29 Eylül 2009 Salı

"Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol"

Hayat bu işte....

Onlar kendilerine benezeyeni sevdiler. Kendileri gibi düşünenleri, kendileri gibi yetişenleri ve hayata kendileri gibi bakanları. Kendilerinden ne kadar çok özellik varsa o kadar çok pohpohladılar. O kadar sevdiler, alkışladılar. Doğru orantı vardı sevgi ve saygılarında. Ne kadar çok ortak yön o kadar sevgi.
Hayat böyle güzeldi aslında. Herkesin keyfi yerindeydi. Nasılsa hepsi aynı şekilde bakıyordu , aynı şekilde giyiniyordu ve davranıyordu.

Erdemi yanlış bilenler, kendileri gibi olanları onaylarken farklı olanla karşılaştıklarında hemen ağız burun büktüler. Ne aciz ve zavallı bir duygu bu. Oysa bütün hayat boyu edindiğim ilkelerdi hoşgörü, sabır ve yargısız olmak. (ya da olabilmek diyelim) İnsan önce kendine saygı duyduğunda daha sonra karşısındaki insana saygı duyabilir. Ama bu kendi gibi olana saygı duymak anlamına gelmezdi elbette. Kendiniz gibi olmayanı gördüğünüzde dürüstçe hiçbir olumsuz cümle geçmeden aklınızdan, devam edebiliyorsanız yolunuza“saygı” duymayı öğrenmişsiniz demekti.

Birine saygı duymak onu onaylamak, yaptıklarını onaylamak demek değildi. Birine saygı duymak kendine karşı dürüst olmaktı. Birinin yaşam şekli , hareket, düşünceleri sizi rahatsız ediyorsa dönüp kendinize bakmalıydınız önce. Bir yerlerde bi eksiklik vardır muhakkak, ki o eksiklik size hoş olmayan şeyler düşündürüyordur muhakkak...

Belki de gördüğünüz en önyargılı, en sabit fikirli insan olabilirdim. Tüm imkanlarım vardı bunun için. Çok küçük bi yerde büyümüştüm, köy ilkokulundan mezun olup İmamHatipLisesi’nde okumuş , üniversiteye kadar o küçük ilçede küçük düşünen bazı insanlarla büyümüş, arkadaş olmuş ve ahbaplık etmiştim. Üniversiteye kadar türban takmıştım. Çok temiz, steril, hiçbir kirliliğin içine alınmadığı bi ortamda geçmişti ergenliğim. Ağzıma sigara ve içki sürmemiş, ailemin onaylamadığı hiçbir yere gitmemiştim. Bir kez aşık olmuş onu da abim kızıyor diye bırakmıştım. Yani anlayacağınız hayatta gördüğünüz en dar kafalı, sabit fikirli, yobaz, “kendine benzemeyeni taşlayan” kişi bendim aslında. Ama tercihimi bu yönde yapmadım. Önce sevmeyi değil saygı duymayı öğrendim çünkü. Öğretildi diyeceğim ama öğretilmez böyle şeyler, kimseye de öğretmeye çalışmıyorum şuan. Sadece dikkat çekiyorum. Kendinize....

Neyse, ben bir çeket attım ortaya. Alan aldı, paralayansa paraladı. Bazıları ise hiç bakmadı bile...


26 Eylül 2009 Cumartesi

o birrrr şizoid, o biiir pasif-agresif...

Sonunda bu da oldu. Evet evet oldu. Nihayet kendimden soğudummmm!!!

Kitap okumak güzeldir değil mi? Hı hıı. Öledir. Bende öle düşünerek bi sürü kitap aldım. Aralarından bir tanesini de yolda okurum diye çantama attım. Peki ne oldu. Ömrümün en uzun , ömrümün en karmaşık yolculuğunu yaptım mı…yaptım…
Neydi kitabımızın adı; “Kendini Tanıma Rehberi”. Yazarı bir psikolog “Erol Özmen”. Zaten adında meymenet yok kitabın. Senin neyine kendini tanımak, neyineee. 29 yıl olacak hala tanımadın mı bilmem ki. İyi mi oldu şizoid ve pasif-agresif olduğunu öğrendin de. Hıı? Yoo sen hak ettin, evet hak ettin. Ne mutlu yaşıyordun lay lay lom “ben mükemmelim” “hrkes aptal ben akıllıyım” “herkes bi tuhaf”diyerek. Nolduu hı nooldu. Al işte, nur topu gibi kişilik bozukluğun var artık. Hayrını gör. Asıl tuhaf olan senmişsin üstelikkk.
Kısaca bilgilendirmek gerekirse;

Şizoid ; (bana uymayan özellikleri kırptım valla, o kadar da değil

Ailenin bir üyesi gibi davranamama, yakın ilişkiye girmeme ya da girmekten zevk almama, 1-2 kişiden fazla yakın ilişkileri yoktur.
Genelde aktivitelerden zevk almaz , alsa bile çok az etkinlikten zevk alır
Birinci derece akrabaları haricinde yakın arkadaşları ya da sırlarını paylaştıkları dostları yoktur
Başkalarının kendilerine yönelttikleri övgü ya da eleştirilere karsı ilgisiz görünürler
Duygusal olarak soğuk, uzak, monoton bir duygulanım gösterirler. Bu grup kişiliğin asal özelliği sosyal ilişkilerden uzaklaşma ve başkaları ile birlikteyken duygu ifadelerindeki kısıtlılığıdır. Kendi baslarına vakit geçirmeyi tercih ederler.
Başkaları ile irtibat gerektirmeyen tek bir uğraş ya da etkinlikle uğraşırlar (bilgisayar, matematik oyunları, astronomi, bulmacalar,yap-boz oyunları,pul koleksiyonu gibi soyut,mekanik islerle uğraşırlar.
Toplumsal becerilerden uzak, içine kapanık kişiler olarak yasarlar.Üzerlerine gidilip, kışkırtılsalar bile öfke ve gerginliklerini göstermekte güçlük çekerler. Hayatları amaçsız, rüzgarda sürüklenen bir yaprak gibi görünebilir.Genellikle evlenmezler.Ailelerine bağımlı olarak hayatlarını sürdürebilirler. Yoğun stres altında çok kısa sure ile psikotik bir donem yasayabilirler.

Pasif-agresif; (son 1 yıldır durum bu)
Kendilerine düşen işleri görevleri ağırdan alan, sürekli erteleyen, savsaklayan, yapmamak için çeşitli bahaneler yaratan, kızgınlık ve öfke gibi doğrudan ifade edemedikleri olumsuz duygularını dolaylı olarak ya da edilgin direnç göstererek ifade eden kişilerdir. Bu tip kişiler diğer insanlarla yüzleşmekten çekinirler ve fikir ayrılıklarını, kırgınlıklarını yada kızgınlıklarını dolaylı yoldan ifade ederler
1. Sıradan işlerde bile beklenen çabaya karşı negatif yaklaşım ve pasif direnç göstermek.
2. Değerinin verilmediğini ve hep yanlış anlaşıldığını düşünmek
3. Küskün, asık suratlı ve tartışmacı davranışlar
4. Otorite sahibi kişileri ve kurumları sürekli eleştirme ve küçümseme
5. Başkalarını kıskanma ve kendi şanssızlığını vurgulama
6. Bir yandan saldırgan ve küstah davranırken diğer taraftan pişmanlık gösterme.

 Bu arada; kitap sadece size arızanızın ne olduğunu söylüyor sadece. Bunun için ne yapmanız gerektiği, sizin yaratıcılığınıza bağlı tamamen. Yani “bakın başınızın çaresine” diyor kısaca. Ben de öle yapıcam . Madem bu blog benim, bu kişilik bozukluğu da gökten zembille inmediğine göre yaptığım gibi düzeltmesini de bilirim ben. Göreceksiniz gayet sağlıklı bir kişiliğim olacak. Ben de sizden biri olacağım, benimde sadece bir tanımım olacak. Hata tanımlanamayacak kitaplarda benim gibi insanlar.

Modern yaşam, özgürlük, kişisel gelişim bi sürü zırva derken kendimi buldum ya bu hengâmenin içinde. Hay ben bu çok bilmiş aklımı neyleyim.
İstemek yolun yarısıdır demişler, yapabilirim…secret secret :P
Şimdi ben yolun ortasında durmuş "ulan bu kadar yolu nasıl geri dönücem" diye düşünüyorum sadece. Ay insanın geçtiği yolları geri dönmesi de sıkıcı beee. Neyse , ben yola koyulsam iyi olur.

25 Eylül 2009 Cuma

şehr-i hüzün

Pek video paylaşmıyorum blogda ama bu parçayı 2 gündür en yüksek sesle dinliyorum sürekli...sözleri ayrı vuruyor, müziği ayrı...şehr-i hüzün albümü bence mükemmel...bir de albümde 12. parça var ki...ahhh diyorum sadece..."hepsi bir nefes"...dinleyin benim için...



Hayat Bu İşte

Bazen ben de terkedip gidebilsem keşke diyorum
İçimde bir İstanbul var
Ondan vazgeçemiyorum
Belki sen de bir gün geçersin diye köprülerinden
Yakıp yıkamıyorum koparıp da atamıyorum içimden
Hayat bu işte
Kanatlanıp gitmek dururken
Dört duvar içinde hapsolursun
Yaşamak için bir neden ararken
Ölmek için bulursun

Söyle taşı toprağı altın olmuş kaç yazar
Delik testi umutlarım
Akar altından azar azar
Söyle neye yarar
Yaşamak altın bi kafeste
Bir yanım seni beklerken
Diğeri bekler ölümü ağır ağır
Hayat bu işte
Kanatlanıp gitmek dururken
Dört duvar içinde hapsolursun
Yaşamak için bir neden ararken
Ölmek için bulursun

23 Eylül 2009 Çarşamba

neyse halim...



“Derdini almışsın eline , ona bakıyorsun…herneyse o, gözlerinin içine bakıyorsun artık…sakladığın yerden çıkartmışsın ve yüzleşiyorsun…karşına almış, hesaplaşıyorsun…
Kendini kapatmışsın…hem iyi şeylere, hem kötülere…aslında etrafında kötü hiçbir şey yok…çok güzel şeyler olabilir ama sen kendini karanlığa kapatmışsın…nedenini bilmiyorum,neden böyle yapmışsın anlamış değilim…ama artık susmuyorsun…konuşmaya başlıyorsun…söz değil , konuşma değil belki ama…artık sessiz kalmayacaksın ve sanki her şey senin konuşmana bağlı..her şey senin elinde yani…hareket olabilir…ama değişiyor artık her şey..
Yollar var ama , bu yollar rutin yolculuklar…öle “bir yola gittim ve her şey değişti” diyebileceğin yolculuklar olmayacak…”

26 yıllık kuzenim…ne zaman fal bakmayı öğrendi bilmiyorum…hadi o öğrendi de o telve dediğin şey ne zaman bu kadar geveze olmaya başladı…o kalabalıkta söylenecek şeyler mi bunlar…

Ama bir tik atmak gerek bu fala ve geceye…

21 Eylül 2009 Pazartesi

yesari akvaryumundan bildiriyor...


Bu bayram solungaçlarımla solumayı, yüzgeçlerimle yürümeyi öğrenemediysem hiç öğrenemem. Çıktılar çünkü, artık sizlerden biri değilim. Balık burcuna o kadar laf ede ede olacağı buydu tabiî ki. Balık burcu olmadım ama bir balık gibi nafes almayı ve yaşamayı öğrenmek zorunda kaldım. Yakında sürekli ağlak, duygusal modda yazılar sizi bekliyor ona göre hazırlıklı olun. Hatta şuan çok duygusallaştım , ağlamak istiyorum. Çok duygusal bi yazı oldu…: ((( yok yok olmadı...çok neşeliyim...aaaa bakk neegzel kuşş...

Yağmur hiiç mi dinmeeez hiç miiiiii. Yani Allah’ın rahmetinden sual olunmaz amaaa tüm ramazan ayı günlük güneşlik geçerken bayramın su altında 20bin fersah modunda geçmesi reva mı bana yarabbi. Zaten bi bayramlarda bir araya geldiğim kuzenlerimle ve ailemle yağmur yüzünden eve kapandık. Bari sıkılmayalım tabu oynalım derken birbirmizin ruh sağlıklarıyla oynadık farkında olmadan. “hayııırrr o sayılmaz, o kelimeyi o söylemiştiiii” “hadi bee , daha neler, biz sizinkini saymamıştıkkk”. “bu nasııılll takunya nasııll, ne biçim çizdinnnn beee” “ yaa bi git yaaa, ekleri de say isterseeeen” “yuuuhhh bu nasıl anlatılır cezmiyleee(kukla), sen anlat sıkıyorsaaa”. Yani bayramımızdan olduk olmasınaaaa, birbirimizden de olacaktıkkk neredeyse. Gerçi ben bir ara gülmekten koltuktan düşüyordum ama, maazallah yani. Hepimizin kanı deli akıyor, laz damarı diye de birşey var. Dışarıdan gören ciddi kavga ettiğimizi düşünebilirdi.

Birinci günü klan halinde,  güneşi gördüğümüz (o da sadece bulutların ardından) zaman diliminde gitmemiz gereken hala ,dayı ve bilumum mutlu edilmesi gerekenleri dolaştık neyse ki. O andan itibaren burnumuzu evden çıkartamadık. Ama işte aramızda kendini suda yaşamaya uyulmayanlar oldu ve çıkıp erzak getirdiler. Yarın nişan töreni var kuzenlerden birinin. (tamam yaa, biliyorum bitmiyor nişanlanan , evlenen amaaa, napiim. Dile kolay 34 kuzeniz diyorum. Kendimi , ablamı , abimi saymadan diyoruuuum) .Bahçede düşünülen nişan gelecek misafirlerin suda nefes alamama kaygısından salona taşını. Size ayrıntıları aktarırım. Şimdilik kaçıyorum. Cin ali çizerek “parende atlamak” nasıl tarif edilir üzerinde çalışmalıyım.

19 Eylül 2009 Cumartesi

ayy şekeriiim...


Yani, yazmak gerek şimdi bayram ile ilgili bir yazı elbette. Hazır ortalık sakinken, hazır evin her odası dolmamışken, hazır kendimi unutmamışken. Şimdi tam eski bayramlardan bahsetme yazısı zamanı…Size bayramın büyüsünden, insanların birbirleri ile kaynaşmasından, birbirlerine hoşgörü , sevgi beslemeleri gerektiğinden, dargınların barışması gerekliliğinden  filan bahsetmeliyim…amaaaaa yemezlerrrr. O tür yazıları ben biraz evden uzakken yazıyorum. Şimdi evimdeyim ve romantik anılardan çok acı gerçeklerle başbaşayım. Nedir o “acımasız gerçekler”. Bayram temizliği ve bayramda tüketilecek gıdalar sorunu. Eskiden böle miydi ahhh ahh.

Birazdan etli yapmak sarması sarmak üzere kalkmak zorundayım bilgisayarın başından. Eskiden bu tür şeyleri ben yapmazdım. Ben çocukken yani. Gerçi eskiden bilgisayar da yoktu. Böle sürekli dırdır yapacağım blog mlog da yoktu.. Eğer çok eskiye gidersek ben de yoktum. Neyse , olmayanlardan değil olanlardan bahsedelim.

Hehehe…Yukardaki yazıya kaldığım yerden etli sarmalar sarılmış halde devam ediyorum.
Ya biliyorum , sizde biliyorsunuz. Bu yazıyı yazmamın nedeni böle dır dır yapmak değil aslında. Yani ben aslındaaaa, yufka yürekli biriyim . Hepinizi seviyorum. Valla bak Düşünsenize benim yazdıklarımı okuyorsunuz bir kere. Nasıl sevmem. İşte o yüzden umarım hepiniz sevdiklerinizle birlikte olursunuz bu bayram. Ve en az benim kadar eğlenirsiniz. (yani umarım kötü bir şey olmaz ama ben genelde çok eğlenirim) Benden çok eğlenen olursa anlatmasın canını yakarım. Kelimelerim acıtır vallaaaa.

İşte böle, hepinize keyifli ve huzurlu bi bayram dilerim. Yalnız olanlarda bize gelebilirler. Yani bizde her tanrı misafirine onunla ilgilenecek 10 kişi düşebilir. Sarmamız da hazır hem. Bayram yazısı diye bir seri yazabilirim. Bakalım, fikir sadece. Zaman bulabilirsem.

Şeker gibi bir Ramazan bayramınız olsun. Öbdümmmmm…

Birde son dakika ; bayram yazısı yazdığımı söylediğimde bana “herkese selam söyle benden de” diyen bi arkadaşım var. Hiçbir yazımı okumasa da , yorum yapmasa da o arkadaş benim arkadaşımdır. Murat’ın hepinize selamı var okuyucu…

18 Eylül 2009 Cuma

mesajınız yok..


Üniversitede ilk yılım. Tamamen yabancı bir şehirde, yabancı insanların arasındayım. Teyzemle yaşıyorum ama sonuçta teyzem bile olsa yabancı bir evdeyim. Yeniye alışırken eskiden kopamıyorum. Alışacağımı biliyorum elbette, çok hızlı uyum sağlarım. Ama korkmuşum bir kere. Benim borumun öttüğü bir ortamdan çıkıp ,herkesin borusunun öttüğü bir yerde bulmuşum.
Deli gibi mektup yazıyorum lise ve dershaneden arkadaşlarıma. Deli gibi cevap veriyorlar. Hani ben deliyim anu anladık  ama onlar neden sayfalarca cevap döşüyorlar.
Özel zarflar ve mektup kağıtları alıyorum. Öle böle değil en kısa mektubum 3 sayfa. Ne yaşıyorsam artık, ne anlatıyorsam. Yazmayı seviyorum. Şimdilerde kendi el yazımı unutmuş olsam da, o zamanlar günlük tutma alışkanlığından olsa gerek uzatmayı seviyorum cümleleri. Mektuplar yanımda değil, olsa bir örnek yazabilirdim.
Mektuplar aşağı yukarı 3-4 gün arayla postalanıyordu. 4 kişi vardı aşağı yukarı sürekli yazdığım.
Apartmana girdiğimde büyük bir hevesle açıyorum posta kutusunu. En az iki mektup gördüğüm o an basamaklar ikişer ikişer çıkılıyordu. Öncesinde okulda yine çok sıkılmışım. Lise’de bile muhatap olmayacağım insanlarla aynı arkadaş grubuna düşmüşüm çünkü. Bütün gün “bunlar ne konuşuyor” diye düşünmüşüm büyük ihtimalle.
Evdekilere “merhaba” diyerek yarım ağızla, mektubu açıp yatağıma oturuyordum. Sanki içinde gençlik formülü var. O kadar huzurlu ve keyifliyim ki. Ne kadar uzunsa o kadar mutluyum işte. Mektuplar bir kutuda saklı şimdi, diplomamla birlikte. İlk yıllarımda çok ihtiyacım olan manevi desteklerim onlar. Hala seviyorum aslında mektup yazmayı, potansiyel bi sevgi var :) mektup yazacak birinin olmaması benim suçum mu canım:)

Peki ne oldu sonra?

Önce mektup gönderenlerin  sayısı bir kaçtan bire indi. Sonra mektupların sayıları azaldı. Bir süre sonra gelmeyen mektuplara, gönderilmeyen mektuplar da eklendi. Tam olarak önce kim bıraktı yazmayı bilemiyorum. Ama en son kısa ve renkli zarfların yerlerini uzun ince ve beyaz zarflar aldı. Kredi kartı ekstresi diyoruz onlara. Veya bilgilendirme postaları. Artık e-posta ile aldığım için ekstreleri sadece eve gelen faturaları alıyorum posta kutusundan. Onlarda benim adıma değil zaten. Postacılar ne yapıyor acaba. Ben sıkılırken bu rutin ve renksizlikten onlar işlerini yaparken eskisi kadar keyif alıyorlar mıdır?  Eski ve yeni postacıların bile paylaşacakları şeyler farklıdır artık. Bizim paylaştıklarımız ve paylaşmadıklarımız bu kadar değişmişken…


15 Eylül 2009 Salı

tembellik hakkımız engellenemez

Bilindiği üzere ailemin yanındayım. Evet evet, öle işte. Ama benim tabi bayram öncesi sakinlikten canım sıkıldı. Sabaha doğru uyuyorum, öğleden sonra uyanıyorum. çıkıp bahçeden "incir" ve"üzüm" topluyorum iftar için. Sonra yeğenimle oynuyorum , onu dolaştırıyorum bahçede. (ayy benden bile yaramazzzz,yok böle bişii)Hamakta kitabımı okuyorummmm.Bu sisteme alışırsam durumum içler acısı. Gerçi bu düzensizlik bayramda acı acı çıkar benden. Yazı sıkıntısı da çekiyorum zaten, valla bak. Öle böle değil. Bi rahatlık, bikeyif bi huzur. Hiçbirşeye sinirlenmiyor hiç  kimseye çemkirmek istemiyorum. Akşamları, elde kalan tek tük kuzenler geliyor.(onları küçükken aramıza almazdık daha çok küçükler diye şimdi "bize gelsenizeeeee" diye sevimli bir ifade takınıyorum..."şimdi böle olduk di mi Yesari ablaaa" diyorlar sitemkar sitemkar ve bununla dalga geçiyoruz) Kakara kikiri. Ne yaziim şimdi ben. Sürekli gülüyoruz ama neye güldüğümü hatırlamıyorum.

Bu arada iki tane kitap okudum. Onları yorayım bari. Onlar beni hiç yormadılar sağolsunlar..(ıııığğğğğğğğğkkkk insana huzur böle iğrenç espriler bile yaptırabiliyor)


İlk kitap;Söz Yaşlarım / Stella Molinas Trevez

Kısacık bi roman. Otobüste başladım okumaya ve ne zaman yol bitti anlamadım. Zaten kulaklığımı evde unutmuşum, Aşti’den aldığım ve 1,5 tl verdiğim kulaklıklarda bozuk çıktı. Delirmemek mümkün değil. (konumuzda bu değil ama içimde kalmış işte)
Kitap bana birilerini hatırlattığı için ilginç geldi. Bu tür evliliklerle, bu tür insanlarla hayatımda karşılaşmış olduğum için sevdim beklide. Gerçekten çok fazla “gerçek” bir kitap. Zaten içinde örnek olarak aralara sıkıştırılmış hayatların bir kısmı gerçek hayattan alıntı. Okuduğunuzda anlıyorsunuz ki size çok uzak yaşamlar değil. Edebi edebi yorum yapamayacağım ama başta bazı tasvirlerde sıkılmış olsam da bitirmek için ertesi günü bekleyemediğim ve sonunu merak ettiğim bir kitap oldu.
Finale gelinceee; şimdi şey oluyooo, şeyyy işte…sonunda ben yaşamayı sevdiğim için çenemi (parmaklarımı) tutmayı başarabiliyorum var sonsuza dek mutlu yaşıyorlar…
Yaa bakıyorum , insanlar ne kadar güzel film ve kitap tanıtımı yapıyorlar. Şimdi bu kitabın yazarı görse kitabının böle tanıtıldığını kendi yazdığı kitaptan soğur yeminle.
Aaa bir de unutmadan…benim gibi evlilik fobisi olan birine çok iyi geldi… bir tuğla daha ekleyebilirim duvarlarıma…

İkinci kitap; Evrenden Torpilim Var/Aykut Oğut

Kişisel gelişim kitaplarından nefret eden ben yine kendimi öle bir kitabın sayfaları arasında buldum ya ,alacağım olsun. Ama ben sözümü tuttum, para vermedim. Kuzenimin ısrarlarıyla okumaya başladım. Her kişisel gelişim kitabı gibi diğerlerinden çooook farklı bir kitap. Valla anlatımı gerçekten farklı. İyi bir zamanda elim geçti ve oldukça samimi geldi. Ama bilirsiniz bu tür kitapları okumak değildir mesele, uygulayabilmektir. Ama valla boşverin bütün bunlar, eğleniyorsunuz bir kere okurken. Bir iki yerde kahkaha bile attım. Kendi hayatından örnekler vermiş yazar. Çok yalın ,basit bir şekilde anlatmış. O’nun evren dediğini siz farklı algılarsınız, anlamlarınızı ,inançlarınızı farklı oturtursunuz. İstediğiniz gibi oynayın. Ama bir şeyler yerine oturur kitap bittiğinde umarım. Okuyun arada böyle kitaplar benim gibi. İyi geliyor.

Bitti...gidip 12 saatlik uykuma dalayım bari bennn:)

14 Eylül 2009 Pazartesi

Tesadüfler ki tesadüf değildir..../Elif ŞAFAK

Tesadüfler ki tesadüf değildir...

Yapılacak işleri, yetişilecek yerleri, verdiğiniz sözleri, vazifeleri, payeleri, kariyeri, aileyi, hırs, heves ve emelleri unutun. Sadece durun. Bir an, bir sonsuz an için durun. Ve sonra.... o beyazlıkta, o som mutlaklıkta sevdiğiniz birini düşünün. Yoğun bir şekilde. Çağırın onu dünyanıza. Belki beş, belki on dakika. Sonra bekleyin. Derken bir telefon, bir email, bir işaret, bir alamet, uzaktan bir selâm... Muhakkak ki bir şey gelecektir az evvel yoğun olarak düşündüğümüz insandan. Şaşıracağız o zaman. "Ne tesadüf!" diyeceğiz.
Haber
Günler birbirini tutmuyor. Değil günler, saatler birbirini tutmuyor. Her anın kimyası başka. Gün içinde dört mevsimden geçiyoruz aslında. Mutasavvıfların yüzyıllardır söylediği gibi "her an başka bir şan üstüne kurulu". İnsan olmanın kuralı bu. Kâh çıkıyoruz tepelere, devasa enerji dalgaları üstünde ustalıkla sörf yapıyoruz. Kıyıdan bizi izleyenler gıpta ediyor maharetimize. Öyle bir hâl geliyor ki üstümüze, değmeyin keyfimize. Etrafımıza ışık, inanç ve iyimserlik saçıyoruz. Böyle anlarda girişimcilik yapsak, en yenilikçi hamleleri gerçekleştiriyoruz. Böyle anlarda kararlar almaya kalksak, en cesur adımları atıyoruz. Dünya bir futbol topu oluyor dizimizin üstünde, saydırıyoruz. Bir deli enerjiyle büyüyoruz, dışımızdaki her şey minnacık kalıyor. Ehemmiyetsiz. Etkisiz. Engellerin üstünden atlıyor, basamakları üçer beşer çıkıyor, yorulmak nedir bilmiyoruz.

Kâh çukurlara yuvarlanıyor, en diplere iniyoruz. Gribe yakalanır gibi alınganlık hastalığına yakalanıyoruz. Derimiz inceliyor, direncimiz azalıyor. Başlıyoruz önümüze gelene çatmaya, kızmaya, içerlemeye. Boyutlar değişiyor aniden. Biz "küçük" kalıyoruz, küçük ve yetersiz, bizim dışımızdaki her şeyse fazla büyük, fazla ağır, fazla kallavi, fazla işte... Normalde canımızı sıkmayan ayrıntılar büyüteç altına alınmış gibi irileşiyor gözümüzde. Kıymık, odun oluyor nazarımızda. Tüy, kaya oluyor omuzlarımızda. Damlada boğuluyor, meltem esince üşütüyor, buluttan nem kapıyor, çakıl taşına takılıp tökezliyoruz. Hani az evvel dalgaların üstünde sörf yapan biz değiliz sanki. Ne oldu da pat diye yuvarlanıverdik karamsarlık çukuruna, bilmiyoruz.
Ve bir değil, iki değil, her gün geçiyoruz benzer aşamalardan. Hayatımız lunapark arabası. Üstelik emniyet kemerimiz de bağlı değil. İniş çıkış, iniş çıkış... Ummadığımız dönemeçlerde hızlanıyor, beklemediğimiz tepelerde yavaşlıyoruz. Saatin tik takları, takvim yaprakları, iniş çıkış iniş çıkış... Sabah güne başlarken taze bir enerji dolaşıyor damarlarımızda. Öğleden sonra iş ortamında toplantı tatsız geçiyor, raporlar kötü geliyor ya da ani bir gelişme oluyor; hafifçe kararıyor ufkumuz, bulanıyor ruh halimiz. Yağmur çiseliyor hafiften, ruhumuzda bir gök gürültüsü. Kimse duymuyor. Ha koptu ha kopacak fırtına. Patlayabiliriz, kimse bilmiyor. Derken güzel bir haber alıyor ya da bir dostumuza rastlıyor, anında değişiyoruz. Gene bir hoşluk geliyor üstümüze, bir zarafet, bir incelik. Gökkuşağı ışıldıyor yüzümüzde. Akşam eve yorgun dönüyoruz, biraz da bunalmış. Bir durgunluk, bir kasvet çöküyor hemen. Gece eşimizle beraber heyecanlı, vurdulu kırdılı bir Amerikan filmi izliyor, kendi hayatımızın dışına kaçıyoruz. Bir rehavet, bir koyvermişlik... Alışkanlıklara teslim oluyoruz. Böylesi daha kolay geliyor. Halbuki daha bu sabah dalgaların üstünde sörf yaparken her nevi monotonluğu aşmaya kararlıydık. Sabahki "Ben" el sallıyor uzaktan akşamki "Ben"e. Bizimkisi oralı bile olmuyor, başını çeviriyor.
Dışarıdan bakınca hep aynıyız ama içimiz renkten renge, halden hale giriyor. Bir anımız bir anımıza uymuyor ki. Şu anımıza şahitlik edenler ile bir sonraki anımıza şahitlik edenlerin gördükleri de farklı olabiliyor. En yumuşak ve uyumlu hâlimizle bizi görenler sanıyorlar ki hep öyleyiz. En hırçın ve huysuz hâlimize denk gelenler de zannediyorlar ki hep böyleyiz. Halbuki ne o ne bu. Her an her saniye değişmekteyiz.

Peki "her an başka bir şan üstüne kurulu" ise bu değişimin ne kadarı bizim elimizde, ne kadarı değil? Gelin bu yazıyı okuduktan sonra bir deneme yapalım. Kapatın gazeteyi, kapatın gözlerinizi, kapatın dış sesleri. Kapatın içinizde durmadan vıdı vıdı eden ve tüm dünyada mistik akımların "aç bir maymun"a benzettiği beyninizin düğmesini. Susturun zihninizi. İndirin şalterleri ve durun. Beyniniz muhtemelen hoşlanmayacaktır bu yeni halden, isyana kalkışacaktır hemen. Evhamlar, vesveseler, öneriler, fikirler üreterek dikkatinizi dağıtmaya çalışacaktır. Oralı olmayın. Yakalayın maymunu kuyruğundan, bağlayın en yakın ağaca. Dursun oracıkta. Yapılacak işleri, yetişilecek yerleri, verdiğiniz sözleri, vazifeleri, payeleri, kariyeri, aileyi, hırs, heves ve emelleri unutun. Sadece durun. Bir an, bir sonsuz an için durun. Ve sonra.... o beyazlıkta, o som mutlaklıkta sevdiğiniz birini düşünün. Yoğun bir şekilde. Çağırın onu dünyanıza. Belki beş, belki on dakika.
Sonra bekleyin. Maymunu ağacından çözmeyi ihmal etmeyin. Ne de olsa fazla kalamaz o vaziyette. Derken bir telefon, bir email, bir işaret, bir alamet, uzaktan bir selâm... Muhakkak ki bir şey gelecektir az evvel yoğun olarak düşündüğümüz insandan. Şaşıracağız o zaman. "Ne tesadüf!" diyeceğiz. "Ben de şimdi seni düşünüyordum."
Peki ya sahi tesadüf dediğin nedir? Bireysel hayatlarımızda tesadüflerin rolü nedir? Ya insanlık tarihinde? Beklenmedik rastlantılar "tesadüf" müdür yoksa "tevafuk" mu? Ayrıntılar bütünü ne kadar etkiler? Pascal'ın bu konuda meşhur bir hipotezi vardır: "Eğer Kleopatra'nın burnu biraz daha kısa olsaydı dünyada her şey farklı olurdu!". İddiaya göre Kleopatra'nın burnu çok alımlıymış, kendisi ise erkekleri çeken bir mıknatıs. O burun o kadar çekici olduğu için Sezar'dan Mark Anthony'ye nice kudretli erkeği kendine meftun etmeyi başarmış. Kleopatra'nın burnu biraz daha kısa ya da küt olsaydı o dönemde ne bunca savaş olurdu, ne böyle kanlı iktidar ve aşk mücadeleleri.

Tarihin kocaman çarkında bir bireyin burnunun rolü ne olabilir demeyin. Katrede, derya saklıdır. Bireyde, bütün saklıdır. Zerrede, kâinat saklıdır. Damlada, yağmur saklıdır. Enerjilerimizdeki iniş çıkış hem bizi hem etrafımızı yakından etkiler. Bu yüzdendir ki değişim ancak içeriden ve BEN'den başlayabilir. Bireyden. Kendisine toz kondurmayıp, hep başkalarını eleştirmeye, hep dışarıyı değiştirmeye kalkan her türlü ideoloji, kibir ideolojisidir. Tüm bunları okuduğunuzda hak veriyor ya da saçma buluyorsanız, unutmayın ki yarın aynı yazıyı okuduğunuzda farklı hissedebilirsiniz. Çünkü her an başka bir şan üstüne kuruludur.



http://www.haberturk.com/HTYazi.aspx?ID=4181

13 Eylül 2009 Pazar

elinin hamuruyla deveye hendek atlatmak...

Bazı eylemsel hareketler vardır. Onlardan bahsederken “bisiklet kullanmak gibidir, bir kere öğrendin mi bir daha unutmazsın” denir. Hah işte “yemek yapmak “onlardan biri değil kesinlikle.

Yaa ben bi zamanlar çok güzel yemek yapardım. Hatırlıyorum yaa, anılarımı kimse benden alamaz. O bendim evet. Amcamın oğlu bana “evin ana” takmıştı en son yufka açarkenki görüntüme  şahit olunca.
 Üniversite bitmiş, babamın dizinin dibine dönmüştüm. Belki oralarda iş bulurum diye hani!!! Bir nevi nadasa bırakmıştım kendimi. Ama nadasta nadas yani. Henüz kimse dağılmamıştı başka başka şehirlere. Ne yapsın canı sıkılan Yesari, her akşam birşeyler yapıp milleti yemekle etrafına toplardı, sıkılan canını eğlendirmek için. Can sıkıntısı bu, bou değil. Sağır sultan bile onun yemeklerinden bahseder olmuştu, “ ee bu akşam ne yapıyorsun” diye sorulurdu yüzsüzlük yapılıp. Bin tane kuzen var zaten , ayın muhakkak bir kaç günü birinin d.günü oluryor filan. Hani şunu yapalım bunu yapalım. Hadi yapalım, organizayonlar , ziyafetler filan. Bendim o yaa been, evet o bendim. (hayır okuyucu, o zaman aldığım kilolara hiç girmiyoruz, çıkar aklından o fikirleri). İnsanlar elimde ya kitapla ya tahta kaşıkla görmeye alışmışlardı. Bu durumdan da en çok pilavlarıma ve çorbalarıma bayılan babam memnundu sanırım.

Gel zaman git zaman. Nolduu bana peki .İnsan yemek yapabilmeyi unutur mu. İşe başladığımdan bu yana hiç yemek yapmam gerekmedi. Yani gerçekten hatırlamıyorum pilav dışında, ya da birşeyleri kızartmak dışında mutfağa girdiğimi. Pilav konusunda herhangi bir sıkıntı yok. Kimse elime su dökemez ama...ahh ama...bu ama'lar mahfetti beni. Artık oyun hamurundan cin ali bile yapamıyorummm...

Ramazanın ilk 3 haftasını evde tek başına (hadi 3-4 gün yüzsüzlük yapıp davet ettirdim kendimi ama) çorba ekmekle oruç açtım yahuu. 3. haftanın sonuna kadar anca çobalarım benim içebileceğim!!! kıvama gelebildi. Darısı diğer yemeklere derken ramazan bitiyor zaten. Neyse, döndüm baba evime 4. hafta şerefine. Bayram öncesi 7 iftarım var değerlendirecek. Bunlardan bir kaçında rahat bırakılmam , ama bir iki tanesinde de ben rahat bırakmam. Ruhumu geri kazandım kazandım, yoksa ömrümün sonuna kadar kuru baklagil ve makarna kemirmeye mahkum kalacağım gibi bir his var içimde. O hissi olabildiğince derinlere gömüp bayram hazırlıklarına başlamak istiyorum. Sıkı bir strateji planı hazırlayarak ona harfiyen uyacağım. Bir tane bile yemek blogu takip etmeyen ben,ukala dümbeleği önerilere açığım. Denemeden öğrenemem ama değil mi?(hayır,baklava önerilerinizi kendinize saklayın, o kadar da değiiil)

Eeee, kimler geliyor şimdi bayrama bizeee???(çok ayıp yaaaa, ne o öle, "henüz gencim , canıma susamadım" gibi düşünceler, valla çok ayıppp)

9 Eylül 2009 Çarşamba

kürk mantolu yesari...

Canı sıkılan insanoğlu ne yapar? (hayır o diil bee) Kendini meşgul edecek bir şeyler bulur. Nedir bu antin kuntin şeyler. İşte bilgisayar, internet, bilog, friendfeed, twitter,msn…:P…(hhehehee)…
Neyse ,ciddi olalım…Çok uzun zamandır kitap okumadığını fark eden ben, gittim idefix’ten( gittim diyorum bak hala) bir yığın kitap aldım.
Pek alışkın değilsiniz biliyorum benim öle film ve kitap yorumu yazılarıma. Ama en azından bir iki faydalı iş yapmış olurum. Mesela merak edersiniz ,siz de alırsınız. Şu dünyada faydalı bi eyleme sebep olmuş olurum. Hani olmaz ama…Belkiii..

Kitaplar için öneriler almıştım, karışık bi liste oldu o yüzden…/tam bana göre/... Ben pek çok satan kitapları okumayı sevmem. En azından o popüler zamanlarında. Popüler olana antipati duymak nerden peyda oldu bilmiyorum ama öle. Herkesin sevdiği müzikleri, renkleri, kıyafetleri sevmemek gibi uzar bu liste. Şimdi konumuz bu değil, karıştırmayayım aklınızı…

Pek kitap,film tanıtımı yapmıyorum blogda…Ama bi süre konu sıkıntısı çekeceğim gibi…Bu kitaplar bittikçe bir iki anlatırım. Sonunu da söylerim bi güzeeel.Ohhhh…(taam , çemkirme, sölemiceem,latife yaptım)
Yalnız ben bu kitapları okudukça farklı bir dil geliştirirmişim edebi yoğunluktan. Kimse anlamazmış yazdıklarımı.;)

Geç keşfettiğim bi kitap.(öneren kişiye teşekkürlerimi bir borç bilirim) Genelde böle incecik romanlara alışık değilim. Ne anlatabilir ki bu kadar sayfada derim. Ama “Kürk Mantolu Madonna” öle değil. Diğer kitaplarını okumadım Sabahattin Ali’nin…Ama bir yazarın bir kitabını sevdiğim için diğer kitaplarını aldığım da, o ilk kitap hep “en sevdiğim” olarak kalıyor nedense.
Çok şey anlatıyor kısa hikayesinde yazar. İlk defa ,gerçekten ama gerçekten bir roman karakterini kendime benzettim./maria puder/ Biraz kendimi okudum, biraz düşündüm, biraz hüzünlendim, biraz sorguladım.... Bir de komik tabi, bitmesin diye kitabı iki gün süründürmem. Muhakkak okunmalı diyebileceğim bir kitap. Aldığım kitaplardan 3. olduğum kitap. Öncekilerden bahsetmiyorum bile dikkat ederseniz…

Bu arada annem blogumu keşfetmiş…Cidden keşfetmiş yani…Yazmaya başlamış kendiside , ben bilmiyorum onun blogunu…ama ortak bi izleyicimiz sayesinde denk gelmiş blog…Header resmi ilgisini çekmiş,sonra bir iki yazı derken…Kendisiyle ilgili yazıyı görmüş...Ve deşifre aaanı…dadada damm…İnanamadım telefonda anlatırken…Yüzlerce blog arasında eliyle koymuş gibi buldu beni yaa..Şimdi bu kitap resimlerini görünce eminim “Bunca kitap alınır mıııı, yine gömüleceksin kitaba ,yüzünü göremeyeceğiz” diyecektir eminim…

Hafta sonu gidiyorum ve bayram sonuna kadar Ankara’da olmayacağım nihayet… İnşallah diyelim…Planlarım pek bana uymayı sevmiyorlar…Ama iyice sıkıcı olmaya başladı bu şehir…Üzerime üzerime geliyor artık…Yazı yazmaya devam ederim diye düşünüyorum… Yazmak dışında bilgisayarın kapağını açmam yine de…kitaplarımı alacağım yanıma…Aneminde gönlünü yaparım bi şekilde…Gece okurum mesela…

Böyle işte…Bu aralar yazmak değil okumak geliyor içimden daha çok…Sonbahar etkileri sanırım…

6 Eylül 2009 Pazar

hücre...

Kendimi kapatmışım odama…kilitlemişim kapısını…anahtarı uzak bir yerlere fırlatmışım…
İstesem bile uzanamayacağım bir kör nokta seçmişim…
Birileri gelmiş gitmiş yanıma, veya geçerken görmüşler beni..
Anahtarı uzatmak istemişler, veya kendileri açmak için çabalamışlar..
Ellerine vurmuşum, ısırmışım, kızmışım, bağırmışım…lanet etmişim…
Odamın duvarlarını çizmişim en karanlık çizgilerle...
Odam kalabalıkmış aslında, ama onlarla yalnız kaldığımda, her gün biraz daha az sevmişim…kovmuşum…kovalamışım…kimi de kendi gitmiş…
Hergün bir eşyadan, üzerime yük olan bir “şey”den kurtulmuşum…pencereden atmışım …bazılarını ihtiyacım olmadığı için hediye etmişim…
gittikçe sadece kendimle kalmışım…
Her şey daha azmış…daha az eşya…daha az insan…daha az anı…daha az duygu…daha çok ben…
Hep “ben” kalınca korkmuşum…daha çok seveceğimi zannederken nefret etmişim aslında…iş işten geçmiş…kimse uğramıyormuş artık odama…kimse geçmiyormuş kapının önünden..
anahtar o kadar uzaktaymış ki…
“ çok uzakta” “çok uzakta olduğu için çıkamıyorum ben buradan” diye avunuyormuşum…
Ama beni asıl korkutan, anahtar elimde olsa bile…onu kullanmayacak olduğumu fark etmekmiş…
Anahtar iyi ki uzaktaymış…
Sonra…
Uyanmışım…

4 Eylül 2009 Cuma

heyy yolcu!!!

Yollardan bahsettik…

Gidilen değil de, seçilen yollardan…
Herkesin bir yolu var, genelde inanılan “aynı yere” çıktığı…en azından inanılmak istenen..gittiğinde kimse yalnız kalmak istemediğinden olsa gerek…ya da inançlarımızdan…
Benzetmeler yaptık...
“karayolu” “havayolu” “denizyolu”  belli olmaz, belki de “tren yolu”… Bunlardan herhangi biri kullanılabilir dedik…
Benim yolum “patika” dedim...



Tek kişilik bir patika… /Şimdilik/… Sadece bir kişi yürüyebilir. 
Yanında değil ama; önünde ve ya arkandadır sana eşlik etmek isteyen kişi... Yüzünü görmek için başını çevirmen gerekir, ve ya o sana dönmelidir yüzünü, seni görmek istiyorsa…Yan yana yürümek marifet ister...Ama neden olmasın...
Basittir ve ama bir o kadar da güvenilirdir. Ayakların yere basar sımsıkı… Her adımda farklılaşır gördüklerin… Benzerdir belki ama farklı...
Sürekli deniz görmezsin veya gökyüzünde bulutların arasında giderken tüm güzellikleri kaçırmazsın aşağıda olup biten... Tren gibi gürültülü değildir, uçak gibi hızlı da değil.
Her adımda yeni biriyle karşılaşabilirsin ya da yeni bir manzara karşısında ağzın açık kalır.
Toprak bir yol olduğu için elektrik yüklenmez vücuduna. Huzurlusundur, sinirli değil. Yürümeyi bırakmadığın için seni kızdıran ve üzen her ne ise;  hemen gözden kaybolmasa da ardında kalır. Hemen peşinden keyfini yerine getirecek başka bir şey görürsün/umarım/…
Yol şartlarından etkilenirsin, her zaman güneşli olmayacak gökyüzü. Hazırlıklı olmalısın buna. Bir demir yığını korumayacaktır seni, veya kenara çekip bi otelde konaklayamayacaksındır. İhtiyacın olan her şey sende olmalıdır. Sahip olmasan bile yolda sahip olursun şanslıysan. Şemsiyesini senin de başına tutan bi yol arkadaşın olur belki ardında. Veya üşüdüğünde montunu giymene izin verir. Yol ne getirir bilinmez. Her şeyin bilinmez olmasına hazırlıklı olmalısın hava şartları kadar.
Uçak gibi standart değildir etrafında ki herkes. Business class koltuklar yoktur biraz gerinde. Ve ya dağıtılan “soğuk” sandviçler. Meyvelerden toplarsın mevsimine göre. Kendine göre bir şeyler bulacaksındır mutlaka. Hepsini sevmesen de sevdiğin birkaç çeşit çıkar karşına. Tadına bakarsın en azından, sevmezsen bir daha karşılaştığında yemezsin. Ağacını gördüğünde bile yüzün ekşir artık. Sen sevmediğine karar versen de onu da sevenler geliyordur senin ardından çünkü.
Dedim ya, yalnızsındır patikada diye. Bazen patikalar çakışır. Belki çakışanlar yola beraber devam etmek isterler... Neden olmasın… Belki…
Patikada yürüyenler yine patikadakilerle karşılaşır. Uçak yolcuları uçaktakilerle. Zorlamaya çok gerek yok bazı şeyleri. Ne patikada yürüyen uçağa uyum sağlayabilir, ne uçaktaki yürümeye sabredebilir o dar yolda. Trendeyseniz el sallayabilirsiniz en fazla yanından geçerken yürüyen kişiye. Uçakta olanlara ise “minicik minicik” noktalar gibi görünür aşağıdakiler. Onlar da uçağa gülümseyerek bakarlar, kim bilir kimleri nereye götürüyor hızla diye.

Hepimiz aynı yöne doğru gidiyoruz… Yolumuzu kendimiz seçiyoruz ama… Yolculuğumuzu kader belirliyor.

Herkese iyi yolculuklar…

2 Eylül 2009 Çarşamba

bir yorum...



aycane dedi ki...

Öncelikle Merhaba..
.. Öylesine gezinirken dikkatimi çeken bloglar içinde, okuyuverdim son yazınızı...
Şaşırdım da, size gelmiş olduğunu anladığım, yazı karakteri eleştirisine...
Bir başka bakış olsun diye de, yazayım istedim. 29 yıldır; yani, üniversite hocalığımın bugüne dek olan 29 yıllık süresinde, sınav sorularımı yazarken,doğallıkla hep Comic Sans kullanmadım. İlk yıllarımda, henüz ne pc'ler keşfedilmişti; ne de daha sonra, 86'da, ilk Microsoft words yazılımında, kullanıcıya, bunca yazı karakteri seçeneği sunulmuştu. Ne var ki, 80 sonlarından beri,özellikle tüm sınavlarımı yazarken, özellikle, hep Comic Sans kullandım!...Kullanmaktayım. Yalnız yazı karakteri de değil tabii; ama, davranışlarım; sınav sırası, ciddi üniversitelerde hele, asla beklenmeyen şeker-gofret sepeti dolaştırmalarım; sınav başlamadan, kürsüye bi dans eden-konuşan vs. komik küçük oyuncak koyuşlarım; sorularımın arasına 3-5 gülünesi ve ince espri yerleştirişlerim bir bütün olarak bana binlerce olumlu geribildirim getirdi!...
.. Sınav pek çok öğrenci için başlıbaşına bir gerilim kaynağıdır ya zaten, hem bunu azaltabilme kaygısıyla yaptım-yapıyorum bunları; hem de, bunca keskin köşeli-kurallı dünyalarımıza, anlık, ve olabildiğince, yumuşak, ve normdışı bir esneklik koyabilme amacını güdüyorum rol modelliğimde.

... Öyle ya, bi düşünün gençler; örneğin Deniz Tayyip'e; Tayyip Abdullah'a; ya da Merkez Bankası başkanı Hazine'ye; ya da benim rektörüm YÖK başkanına, hayatta hiç comicsans falan karakteriyle bi yazı gönderebilir mi?!!... Bana şimdi "Onlar zaten yazışmıyo bile..."; ya da, "Bırak onları, biz bile, keyfekeder, birazcık paylaşım-arınım-içboşaltım derdiyle yazdığımız bloglarımızda tepki alıyoruz, sen ne diyorsun??!!" ya da, "Ayy kadın, 30 yıldır didaktik böcek olmaktan hiç mi bıkmadın sennn!" vs. vs. diyebilirsiniz tabii... ve daha nice şey. Olsun. Ben yine de bunları yazmak istedim.
Sevgiyle tabii...

1/9/09 20:44

korkmayın korkmayın:)) eski karaktere dönmüyorum...çünkü göz yorduğundan bahsetmiş arkadaşların bir bölümü...kimseyi rahatsız etmek istemem bu anlamda...ama ilginç bir yorum ve anlattığı şeyler çok ilginç...o yüzden paylaşmak istedim sizinle...

yorumu şuradaki yazıma yapmış aycane...sanırım üniversite hocalarımızdan biri...stickman'nin yorumuna da katılıyorum ...bir blog yazmalı ve bizimle paylaşmalı deneyimlerini...valla okuduğum üniversitenin eğitim sisteminden, standart tip hocalarından dolayı sanırım çok hoşuma gitti okuduklarım...

bi de bana en sevdiğim filmlerden biri olan Patch Adams'ı hatırlattı bu yorum...ne alaka diyebilirsiniz ama ben o filmde sevmiştim Robin Williams'ı...sürü psiklojisinden de o fimde nefret etmiştim...bizden beklendiği gibi davranmaktan...standart olduğu varsayılan sistemlerden...bizi birbirimize benzetmeye çalışanlardan...

ohooo...gidecek bu konu yine...

valla iyi alıştım yorumlardan post yapmaya...tembel işi oldu ama paylaşmadan edemedim...

not: aycane; profiline ulaşamadığım için izin alamadım..ama zaten yaptığım sadece yorumlardan çekip post olarak yayınlamak oldu...umarım sorun olmamıştır...