hem akvaryum gibi hissediyorum ne yalan söyliyim. evet yalan söylemek bazen acıları örten sıvadır kabul ama ben yalan söyleyemem. hem akvaryumuz hem balığız işte. ben ama eğer bir çocuğum olursa ona bu aptal akvaryumla ilgili hiçbir şey aktarmayı düşünmüyorum. böyle bir suyun içinde acı çekerek boğulacağına, kendi denizlerinde özgürce boğulsun çok daha iyi.

Vicdan açılımı...


Son zamanlarda yapılan açılımlara bir açılımda benden gelsin. Siyasi bir yazı değil, insani bir yazı olacak. 40 açıdan da değerlendirmeyeceğim. Önce ben olacağım, sonra empati yapacağım becerebildiğim ölçüde.

“Ben hiç kürt olmadım”. Önce Türk oldum. Sonra etrafımda ki insanlara baktım, aileme baktım etnik bir kökenim olduğunu farkettim. Atalarımız karadenizin bi şehrinden Artvin-Arhavi’den göç etmişler. Böylece Türk olduktan sonra laz oldum ben. Evde benimle Türkçe, kendi aralarında lazca konuştular. Türk olmak ortak paydaydı beraber yaşadığımız coğrafyada. Türk olmakla doğduğumdan beri övünüyordum zaten. Laz olmanın dayanılmaz hafifliği ile övünür oldum sonra. Zeki ve komik olmaları, hafif sulak toraklardan göç etmelerinden ötürü boy pos endam sahibi (:P) olmaları filan. Kendileriyle dalga geçebilmek gibi bi özellikleri de vardı üstelik. Her girdiğim ortamda “laz işteee, en koysundan laz’ım ben bee” diyebiliyordum. Hiç bir ortamda laz olduğumu gizlemek zorunda kalmadım. Ailemden , köklerimden gururla bahsediyordum herzaman. Aramızdan ülkeyi bölmek isteyen birileri çıkmamıştı çünkü. Hiçbir askeri öldürmemişti benimle aynı coğrafyadan , aynı kökenden gelen biri. Uzaktan akrabalarım, akrabalarımın akrabaları , belki benim hiçbirşeyim sadece babamın babasının doğduğu yerde doğmuş biri , hiçbir mehmetçiği öldürmemişti. Benim kim olduğumdan utanmam gerekmedi hiç. Atalarımın kim olduğunu gizlemek zorunda kalmadım. Üniversitede en yakın arkadaşlarım 2 yılın sonunda zar zor öğrenmek zorunda kalmadılar laz olduğumu. Nereli olduğumu sorduklarında kaçamak cevaplar vermek zorunda kalmadım çünkü. Ben hiç “kürt” olmadım anlayacağınız. Kimsenin “en iyi laz ölü lazdır” esprisine marus kalmadım. Beni genelleyenlere , örneğin; “lazların aklı 12 den sonra çalışmazmış” dediğinde biri“bi siktir git, sen kendini yalnız hissetme diye senin seviyene indim ben” diyebildim mesela. Başımı eğmedim kimsenin yanında. Savunmak zorunda kalmadım kendimi ve bana benzeyenleri. Dedim ya, ben hiç kürt olmadım.

Bu güzel ülkede en çok yapılan şey genellemelerdir ve önyargısız bir Allahın kulu yoktur nedense. Tepki göstermek en doğal hakkımız ve sonuna kadar tepkimizi göstermeliyiz. Cezalandırılması gereken insan bile demeyeceğim katiller sokaklarda , içimizde biryerlerde nefes alıyorlar hala. Gencecik askerlerimiz hiç görmedikleri bir şehrin hiç gitmedikleri bir dağında şehit ediliyorlar. Acısını hepimiz yaşıyoruz. Acılarımıza sebep olanları doğru etüt etmek gerekiyor. Bir insanlık suçu işlenirken, bir cinayet işlenirken biz de vicdan katili olmamalıyız. Hem kendi vicdanımızın hem suçu olmayan milyonlarca insanın...

15 Ağustos 2009 Cumartesi

ana-bana feed'i...yay!


“Kendimden sıkıldım”

Bunun başka bir açıklaması yok. Bu cümle özetliyor işte. Önceden canım sıkılırdı ,içim sıkılırdı. Ama şimdi bütün olarak ben kendimden sı-kıl-dım. Dönüştüğüm canavardan ayrıca sıkıldım o başka mevzuu.

Etrafta tartışılıyor sosyal medya, sosyal paylaşım siteleri, sosyal ağlar bla bla bla. Bunlar bir nevi sosyalleşme siteleri, bildiğin tanışma ,kaynaşma, paylaşma, yayma amacı güden siteler. Bence bu sitelerin adı değişmeli. “İnsanı insandan soğutan siteler”, “insanı kendinden soğutanağlar”, “sevdiğini de sevmekten vazgeçiren siteler”. /çok uzun isimler oldu ben bi formül düşünürüm telaşa lüzum yok / . Birçok insanın bu ağlarda iletişim kurduğu sahip olduğu çevre normal hayatlarında ki sayıdan fazla. Özellikle ff de günler düzenleniyor, bir şekilde gerçek hayata taşıyorlar ve sanal etkiyi azaltıyor bence bir nebze.

Çok dallandırıp budaklandırmayacağım( ne uzun kelime bu beee), yazdığım yazıdan da sıkılıyorum sonra.

Nedir sosyal paylaşım platformları. Daha doğrusu neydi. “Facebook” var. Hay a.q ben o facebookun. Kapatmıştım bir ara ama sonra açtım. Sadece video izliyorum ve ağız dolusu gülüyorum , max. 15 dk dayanabiliyorum. Sevdiğim arkadaşlarımdan , akrabalarımdan illallah ettiriyor çünkü. Kimsenin profiline bakmıyorum, ekledikleri resimlerle ilgilenmiyor , nerede ne yapmış görmemezlikten geliyorum. Eskiden ne güzel 40 yılda bir haber alırdık herkesten “-Eee daha daha nasılsınız, çoluk çocuk nasıl, eniştemler iyidirler inşallah” idi. Şimdi “-Yaa feyste gördüm çocukları, Abanta gitmişler, Ayşe erkek arkadaşıyla gitmiş hatta. Hoş çocukmuş, yakışmışlar ” .“-hönkkk!!!”. Ulan sana neeee , sana ne. BBG evi mübarek.

Bloglar, yorumlar , yorumcular kısmına girmiyorum, onlar hakkında kusturana kadar yazdım sanıyorum.” Sosyal kelebek” dedi bi arkadaşım geçenlerde. Hay been o kelebeğiiiinnn.

Ben bir şeye taktım mı kaba tabiriyle bokunu çıkartırım. Yeni bir şey keşfettiğimde öle köşede sessiz sakin bekleyemiyorum ki. Bi dur di mi, yeni gelmişsin, belki dışlanacaksın, belki sevmeyecekler seni, belki antipatik bulacaklar. Bi böle mülayim ol, bi duruşun olsun, ağır ol azcık. Ama çoğunlukla bu benim elimde olmaz. Bi şekilde hayattada bu böle, olayları uzaktan seyredip, seyretmekle kal(a)mıyorum. Her şeyin tam ortasında buluyorum kendimi.

Twitter’dan çok çabuk sıkıldım ama Allah var şimdi, beni FriendFeed’e götüren de o oldu. Öle 140 karakterde kendini ve durumunu ifade edeceksin filan. Ohoooooooo o 140 karaktere 140 kere takla attırabileceğimi fark ettiğimde hızla olay yerinden uzaklaşmıştım bile.

Friendfeed ‘e ısınma turları bloglardan tanıdığım insanlarla başladı. Hala da onların etrafında takılıyorum. (güvenilir sular) O elit , snop, teknoloji dahisi üyeler korkutuyor beni. Aşık atamam yani onlarla.

Ama gel gör ki gün geçtikçe bloglarını takip ettiğiniz insanların gözünüzün önünde normal insan formuna dönüşmesi acı birşey./en azından bazılarının/ Bloglarında okuduğunuz böle pamuklara sarıp sarmaladığınız, kıyamadığınız, yazılarını okurken kafanızda canlandırdığınız ve çook sevdiğiniz bloggerların gözünüzün önünde canavara dönüşmesi hiç yenilir yutulur gibi birşey değil.. Sevdiğiniz bir sanatçıyı sıçarken görmek gibiaynı. Bu arada aslaaa kendimi soyutlamıyorum. Okuyucularım beni ff de , twitterda filan takip etmesin lütfen rica edicim.. Ben hep burada böle masum masum Dr.Jekyll olarak kalabilirim, mahsuru yok. Mr. Hyde bölümü beni bile korkutmaya başladı çünkü. Sosyal paylaşım siteleri sizi alıp sosyal bir canavara dönüştürüyor. Oraya laf yetiştir buraya laf yetiştir. Ona laf sok, buna ağzının payını ver. Ne oldum been nee. Sitede kendi ismimi görmekten sıkıldım, kendi sözlermden korktum.
Yani bide bu işin erbapları var. Ben öle kendi çöplüğümmüş gibi ahkâm kesiyorum filan oralarda ama biri fena ağzımın payını verecek. Ben de az kaldı birilerine vericem o ayrı.

Günah çıkartıyor gibiyim ama biraz kendini toparlama yazısı bu. Paylaşımda bi yere kadar canım. Kendim dışında herkesle bir şeyler paylaşmaya başladım. Bi dööön bi kendine dööön. Yazı yazamaz oldum resmen. Kısa kısa cümlelerle harcadım kelimelerimi orda burda. Bu ne yaaa. bu neeee, ohhh rahatladım. Hiç sosyal biri olmak gibi kaygım yok. Ama kişilik değiştirilemez ne yazık ki . Beni 4 duvar bi odaya kapatsanız karıncalar dile gelir, o kadar yanii. Onlarla şeker ve ekmek kırıntıları üzerine bohem bi tartışmanın ortasında bulursunuz beni.

İletişimimi kestiğiniz an damarımı kesmiş olursunuz. Ama bi haddi olmalı her şeyin.

Yazıya bakıp kendimi eleştirdiğimi sanmayın sadece. Satır aralarına dikkat. Ben sadece iğneyi hak ediyorum çünkü. /böle de mütevaziyim/. Sanırım dışarıya bilgi sızdırdım ama durum böyleyken böle valla:)))

14 Ağustos 2009 Cuma

yap, kullan, imha et...

Bu sefer cinsiyetsiz bir yazı yazıyorum. (ciddiyetsiz demedim cinsiyetsiz dedim).O nasıl oluyor demeyin, her iki tarafa da giydiricim. HZ. Ömer adaleti ya da ona yakın bir şeyler /Ramazan geliyor böle hz. filan kaynasın araya, sonra tepeden inme mülayim yazılar nerden çıktı demezsiniz/.Fark ettim de ben bu giriş kısmını pek kıvıramıyorum galiba. Bunun da bi hal çaresine bakacağım ama bi derdimi anlatiim , bir daha ki yazıya inşallah.

Yaa biz ne maymun iştahlı ne gözü doymaz, ne gamsız, ne geniş gönüllü, ne nee…/bulamadım/…

Biz öleyiz işte. Bıraktım gıdayı, giyimi filan. İnsanı üretip, insanı tüketmeye başladık. Evet evet üretmek dedim. Nasıl mı? Önce birini seçiyoruz, onu şekillendiriyoruz. Ona olan duygularımıza karar veriyoruz. Sonra onun bize karşı hissettiklerine de karar veriyoruz yetmezmiş gibi .( Birinin sana karşı hissettiklerine de hâkim olmazsın ki). Kaldı ki oda senin karbon kopyan. Oda seni seçmiş belki ve ya seçmemiş. Seçmemişse daha karışık. (bu yazı gittikçe karışıyor ama durun bakalım)

Böle karşılıklı debeleniyoruz. Adını koyuyoruz sonra ”aşk” “sevgi” “dostluk” “hoşlanma” . Üstüne bu duyguları bi güzel yaşıyoruz .Son kullanma tarihi gelince ,o da olmadı bizim onunla işimiz bitince hoop geri dönüşüm kutusuna yolluyoruz. Bizden korkuyorum, hissettiklerimizden, daha doğrusu hissettiğimizi sandığımız şeylerden de korkuyorum. Aklıma şöyle şeyler geliyor /her tür ilişki anlamında/ “aslında ortada duygu filan yok, var olduğuna inandığımız; bizim o kişiye veya ilişkiye yüklediğimiz anlamlar sadece”.

Bunu nasıl anlatiiim nasıı anlatiim. Sen yüklediğin anlamlardan sıkıldığında, canın gözünü açmak istediğinde, daha doğrusu o duyguyla işin bittiğinde karşındakine bakıyorsun ve gerçeği görüyorsun. Birden bire sıradan insan evladına dönüşüyor karşındaki. Buda sana yeterli gelmiyor çünkü artık süslü paketi açmışsın ve içindekini merak etmiyorsun. Etrafta yeni paket arıyorsun senin için bırakılmış. Ne de olsa paketin içinden çıkan senin /aslında/ istediğin, hayalini kurduğun hediye değil/mişşş/. İşin kötü kısmı öle bir hediye yok zaten. Buna halk dilinde “ Takke düştü kel mi göründü” de denilir.

Ne oldu da böyle “insan” tüketir hale geldik. Üstelik bunların hepsi karşılıklı, danışıklı dövüş dediğimiz cinsten. Karşılıksız olduğunda asıl duvara toslama duygusu yaşanıyor işte. Senin için rüya bitmiş, uyanmışsın. Ama karşında ki devam ediyor uyumaya. Belki uyurgezer, belki uyandırdığın an onun için geri dönüşü olmayan zararlara neden olacaksın. Biraz dikkat etmek gerekiyor bu tür şeylere sanırım. Karşınızda sizi sevmek için çabalayan, sizinle dostluk arkadaşlık yapmak için çırpınan insanlar görebilirsiniz çünkü. Çok acı bişiy buu. Hislendim ben galiba. Neyse, yazdım da ne oldu, sanki değişecek mi bir şeyler.

Amaaaan, sıkıldım beeen, bu yazı hiç umduğum gibi çıkmadı:P İade ediyorum bu paketi. Gidiyorum ben…

13 Ağustos 2009 Perşembe

Özledim…




Akşamları alt katta şömineyi yakıp, tüm kuzenlerle toplanıp sanki her gün birbirimizi görmüyormuşuz gibi keyifle ve yüksek sesle sohbet etmeyi…

“-Mineee çay demleseneee, sen küçüksün” demeyi..onunda “-ama sıra Yasemin’de yaaa” demesini…

Akşam karanlığı bastırmadan /tam da şu zamanlarda/ “hadi taze fındık toplayalım dedemlere gidip” diyerek onca yolu yürümeyi…

Bahçeye file kurup, voleybol oynamayı... Yunus’un hırsından canımızı zor kurtarmayı…”ama hani eğlence için oynuyorduk” diyerek köşede topun şiddetinden sinmeyiii..

Dev gibi bi karpuz alıp bahçede dilim dilim kesip, şapur şupur yemeyi…

Anneme karalâhana ve mısır ekmeği yaptırıp “amcaaaa çabuk gel, tekneyi yiceez” diye balkondan seslenmeyi…

Kitabımı alıp evin arkasında ki ağaçların altına gitmeyi, benim orya gittiğimi gören bir iki kişinin daha gelmesi sonucu 3 sayfa bile okuyamamayı…

Sabah amcam veya babamla bahçedeki domates ve salatalıkların başında karşılaşmayı…

Bir de sabah en erken kalkanın olgunlaşmış incirleri "götürmesini"…

“Akşam ne yapsak” diye konuşurken bile vaktin nasıl geçtiğini anlamamayı…

Kuş sesiyle , olmadı abimim “kızım kalksanaaa öğlen olduuuu” nidasıyla uyanmayı…

Közde mısır yapmayı, mısır bulamadığımızda patates atmayı köze…

Yeşil rengi…

Toprağa yalın ayak basabilmeyi…

Çocukluğumu...

Dertsiz, tasasız, plansız yaşamayı, andan keyif alabilmeyi…

Üzüm çardağının altında hep beraber Pazar kahvaltısı yapmayı…

Gerçekten huzurlu hissetmeyi…

Hergün aynı şeyleri yapmayı /şimdi olduğu gibi/ , buna rağmen sıkılmamayı…

Kalabalık şekilde yemek yemeği, yemek yerken gülmeyi, tam yemeğin ortasında birinin gelmesini, “ben şimdi yedim geldim” demesine rağmen onu doyuramamayı…

Uzun sözün kısası, evimi ve ailemi özledim ve artık hafta sonu kaçamakları bana yetmez oldu…

10 Ağustos 2009 Pazartesi

bir mim gördüm sanki!!!


Bu mimi gördüm ve “şimdi sıçtım” dedim.D.B.P mimlemiş üstelik. Vazgeçemem dediğiniz şeyler diye sormuş. Yahu ailem dışında vazgeçemediğim ne var diye düşünüyorum ama bi çıkar yol bulamıyorum. Biraz zoraki maddeler olabilir o açıdan bakıldığında yazının tadı tuzu olmayabilir. İkizler burcu doğmayı ben istemedim. Hiçbirşeye öle körü körüne bağlanmam. Daha iyi bir alternatifini gördüm mü olay mahalininden kaçabilirim. (yani pek iyi şeyler söylemiyorum şuan kendimle ilgili farkındaysanız. Ama bilin ki dilimizdeki ile içimizdeki pek birbirini tutmaz;))

• Ailem dışında ailem gibi gördüğüm bir elin parmak sayısıyla sınırlı özel insanlar. Onlardan vazgeçmem ama şimdi sıfırların sayısı da önemli bu kararım değişip değişmemesin. Bakarız icabında.

• Siyah t-shirt ve beyaz gömlek, bi de converse…ama tabii şimdi şu da var…sen bana verirsin 1000 milyonu sonra gör bakalım giyiyor muyum ben converse filan…valla giymem…hatta ayakkabı giymem, halı serdiririm yürüdüğüm yollara..öle ev terliğiyle bile gezerim…zevk benim değil mi..hıh

• Mısır ekmeği ve yoğurt…istediğin kadar bin milyon ver…vazgeçmemmm…

• İnternetten istesem de vazgeçemem…aslaaa aslaaa vazgeçemem senden aslaaa..ama ne bilim…ne olur mesela…belli bi süre uzak kalabilirim..mesele 5 saniye olabilir…olur neden olmasın…(taam biliyorum ben bir bağımlıyım…yazmıştım şurada zaten…

• Belli başlı kişilik özelliklerim var işte…beni mükemmel yapan, eşsiz kılan...diğer insanların bana hayran hayran bakmasını sağlayan…burada onlardan bahsedip kendimi övmek istemiyorum şimdi…onlardan vazgeçmem işte…

• Ülkemden vazgeçemem yaa…neymiş öle mercan adaları, tarihi şehirlermiş, parismiş, milanoymuş, metropolitan nivyorkmuş…istemeeem…altın kafese konulan kuş misali “eve gidelim eve gidelim” derim ben…

• Ankara’dan vazgeçmeeem…deeermişiim..(yersenizzzz)

• “canım sıkıldııı” cümlesini kurmaktan vazgeçemeyeceğim sanırım…illet bişi…yapıştı dilimeee…

• Yazmaktan vazgeçmem…bak bu doğruuu…valla..elim kolum sağlam olduğu sürece devam..kurtuluşunuz yok…(hadi yine iyisinizzz)

• İnsanlar ne yazmışlar acaba bu mim yazısında… merak ettim şimdi..vazgeçilemeyecek ne var şu iki günlük hayatta…ben böle uydurdum sırf madde dolsun diye ama…sanırım hepsinden, ailenden bile zamanı geldiğinde vazgeçeceğimizi, vazgeçmek zorunda kalacağımız hatırlamak istemiyoruz…unutun siz yazdığım her şeyi…öle de bi vazgeçeceğiz ki her şeyden…hani kaba bi tabir vardır da ben söylemim…hanımefendiliğimi muhafaza edim…

*böle de ciddi bitirir sosyal mesajımı da veririm işte..heyttt beeee…

geldik mimlenecek zat-muhteremlere...benden nefret ediyorlar zamanla mimlediğim insanlar...o yüzden izleyicilerin arasından seçtim...profil resmini beğendiklerimden:)) bölede şekilciyim işteee...

hypo , burcu, ilker Ralph Akça, cropse bride, merve ince

6 Ağustos 2009 Perşembe

Tanımlanamayan bir davranış yaklaşıyor-1-

Kadınlar sinirlendiklerinde ve ya biriyle tartıştıklarında kendilerini temizlik ve dekorasyona verirler...




Önceleri anlamazdım evin şeklinin neden 15 günde bir ya da en iyi ihtimalle ayda bir değiştiğini. “offf anne yine mii yaaa, ama bunları daha yeni bu odaya taşımıştıııık”. Koca koca gardropları sanki minik bi sandalye gibi o odadan diğerine, olmadı diğerine taşıyarak geçti ömrümüz. Abim genelde cinnet getiren oluyordu aramızda. Annemin sinirleri ve evimizin eşyaları aynı süreçte aynı oranda yıpranıyordu. Bu böyle ciddi bi süre devam etti sanırım. Annemin tüm annelerden daha çok evine düşkün olduğunu ve evde değişiklik yapmaktan hoşlandığını sanıyordum.

Sonra yavaş yavaş bu davranışı yengemlerde de gözlemledim.Kuzenlerimi oyun oynamaya çağırdığımda “off annem çok sinirli,temizlik yapıyoruz” cevabını alıyordum. Bulaşıcı olmalıydı evet, kesinlikle kana karışmış bi mikroptu. Peki nooolduu sonraa, noolduu. Ben de sinirlendim birgün. Ota boka püse. Bişiylere sinirlendim, olan olduu. Kendimi mutfağı dip köşe temizlerken buldum. Özelikle dikat edin. Kapı kolu ve çaydanlık ovalar bu kadınlar ,eskisinden daha yeni oluncaya kadar. Dışardan hamarat kız, içinden bin tane küfür savuruyor ve mecburi tekamül gerçekleştiryordu. Şimdilerde mutfak ile uğraşacak kadar vaktim olmadığında ütüye veriyorum en fazla kendimi. O da olur...

Bu temizlik işi öğrenilerek geliştirilmiş olamaz, mümkün değil çünkü ben ev işlerinden nefret ederim. Yani annem bana “kızım sinirlendiğinde temizlik yap” diyerek öğretmiş olamaz. Hiçbirşeyi öğretemedi bunu mu öğretecek. Yok canııım. Demek ki bu davranış bu özelliği itibariyle tanımlanamayan davranış kategorisine giriyor.

Valla numaralandırdım. Kadınlara özel olmayacak bu seri sadece. Ara ara erkeklerin de anlam veremediğim davranışlarına örnekler verebilirim. Nedenleri niçinlerini açıklamak için yazmayacağım t.b.d.y (tanımlanamayan bir davranış yakşaşıyor) yazılarını. Ölesine işte...

Bu konuda katılan, katılmayan,ekleme yapmak isteyen olursa buyursun bakalım:)

5 Ağustos 2009 Çarşamba

fark edersin!!!



Karaları bağlarsın, biri seni duvara ya da asfalta yapıştırır, yapıştığın yerde kalmak istersin...dip denen şeyin esnekliğini keşfeder, tünelin ucundaki ışığı takip eder,çıkmaz bir sokağa sapar, güneşini kaybedersin... ve ya sadece dertler alıp başını gider...bunlardan herhangi biri olabilir...olur da...

Bi sürü soru vardır... cevaplarını bilirsim ama biri çıksın başka başka cevaplar versin istersin... Elinden hiçbirşey gelmez ya da sen öyle olmasını istersin...Çaresizlikten güç alır sinsi sinsi gülümsersin göz yaşlarının arkasında... Acıyla beslenirsin, ondan güç alır hep orda olsun diye geçer içinden...Anlatırsın seni en iyi anlayanlara!!!...paylaşırsın, çoğaltırsın acılarını... “Evet”tir cevaplar hep... hepsi onaylar seni...acıların katlanılamayacak kadar büyük... dertlerin çözümsüz... sorunlar hiçkimsenin sahip olmadığı kadar fazladır, senin küçük omuzlarına...

Sonra biri çıkagelir ... Herhangi biri... “Kral çıplak” der sana....“kral çıplaaakkk”... Senin yel değirmenlerin vardır ama ...Don Kişot bile değilsindir oysa...boşver...

Gülümser ve yola devam etmeni söyler sana.... Duymamış gibi yaparsın...“ne anlar ki o” diye geçirirsin iyice karanlıklarında aklının...Yarattığın , hareket bile edemediğin ağlarla çevirdiğin dünyanı sevmişsindir bi kere... Ama kar suyu da kaçmıştır kulağına... Geri dönüşü yoktur... Uyanma vakti gelmiştir.... Sadece ileri gidebileceksindir... ki; en son istediğin budur aslında...Bir adım ötesinde “kalbinden daha temiz olan sayfada” yürümek varken veda edemiyorsundur üzeri rengarenk ama en çok siyah renkle karalanmış sayfana...

Bir hafta sonra önemi olmayacaktır hiçbir şeyin.. ve ya 1 ay sonra...Hani en fazla 3 ay olsun... Hiçbirinin şuan hissettiğin kadar büyük dertler olmayacağını görürsün nasıl olsa... Sadece biraz sabretmek yeterliyken... kendine yaptıklarını hiçbir düşmanın yapamaz sana... Ne güzel bir lutuftur unutmak...

Nihayet bir gün, sağlık ve maddi sıkıntı dışında... aslında hiçbirşeyin “dert” olmadığını...anlar mısın sen de?

4 Ağustos 2009 Salı

divan-ı hümayun-3-


tamam tamam bitti işte, bu son yazı...kurtuluyorsunuz bu seriden...arada kimseyi kaçırmak istemedim ama...kesin birilerinden fırça yicekmişim gibi bi his var içimdee...:)

Dünyalı olamayacak türde yorumlarıyla abey var bu son yazının şerefine ilk önünüze atacağım yorumcu olarak...diğer adı “adi enişte”..o şimdi kuşadasında tatilde…yorumlarıyla kök söktüremiyor…ama bu rahatlık geçici biliyorum…insanın ekşi yazarı bir yorumcusu olması da zor bee…tüm laf ebeliğini ve kelime cambazlığını benim üzerimde deniyor…neyse şimdilerde tatile gitti bi rahatladım bi rahatladım…hatta bu yazıyı kim bilir ne zaman görür…nihahaha…bi örnek veriyorum anlayın siz durumumu…
şu yazıya yazmış bunuuu...

abey dedi ki...

bugün puzzle dediğimiz ve halk arasında yap-boz olarak bilinen oyuncağın parçaları da girinti ve çıkıntılardan oluşuyor. neden onları büyük resmi görmek için sabırla birleştirirken sorgulamıyoruz da, konu, kurallarını bizim koymadığımız bir başka oyuncağa gelince bu girintili çıkıntılı parçaların birleşmesi bu kadar önemli oluyor anlamıyorum. yahu diyorum işte bu kuralları biz koymadııık! de-ğiş-ti-re-meee-yiiiz! artık bunu tartışmayın yav yeter. boşuna diyorum ama. gözümüz uçkurda aklımız çukurdayken biz daha çoook üşürüz o yarattığımız kutuplarda, o buz gibi daracık ıssız kutuplarda. halbuki ekvator sıcak bakın gelin hadi hem geniş de herkese yer var burda. savaşmayalım efendim, sevişelim artık lütfen :)


hah yazılarımın vazgeçilmez adamı…MİM…bi bakın Allah aşkına ilk yoruma bakııın…

MiM dedi ki...

"Beğendim, sanırım takip edeceğim. Nerde o gavur icadı takip şeyleri. ha buldum"


Şimdi bu adam 23 yaşında ya, bunun bir de başının üzerinde bi 23 var…o kadar söylüyorum size…yaşına göre beni saşkınlığa uğratan nadir insanlardan…hani bi de erkekler geç olgunlaşır filan derler ya, bu adam ezber bozduruyor işte bu konuda…yorumlarıyla beni zorlamayı ,kızdırmayı filan da seviyor…napalım, başa gelen çekiliiirrr…

MİM ile beraber yorumlarını alt alta görmeye alıştığım nadir var…blogu yok ama biz onu FFden tanıyoruz…şimdilerde tatilde o yüzden ikisiyle aynı anda baş etmek zorunda kalmıyorum…dönüşü muhteşem olmayacak diye umuyoruz…

D.B.P var tabii. Bir insan takma ismiyle bu kadar uyumlu olabilir ancak. Ne diyebilirim ki. Yok yani, çok şey söyleyebilirim elbette, kim tutabilir ki beni. Ama tutan güçler var işte.

Daha önce Yesari ve erkekleri yazısında bahsettiğim Absalom , Olağanüstü Sıradan insan Fevki ve Sami Hazinses var. Onlar da şeref tribününden kombine sahibi zaten.

İbraaam; şimdi ibraam dediğim, bildiğiniz İbrahim Ortaç…hakkında bir şey yazmaya bile çekindiğim “adam”… hani o önde imam olsun, biz arkasında namazımızı eda edelim…o kadar yani….o dua etsin, o söylesin(biz bile bilemeyiz kendimiz için neyin iyi neyin kötü olduğunu) biz hep bir ağızdan “aaamiiiin” diyelim…ne güzel di mi:)
oda yeni yeni yorum yapmaya başladı benim yazılarıma…nedeni bilinmiyor araştırılıyor…tırsmıyor değilim hani…ama korkunun ecele faydası yok…o tam “üstadım”…

gerisi önemli değil..
, diskdünya, jilet…bu 3 kişinin yeri nedense winston’dan dolayı özel…onun sayesinde keşfettiğim 3 blogger…e dolayısıyla yorumlarının da yerleri özel…(diskdünya hala beni takip ediyorsa tabi,ona pizza mı ısmarlasam naaapsam bilemedim)

en dumanı üzerinde yorumculardan biri de Hamlet, ben de yeni takip etmeye başladım… bakalım bakalım…

nil, cecil (hemşerim), carameLia (çook şeker o) , nesli, Belgin, Pseudo.Pollyanna, pusarık,dolunay,seyr-ü sefer, meral....bi dost...ohh bee hatunlarım da az değil...ne bu hep erkek yorumcuuu...

ismini unutuğum yorumcular vardır muhakkak...herkesi eklemeye çalıştım ama zor oldu...beceremeyecektiysen hiç başlamasaydın diyen olabilir...haklıdırlar...daha iyisini kendileri yapsınlar....grrrr...ben de insan evladıyım..makina değilim nihayetinde...ne kızıyorsunuz...

3 Ağustos 2009 Pazartesi

nerde azizim o eski flörtler?


DİKKAT!!! +18 şiddet ve korku içerir.

Direkt konuya giriyorum…giriş bölümünü es geçiyorum unutabilirim yazacaklarımı…yoksa çok güzel hoş bir giriş paragrafı da yazabilirdim... İnada binmesin, valla sıkıcı bi yazıya döner, siz de ödüllü bir edebiyat yazısının içinde buluverirsiniz kendinizi birden bire…yaa aslında bu bile oldu aslında giriş için…idare eder...

Şimdi olayımız / başlıktan da anlaşıldığı üzere/ şu “ nerde o eski flörtler!!”. Yahuu eskiden erkek dediğin şey,biraz uğraşırdı kızı tavlamak için, çeşitli oyunlar, afralar tafralar, bin türlü taklalar,amuda kalkmalar,kırk türlü çetrefilli oyunlar oynardı, falandı filandı derken, en azından bi emek sarfeder, ter döker,azmeder sonuç olarak emeline ulaşırdı, ama uğraşırdı be kardeşim.! Hatta,ne biliyim tartar biçerdi bi, işaret bekler, sonra süzülürdü yanına, daan diye bitivermezdi dibinde ve hattaa 'selam bebeğim! ben berkee,bişiler içmee ne dersinn' gevşekliğinde rahat olamazdı. Olmadı etkilemek için çeşitli şaklabanlıklar yapardı. Adam çirkinse komik adam makbuldür varsayımından (varsayım diyorum gördüğünüz gibi özellikle kullandım) maymuna döner kızı güldürmeye çalışırdı. Bu olaylar ne ara direkt “götürme” muhabbetine döndü de herkes hedefe kilitlendi algım karıştı. Neler oluyor yahuu. Tamam a.q, anladım, yaşlanıyoruuuum ben, kabul ettim, hatta 29 ulan, “yorum” zaman dilimini geçtim. İyi güzel ama size ne oldu bee. Beyinleriniz mi küçüldü, neden artık sadece tek bir“deliğe!!!” odaklı yaşıyorsunuz. Üstelik bunu yapan yeni yetme, anne memesini dün bırakmış, alışkanlıklarına bıraktığı yerden devam etmek isteyen " bebeler " de değil sadece.

Bi fıkra vardı aklıma geldi şimdi nedense:)) Çocukluğumuzun en komik ve manasız fıkrası. Meğer ne anlamlar taşıyormuş.
Tüm delilerin sürekli baktığı delikten bakan meraklı doktor hani…doktora cevapları iyidir orda “-Biz senelerdir bakıyoruz bir şey göremedik sen daha yeni geldin sen mi birşey göreceksin” demişler ya haniii. Olayın özü budur yani,bir şey görebilme amacıyla delikten bakmak. Bi söleeeyin ne var o deliiktee neee bu kadar merak ettiğiniz. Ne bu acele ne bu insanı özelliklerinizden çıkartan ve hayvani içgüdülerinize odaklanmanızı, hedefe kilitlenmenizi sağlayan nedir? Hayvanlar bile avlarına usulca yaklaşıyor fark ettiyseniz. Hiç mi belgesel izlemediniz yahu siz. Usulca yaklaşır kaplan ceylana ya da antiloba. Fark etmez bile zavallıcık hain kaplanın geldiğini. Ölee uzaktan bağıra bağıra koşan bi kaplan gördünüz mü hiç “-Lay lay lay lom lomm, heeeyyyoooo antilop kardeşşş, ben böle geliyorum üzerine üzerine doğru ama , inan bana niyetim pek iyi değil. Büyük ihtimalle biraz sonra butlarından bir tanesini parçalayarak yicem, hiç alınmaca gücenmece yook” diyerek. Yahu bi yavaşşş, bi duur.

Bi belli etme niyetini hemen be adam. İnsan ol azcık insan. Normal insan muhabbetleri yap, süzme kızı ölee seni süzmee. Yeme gözlerinle, orasına burasına gözün kaymasın sürekli, saçma sapan espriler yapma. Belden aşağı muhabbetlere girme. Kusturma bi insanı erkek milletinden. Ne oldu yaaa ne oldu kibar erkek tavırlarına ne oldu , av orda bekliyor kuzu kuzu işte. Ama her şeyin adab-ı muaşeret kuralları var ama di mi? ha dimii?? Biraz edalı ol, biraz işveli, abartısız iltifat cümleleri kur, böle sevimli hallere bi bürün bii. Ürkütmeden, nefret ettirmeden, ki senden sonra ki gelecek erkek nesline bi fayda sağla..dimi ama..
Niyet bu kadar açık olunca karşında ki ne yapsın senden tiksinmek dışında. Gerçi şimdi çuvaldız geliyor kendi hemcinslerime. Gelme miiiiiii. Dur sen duuurr. Ne istediğini bilmeyen, kendi değerinin farkında olmayan (varsa bi değer), ayran gönüllü, gösteriş meraklısı kadınlarım beniiim. (bak nasıl da sahiplendim, kıyamadım yine butlardan parçalanmaya başlanmanıza) Bu erkeklerin işlerini bu kadar kolaylaştıran, bu kadar “basit” /başka bir kelime anlatır mı hiç bilmiyorum/ davranan kızlarımız oldukça erkeklerde böyle rahat ve sıradan davranışlar göstermekte haklı olacaklar. Adam gibi davranmayana haddini bildirmedikçe, sana karşı nasıl davranması gerektiğini söylemedikçe o muameleyi görmeye mahkûmsun. Çok genel geçer kuraldır “ ilişkinin seyrini kadın belirler”. Bu kadar basit. Erkekleri kendilerini geliştirmeye yönlendirecek olan da kadındır. Basit olana basit davranacaksın. Kendini bi bok zannetmeyecek yani. “sen kimsin ulan benimle bu şekilde konuşuyorsun, bu tavırlar ne, bundan daha sıradan cümlelerin de var mı” diye sor bakalım iki kere. O bir daha cesaret edebiliyor mu ilkokul düzeyinde cümleler kurmaya sana karşı. Ama sen espri kategorisinde bile olmayan cümlelere ağzını doldura doldura gülersen o da kendini “doğada nadir bulunan Hint kumaşı” kategorisine sokacaktır elbette. “-Bütün kızlar bana hasta, çok etkileyiciyim, waaooow çok mükemmelim” .Hadi ordaan , sadrazamın sol t*şşağından mı düştün lan sen, kimsin de bu boktan muhabbetleri yapıyorsun umuma açık yerlerde. Yani önce karşında ki insana av,kadın, delik, göt, meme, bacak olarak değil insan olarak bakmayı başaracaksın. Sonra sokağa çıkacaksın..Ahh ahhh hep söylüyorum da başımda kavuğum yok işte. “Önce insan ol insan”.

Şimdiiii, aklından “ ne oldu yesarii, neden böyle bir yazı yazdın şimdi” diye geçiren sevgili okur…ne olacak, hiçbir şey olmadı…yazdım işte…esti…belgesel yönetmeni olucam anasını satiim….olmadı doğa fotoğrafçısı…niyeti bozdummm….ödül mödül bile alıcam…sonra intihar edicem…”-aslında kurtarabilirdim onu, 30 metre ileride normal düzgün bi adam vardı, onun yanına götürebilirdim” diyerekten...koydum kafama…


“kalbura samanı sormuşlar
evvelde zamana aşık idi demişler”

1 Ağustos 2009 Cumartesi

künye...



Cümlem ; “seni özledim”

Acıtan; çok fazla şey, bazen de hiçbir şey….

Göz yaşım; heyecan ve özlem...

Öfkem; samimiyetsizlik ve bencilliğe…

Gitme duygum; her zaman,ona/oraya ait olmağımı anladığım saniye hissettiğim…

Güvenim; değişimin sürekliliğine olan inancım...

Karanlık odalarım; izinle bile girilemeyen…

Gözlerim; hiçbir maskeyi kabul etmeyen … neyse o...

Tarzım ; jean ve beyaz gömlek…

Tahammülsüzlüğüm; haksızlığa…

Arayışım; zerre…

Rengim; siyah…

Tepkim; “hadi canııım”

Yerim ; aklımın ve kalbimin birbirine dokunabildiği “o” nokta...

Huzurum; bazen yalnızlığım bazen karmaşam...

Beni ben yapan; ailem ve sonra ki teferruat…

Dengem; yok öle bişiii...

İklimim; baharın son demleri…ama illaki yaz…

Dinlediğim; söz, müzik, sessizlik…

İntikamım; yokluğum…

Aşkım; emanet ettiğim…

Vazgeçemediğim; özgürlüğüm…


divan-ı hümayun-2-

Devam ediyor…(e söylemiştim devam edecek diye ama)

Eski yazılara dönmek beni ara ara gülme krizine soktu. Moneranın ilk yorumunu buldum ve bu adamı neden sevdiğimi hatırladım. Burç yazılarında bir yorum patlaması var özelliklede. Monerada yengeç burcuna "şizofren" diyerek, atıp tuttuğum yazımı şöle yorumlamış…

Monera dedi ki...

- Hahaha, yesari dostum ne yaptın yahu? Şizofrenik falan dedin bir de.
- Doğru dedi bence.
- Diyorsun? Yanıldı bence.
- Evet diyoruz. Biz şizofrenikiz.
- Siz şizofrenik olabilirsiniz, ama ben değilim.
- Duydun mu bize şizofrenik dedi.
- Evet resmen hakaret etti. Şizofreniyi geçeli çok oldu bizim. :)

[Görüldüğü gibi bu post gerçeği ama sadece gerçeği yansıtmamaktadır. Yengeçler şizofreniyi kahvaltıda çayın yanında yerler. :)]

Akrep kadınlarım da bu yazıdan sınra Zeugmaya ek olarak…üfürükten prenses,
delinin biri(bu kıza dikkat ediin),
efsa (ahhh o efsa kii, o "hatun blogger" diye birşey varsa onun tanımı işte,yavruum benimmm beeee:)))
mehbup, nil, (ayyy yaz yaz bitmiyoooo,şaka gibi) elly,
anam akrep erkeği LA78’ers,(noluuuyooo naaan, ne bu beee) ve
son olarak birgaripwomen eklenmiş…onlar yormaya devam ediyorlar hala benim...demek ki neymiş...akrep dediğin sevdi mi tam seviyormuş...Allah akreplerden hiçbiriyle düşman etmesin beni...(herkes bi içten amin desin bakiim)

LA78'ers demişken, oda nisan ayında ilk yorumuyla teşrif etmiş blogumaa.geliş o gelişşşş, adamın yorumları benim yazılardan daha çok reyting alıyor yaa. Benim yazılarımı değil onun yorumlarını takip eden izleyicilerimi biliyorum.şaka değil valla baak. Bi de didiş didiş nereye kadar. Vakti zamanında hayalbemolün, winstonun yazılarının altını da kirletmişliğimiz vardır haylaz çocuklar gibi. Ama Allah onu başımızdan eksik etmesin. Çok ekmeğini yiyoruz çook. Hakkını nasıl öderim bilinmez vallaaa.(şımaarmaaa şımaaarmaaaaa)

Bak seeen baaak, neler görüyoruuum, HaYaL MeYaL’in ilk yorumuna bakın siiz. Şimdilerde beni sevdiğini iddaaa eden, 10 numarasın sen diyen, beni şımartan bu dilber o zaman ilk yorumunda ne demiş bakın heleee…

HaYaL MeYaL dedi ki...

"ayyh nefret ederim ikizler burcundan, Eski sevgilim de ikizlerdi, ruh çözümlemeleriyle uğraşmaktan; psikolog oldum mubarek :D Şimdi ilk önce burç soruyorum, ikizlerse bana uzak Allah a yakın olsun diorm :D Dikkatli olmak lazım ((="

neyse ikizler burcu bi yorumcum olarak “kırmızılı” girmiş o sırada devreye baaariii…pervane ve muhaber de ikizlermiş…muhaber bağırıyor zaten ikizler burcu erkeği olduğunu…herkes fikrini söylemiş burçlarla ilgili..en ilgilenmiyorum diyenin bile söyleyecek bir şeyi vardır bu konuda…görmüş oldukkk…

anammmm ne buldum…salihande bana yorum yapmışşş…hahahahahahahahaaaaa…şimdi bu şaşkınlığımı salihandeyi bilenler ve FFciler anlayacaklardır…cidden laboratuar konusu olur bu blog…bilmeyenler için linki yukarda verdim...çok eğleneceksiniz sabrınız ölçüsünde…bence farklı blog kategorisinde 1 numara…halka maloldu bi site…üzerinde bu kadar konuşulan bir blog görmedim ben ya..eğlenceli…

ooooo, siminya hanımlarda gelmişler, çıstak çıstakkk…müstesna işlerlerin uzmanı "eva" hanımlarda gelmiş…lay lay loom…

Şöle birşey olmuşş, ciddi yemişiz "mavi yeşik kukuletalı cüce" ile birbirimizi bir iki yazının altında…ne gıcık adamdı o yaa…neyse ki takip etmiyor benim yazıları…böle rahat rahat söylenebilirim arkasındaaan…hıhhh…(sadece ismi bile kavga sebebi….pesss yaa…bu doktor olacak yarın bigün, canlar ona emanet öle miiiiii…hayyyy yarabbiiimm)

capon balığım dominatrix…aşık oldu blog fora…kapattı gitti blogu valla…beklemedeyiz bakalım…aşk meşk işlerinden fırsat bulup bloguna ve yorumlarına devam edebilecek mi…

bir esaslı hatun yorumcum da Eliza'dır …Eliza bizim Winston,LA ve Yesari yorum kardeşliğine sonradan katılan nadide yorum pıtırcığımız…kendisi yarışmaya Amsterdamdan katılıyor…bi gün sürpriz yapıp çalıcaz kapısını o olacak…bekleeee bizi Elizaaaaa:)

şimdilik bu kadar...iddaa ediyorum bu yazı devam edecek...bekleyin beni anacım..