31 Ekim 2009 Cumartesi

bilseydim ağlamazdım...



"Koşullar" canımı çok sıkmaya başladı. Her şey doğduğum andaki gibi olsa istiyorum. Doğmuşum sadece, yapmam gerekeni yapmışım yani. İnat etmemişim. Geriye bi tek şey kalmış,  büyümek. Oohh ne güzel lay lay loom. Umurumda mı dünya. Ama annem doğduğum anda değil de ağladığım anda vermiş ya bana sütü. Hah orda batmış her şey. Ağlamayana da meme verseler ne olurdu sanki. El kadar çocuk , biliyorsun işte acıkacak bu. Annesi sensin, en çok seni seviyor, babası var ama onun sütü yok. Yegane besin ve sevgi kaynağısın yani. Aklına geldikçe doyur karnını ne var yani. Hep senin yüzündennn, yeminle...Bilseydim ağlamazdım, beklerdim ölee mağrur ve gururlu...

Bak sonunda sen böyle yaptığın için neler oldu anlatayım sana.

İnsanlar birini ona iyi davrandığı için sevmeye başladı. Biri diğerine sadece kendisini sevmesi için güzel şeyler söyledi. Açlık gibi işte. Sevgi açlığnı, beğenilme duygusunu doyurmak için bir nevi. Sonra “hayır , gerçek sevgi bu değil” dedi ve yoluna devam etti. Tekrar acıktı çünkü. Birinin ilgisini çekmek için “ağlamıyordu” şükürler olsun ki. Düşünsenize bir kızın karşısında/ve ya tam tersi/ zırıl zırıl ağlayan bir adam. Bunun yerine kendini farklı kılıklara soktu kendini. Havalı , karizmatik, bilgili , kültürlü görünmeye çalıştı. Başardı da aslında, çünkü karşısında onun öyle olduğuna inanmak isteyen bir insan vardı/bakın cinsiyet belirtmiyorum halaa, oyunu iki kişi oynuyor hikayenin bu bölümünde/ her şey güllük gülistanlık ilerledi. Alan memnun veren memnun. Ee , kaynaklar sınırlıydı ve tükendi. Hooppp yeni rüzgarlar yeni sular v.s. Güvenemez oldu kimse olduğu gibi göründüğünde karşısındakinin onu sevmeye devam edeceğine. Hep bi atraksiyon , hep bi hareket, hep bi farklı olma hali. Bi durr, rahat durr, sen öle durgunken, kendi halindeyken , senken, hatta en çok sadece kendinken sevecek belki seni. Yazıyorum ama, ben bile inanmıyorum yazdığıma. Arkadaşlarınla beraberken onlara uyman, onlar gibi olman koşulu ile yanlarında kalabildin en basiti. Ait hissetmesen de , mış gibi yapmayı öğrendin...Onlar gibi olmazsan gruptan dışlanma korkusu sardı...Neyse…

Başka örneklerde var elbette…Her şey koşullara uygun…ne kadar para o kadar köfte mantığını istediğiniz sektöre uygulayınız…ben balık tutmayı öğrettim..gerisi size kalmış…

Aaaa, bu arada "koşulsuz seviyorumcu” tipler çıkmak zorunda kaldı devamında. Aşmışlardı sebepleri sonuçları. Ne güzel önlerine kim gelirse, tüm insanları sevdiklerine inandırmışlardı kendilerini. Onlar başka hikaye, zavallıların başka başka arızaları var ama uyuyan aslanı uyandırmayalım şimdi...

Gerçi senin hatan değildi. Sen sütü her ihtiyacım olduğunda versen bile memnun kalmazdım ben kesin. Ağlamayı öğrenemezdim bi kere. Gerçi hala öğrenebildiğimden emin değilim. İstediklerim için ağlamayı , yakarmayı, çabalamayı henüz öğrenemedimmm. Onun çırpınışları bunlar.

Not; Bir önceki uyarıları yapmıyorum. Valla iyiyim ben..Kimse de bana Pavlov denilen o adamdan bahsetmesin. İyi ki onunla aynı dönemde yaşamamışız. O köpeğin  neyle beslendiği sizi dehşete düşürecekti çünkü..
Genellemiş gibi olsam da istisnaların olduğunu ben de biliyorumm ;)

29 Ekim 2009 Perşembe

Hamuş!



Bugünlerde yine döndüm boşluk mahalliğine. Yazılacak her şey yazılmış, düşünülecek her şey düşünülmüş, söylenecek her şey söylenmiş gibi geliyor. Elimi kaldıracak halim yok yok olmasına, ama sözlerim bile zorla çıkıyor dudaklarımdan. Depresyon hali değil kesinlikle. Geçen bi cümle okudum bir kitabın arkada kapağında. Sanırım o olsa gerek. Biri bana söyleme cesareti gösteremeyeceğine göre yine iş başa düşüyor ve kendi kendime konuşuyorum.

“ Mutsuzluğa hiçbir çare aramıyorsun”

Yok aslında arıyormuş gibi yapıyorum ama. İçime sinmiyor işte. İçime sinmeyen eylemlerimin sonu hüsranla bitiyor her zaman. Bir koşu bandının üzerindeyim, ama belli süreler sonunda hızı arttıracağım yerde azaltıyorum. Sonra koşu bandında olduğumu bile unutuyorum kendimi. Eee sonra tabi düşünüyorum. “Huuu, elektrik harcanıyor”. “Kendine gel”. “Devam etmek zorundasın.” “biraz hızlı at adımlarını, yürümüyor emekliyorsun”

Harcanmaması gereken, ziyan olan elektrik benim için; annemin bunları okurken üzülmesi, ablamın gözünden dökülen yaş. Bir iki sevenin halimi görüp hiç bir şey söylemeden destek olmaya çalışmaları. Hiçbir şey yapamadıklarını düşünüp bi de bunu dert yapmaları.

Neyse, uzatmıyorum. Şimdi bu yazıdan depresyonda olduğumu, intihar eğilimim olduğu fikrini çıkaran filan  olursa gelir bloğuna pislik yaparım bu böyle biline. Olay çıkartırım, hiç utanmam. Sonra "uyarmadın", "bilmiyorduk böyle olacağını", "hiç öle çaçaron görünmüyordun" filan olmasın.

Kullandığım fotoğraf FF’in bana kazandırdığı (dedim size ara sıra iyi şeyler oluyor diye) kadim dost Türkay Yılmaz’a ait.(namı diğer antique). Seviyorum siyah beyaz karelerini. Siz de seversiniz. Valla bak.

http://www.turkayyilmaz.com/


Hadi gittim…

24 Ekim 2009 Cumartesi

pavlov'un bloggerı...


Birbirine benzeri insanların birbirini bulması yasa ile engellenmeli. Kimse “ aaa aynı beeen” diyememeli.Biriyle tanıştığınızda ,onun hikayelerini, onun duygularını dinlediğinizde gözlerin fal taşı gibi açılmalı. “wayyy beee , ne kadar ilginç” demelisin, söylediklerinin hiçbirini hissetmediğin ve anlamadığın için yorum bile yapamamalısın. Kimse kimsenin cümlesini tamamlayamamalı, kem küm etmeli anlattıkları karşısında. Kategorize etme şansın olmamalı başkalarını. “Hepimiz aynıyız işte” “hepsi aynı bunların” diyememelisin çünkü “hepimiz” ve “hepsi” diye bir şey olmamalı.

Ruh hali aynı olmasın kimsenin bi de mümkünse aynı zaman diliminde, kimsenin hisleri diğerini anlattıklarıyla tıpatıp benzememeli. Kimse kimseye “ beni anlatıyorsun sanki” demesin lütfen.
Biri diğerinin ilacı olmalı işte bu yüzden. Tetikleyince o duyguyu , aynı dertlerden aynı problemlerden bahsedince bir şey değişmiyor. Yalnız olmadığını hissedince de bir şeyin düzeldiği yok. Düşünsene, sana benzeyen hiç kimse yok dünyada zaten. Duyguların,düşüncelerin, o anki hislerin de farklı olsun "Aaa ne güzel tek ben değilim böle olan" dediğinde egonu tatmin etmek de olmasın böylece.

Ne güzel cümlelerdir;

“aaa ilk defa duyuyorum”
“ciddi misinnn?”
“çok şaşırdım şimdi, hiç böyle bir şey duymamıştım”
“yani , ben daha önce hiç böyle hissetmedim, o yüzden çok yabancıyım”
“özür dilerim, inan hiç anlayamıyorum”
“bilmem, benim başıma böyle bir şey hiç gelmedi”
“Aaaaaa, eee sonra ne oldu”
"ben hiç öle hissetmem"
"ben hiç o açıdan düşünmemiştim"

Bana benzemeyen bir sürü insan olsun çevremde, ohh ne güzel. Megalomanlıktan değil veya farklı olana meraklı olmamdan hiç değil. Neden acaba:S. Neyse, her şeyi bilmeyin siz de canım. Bu kadar işte.

Sanırım birileriyle aynı şeyleri hissetmek değil sorun ,öğretilerek "hissettirilmek"…Öncesinde, olması gereken buymuş gibi ezberler yapmış olmak. Ahh bi gerçekten hissettiğimin ne olduğunu bilsemmm. Önyargılardan arınıp, herneyse onu görsem…

Aaa bi de sen “ben daha önce buna benzer bir şey yazmıştım” deme. Bunu ilk ben düşünüp yazmış olayım.:))

19 Ekim 2009 Pazartesi

Alevde Ispanak...:)



FriendFeed için şurada vermiş veriştirmiş olduğuma bakmayın. Çok güzel olaylara da vesile oluyor işte böyle. Bu hafta 29 ekim dolayısıyla herkes birbirine LÖSEV’in ISPANAK (http://www.ispanak.com.tr) web sitesinden hediyeler gönderdi. Organizasyonu düzenleyen harika insan Alev’e buradan da teşekkür ediyorum. Elleri ve yüreği dert görmesin. Tek tek katılımcılar için günlerce duyurular yaptı, sonra katılımcıların tek tek adresilerini topladı. Daha da önemlisi 132 kişinin (132 kişi ama birden fazla kişiye hediye gönderen de oldu) ismini minik kağıtlara yazarak kura çekimini yaptı. Adım adım bize bunları feellerle bildirdi. Hatta bana çıkan kişinin isminin yazılı olduğu kâğıdı kedisi Ökkeş yediiiiii. Neyse ki, Alev henüz yutmadan ismini görmüş de bende böylelikle bugün hediyemi sipariş edebildim. Valla kabul etmek gerekir , erkeklere hediye seçmek daha zor. Kızlar için bebekler , yastıklar, böle sevimli şeyler mevcur. Ben de bu yüzden tercihimi “erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer” mantığı ile ev yapımı tarhana ve erişteden yana kullandım.

Benim de hediyem geldi bugün. Magnetlerle ismimi yazıp göndermiş “Ziya Akkoca” tekrar teşekkürler kendisineee. Ama en büyük teşekkür Alev’e. Verdiği emek için. O kocaamaaaan yüreği için.. http://ff.im/9WQUJ

Peki ben bu yazıyı neden yazıyoruuum. Çünkü bu organizasyon sadece FF ile sınırlı kalmasın belki yazıyı okuyan bir iki kişi yine bizim gibi sevdiklerine bu siteden hediye göndersin diye. Yapmanız gereken şey çok basit. Bir iki dakikanızı almayacak siteye üye olmanız. Hediyenizi seçeceksiniz ve alıcı kısmına göndermek istediğiniz kişinin adını ve adresini yazıp onu gülümseteceksiniz. Ama tahmin edersiniz ki asıl gülümsemelerini istediğimiz kişiler tedavi gören minikler.

Ben size buradan FF’de açılan feedlerin linklerini veriyorum. Belki benim açıklamalarımın dışında ihtiyacınız olur.

Sevgimle…

http://ff.im/8Nt9W

http://ff.im/a0fA6


http://ff.im/9S33O



LÖSEV ISPANAK SİTESİNİN ADRESİ: http://www.ispanak.com.tr

18 Ekim 2009 Pazar

ve "Aşk" bitti...



Elif Şafak-AŞK

Bir ve ya iki günde bitirebileceğim çok az kitabı bilerek uzatırım. Bu kitabı, okumayı “ben” seçmeyecektim. Erafımdaki herkes okudu ve okumam gerektiğini söyledi. İnatçı yanım ağır bastı ve almadım kitabı. Sanki doğru zamanda elime kendiliğinden ulaşacaktı. 5 gün önce masamdaydı kitap. Bu kadar doğru bir zaman olduğunu bilemezdim...

Kitabı okuduğunuzda birden bire 3.gözünüz açılmayacak. Tekamülünüzü de tamamlamayacaksınız ve ya tüm boyutlar gözünüzün önünde çözülmeyecek. Ancak sizin de doğru anınıza denk gelirse çok seveceksiniz. Benim gibi… Ben sevdiğim insanları ve sevdiğim şeyleri abartmayı severim. Evet...belki de gözümde büyütürüm...bu sefer de öle olsun ve “çok sevdim hem de çok” diyeyim.
Kitapta 40 madde üzerinde kurulu. Herkes kendi payına düşen kuralları alacaktır. Ben maddemi seçtim...

Otuz sekizinci kural: “Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?” diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

Kitabın sonunda bana düşündürdüğü tek olumsuz şey acaba Mevlana ve Şems’e dair daha iyi bir kitap okuyabilecek miyim? endişesi oldu.

Aaa bir de;

Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde. Ya da dışındasındır, hasretinde…



istanbul kanatlarimin altinda - gülay

9 Ekim 2009 Cuma

sorgun...


Ailesini beğenmediğin ve sevmediğin, “çok cahiller” diye nitelendirebildiğin,

Kız kardeşine gıcık olduğun ve bunu dile getirmekten rahatsız olmadığın,

“Daha iyisi olabilirdi aslında” dediğin,

Doğduğu buyüdüğü ve dolayısıyla ailesine yakın olması için o semtten ev alışına tamamen karşı olduğunu ve bu durumdan nefret ettiğini kendisine defalarca söylediğin,

Öle deli divane aşık olmadığın,

Düğün tarihi için“ne kadar geç olursa o kadar iyi olur” dediğin,

“O”nu anlatırken, sadece “zor ama bu zamanda öle düzgün, iyi bir erkek” diyebildiğin...

Evinin etrafında dolaşırken “keşke buralarda otursak” diye iç geçirdiğin,

-İçinde hep acabaların olacak mı ? diye sorduğumda “evet” dediğin,

- Evlilik kararı vermende yaşının etkisi var mı? Sorusuna “-e tabiki o da var” dediğin,

bir eviliği yapmaya neden kalkışırsın ve nişanlanırsın.Ve bunları bana gayet normal ve sıradan ilişki ve nihayetinde evlilik süreciymiş gibi anlatırsın...e be güzelim e be güzeliiiim...
Neden beni; evlilikten, aşktan ve bilumum benzer duygulardan daha da soğutursun anlamam ki...

Çok iyi oldu gerçekten uzun zamandır görüşmediğin arkadaşını görmek Yesari...Hatırladın mı neden bu kadar uzun ara bıraktığını...

Offffffff...

5 Ekim 2009 Pazartesi

Soru;Suadiye'den yola çıkan iki bedevi, saatte...?


-tamam , ama ben arabayla bir yerlere gitmek istemiyorum bugün…ayağım toprağa bassın…(en son arabayla bebek civarı çığlık atmışım”durduuur arabayı,inicem arabadan”)
-peki öle olsun…
-ama taksi gibi bir lüksümüz de olmayacak..vapur,dolmuş,tramvay…ne bulursak…minumum harcama,maksimum keyif…
-ayy tamam, hadi hazırlan…

2 kafadar ilk dolmuşa atlıyoruz.Hanımefendinin dolmuş parasından haberi bile yok. Hatun; bırakın araçsız İstanbul’da yol bulmayı, aracıyla bile bizi Edirne gişelerine götürmeyi başarmış biri. o kadar eminim ki onun sayesinde çok eğleneceğimizden. Hiçbirşey yapmasak bile olur.
Kadıköy’de dolmuştan inip “acaba nerden binicez vapura” derken bi balon görüyoruz.”aaaaa, ne güzeeel, ama benim yükseklik korkum var”…”aaa benim deee”…”hadiii binelim”…”hayyy seninnnn”…biniyoruz. Ama ikimizde tıs tıss.Bizimle birlikte binen çift yüzünden korkumuzu unutup kendimizi gökyüzünün en usta fotoğrafçısı olarak buluyoruz. Abimiz o kadar yüzsüz ki facebook pozları vermeye başlıyor az sonra. Bu arada manzara elden gidiyor tabii. En son “amaaaan beee, bütün günnn sizi miii çekiceeem “diyen bir kadın sesi çınlıyor Kadıköy’semalarında…
Eminönü’ne vapurla çok keyifli bir yolculuk sonrası geçiyoruz. Eminön’de ne var ki.Geziyoruz çarşı pazar filan turist gibi. Ya da esnafla köşe kapmaca mı oynuyoruz desek. “Aaaa yürümeyelim Sultanahmet’e bununla(tramvay) gidelim” diyorum yanlışlıkla. Halka inicez ya anasını satiim.Ankara’da sanıyorum herhalde kendimi. Biniyoruz amaa..bindiğim anda birbirimizden çoktan kopartılmışız…ileriden bağırıyor. ”seeen gel burayaaa geeel, halkaaa inmeeekmişşş, lüks yokmuuuşş, geeel burayaaa”

Bu yazıyı yazabildiğime göre tek parça halinde iniyoruz…sultanahmette hiçbiryere gidemiyoruz . Yani gidiyoruz da ; Dünyaaaca ünlü yapıların olduğu bi yerde, gittiğimiz cami ne camisi, ziyaret ettiğimiz türbe kimlerin türbesi bilmiyorum benn. Neyseki daha önce istediğim gibi dolaşmışım ki içimde kalmamış. Artık akşam olmak üzere 3. kuzen (en zeki olanımız) Eminönü ve Sultanahmeti sevmediği için bizi taksimde bekliyor. Biz taksime gitme yolunu arıyoruz en ucuzundan. Sorduğumuz her tttükkann sahibi, her dönerci ustası, her öğrenci, her polis memuru bize bi metronun varlığından ve “şu” istikamete doğru yürümemiz gerektiğinden bahsediyor. Biz aslında bi kumpasın içerisindeyiz ama farkında değiliz. “ne güzel işte…metroyla gidceeezzz”…Ama o gidilen yol bitmiyor, bitmiyoooorrr, ayaklarımızdaki derman çoktan bitmiş halbuki...Tabanlar uzatmaları oynuyor. Hava kararıyor, tuhaf yollar, tuhaf işporta satıcıları dikkatimizden kaçmıyor.  Veee , yuuppiii,metro girişi, "AKSARAY" . Hiç beklemeden jeton alıp merdivenler apar topar iniyoruzzzzzz...zzzzzzzzzz...

İşte o sahne. Neyse ki daha önce metro görmemiş masum köylü değilim. Tepki şu “ havalimanı mııııııı?”:S:S 30 sn sonra şok atlatılmış en yakın telaşlı yolcuya anlatılmış meramınız, onun gülümseyen ifadesini arkada bırakarak merdivenler inilen hızı hiçte aratmayan bir şekilde ,koşar adımlarla çıkılmış. 3 dakika sonra; bir otobüs durağında, bizimle hiç mi hiç ilgilenmeyen bir polis memuruyla iletişim kurulmaya çalışılıyor. Hatunun gözü durakta duran takside. “-hayıırrrr, taksiye binmiceeez”. Yaklaşık on dakika sonra bizi hiç takmayan polis memuruna, bizi hiç takmayan otobüs yolcuları ve şoförleri ekleniyor. Nihayet görünmez olduğumuza karar veriyorum ve taksiye binmeye ikna oluyorum. Haliç üzerinden geçerken ertesi günün kişisel iletisi geliyor benden;

“Hazarfen hiç değilse galata’dan uçmaya çalışmıştı, biz haliç'i metroyla geçmeyee çalıştııık “

Taksimde yaşananlar ayrı bi yazı konusu. Ama bu anlatılan hikayeden çıkarılacak sonuç “sanırım ben İstanbul’u özledim”

:)

Cevap; gece yarısından sonra 02:00 gibi;)

3 Ekim 2009 Cumartesi

"feed me"


Bu aralar FF açılımı yapmak moda. Benim modayla bi ilgim olmadığına göre pislik yapıyorum demektir. Hani açılacak maaadem tam açılsın diyorum.Şimdi ben madalyonun diğer tarafını çeviriyorum, siz bana neler yazdığını okursunuz. Amann , çok tembelsiniz siz, bu yazıyı bile zor okuyorsunuz, onu hiç okumazsınız. Ben okuyoruuum...

Bir kere “iletişim” denen şeyden hoşnut değilseniz, öle ben herkesle iletişim kurmaaaam, kuulumm, benim standartlarım yüksektir, yok öle bik bik biri bişi söylicek, diğeri ordan başka birşey söylicek diyorsanız şimdiden uzak durun./aklı olan uzak duruyor zaten/Bi kere kendinizi kaptırdığınız bu dünya bir tür çoklu msn sohbetlerine döndüğü için, bir süre sonra sosyal ortamlarda karşılaşacağınız her türlü olayla karşılaşmanız mümkün. “Çoklu“ olduğu için de herkesle ilgili herşey gözlerinizin önünde cereyan eder /sizin kişisel msn listenizden farklı olarak/ İnsanlar kısa cümlelerle birbirini tanıdığına kanaat getirerek, profil resminizden, hakkınızda ileri geri sonuçlara varabilir ve bu sonuçlarla hareketlerini şekillendirebilirler anlayacağınız. Hatta bir süre sonra size abayı yaktığını bile ileri sürebilir bazıları. (hay kambur felek, hiç olmadı ki birkaç cümle ve birkaç resimle birine aşık olma lüksümüz) Yani cidden hoşlanma, flört , aşk dönemleri böle ulu orta yaşanır, “okuyabilme” yeteneğine sahip olan için. Şifreli şifreli feed’ler, video ve şarkı paylaşımları, imalı yorumlar filan falan işte. Neyse bunlar özelleri, siz her zaman aşk acısı çekenin like’cısı olun yeter. Yalnız bırakmamak, bol like ve yorumlarla desteklemek gerekir.

Chat çoklu olunca buluşma da çoklu olur. Çokluğun olduğu yerde neyin olduğu daha sonra ortaya çıkar elbette. Önce bluşmaların resimleri paylaşılır, resimler üzerinden toplantıların kritikleri yapılır. Ama asııılllll...Buluşmaların ardından, kamera arkasında konuşulanlar ,buluşma sırasında yaşananlardan çok daha ilgi çekici ve bir o kadar da irrite edicidir. Buluşmalarda arkaşlıklar kurulur ,aynı kadraja girilir. Sonra o arkadaşlar!!! birbirlerine güzel güzel küfürler ederler karşılıklı feed’lerle.

Herkes herkesin yüzüne gülüp arkasından konuşmaya o kadar alışmıştır ki bunu yapmak rahatsızlık bile vermez. DM’ler bunun için değil midir zaten?Kim kiminle nerede , ne zaman ne yapmış muhakkak kulağınıza gelir. Kulağınızı tıkadınız diyelim,gözlerinizi kapatmanız mümkün değil çünkü artık kocaman bir aile olmuşsunuz.Bazen arkadan konuşulanlar, yüze söylenmeyenler o kadar uç yerlere gider ki;sonrasında bunları söyleyenler bile şaşkınlık içinde kalabilir.Birine alenen asılmak, başka bir yerde olsa sözlü tacize girecek şeyler bol kahkahalara neden olur. Kimse nedense “hoop, noluyooo yahu” demez, diyemez. Sosyal medya baskısı mıdır, sürüden kopma korkusu mu. Herkes yuvarlak , en azından köşesiz cümleler kurmaya çalışır. Ee ne de olsa köşeli cümleler engellenmeyi getirir peşin sıra. Herkes çok sevilmek, çok takip edilmek. 300. 500. aboneler ister. Kademe kademe yükselmektir çünkü.İsteğiniz gibi isimsiz profiller açarak istediğiniz değere küfredebilirsiniz mesela. Din , devlet, ahlak, töre, adet…Hiçbirşeye saygı duymadan , istediğinizi söyleyebilirsiniz. Seviyeli olmanıza bile gerek yoktur. Küfürler havada uçuşabilir, her zaman etrafınızda birileri olacaktır sizi pohpohlayan nasılsa. Güvendesiniz!!!Bazen ciddi ve toplumsal olaylara değinilerek bir tür günah çıkartırlar. Ohh misss. Cesetizleri bir yorumunda kurmuş bu cümleyi..” "Bloglarından sevdiğim birçok arkadaşı aslında sevmemem gerektiğini FriendFeed sayesinde öğrendim mesela bu benim için kötü oldu. Öyle işte..” . Bu da bir şeyler anlatır işte. Blog ve FF’in yerinin ayrı kalması gerektiğini anlamanız uzun sürmez bu durumda. Sevdiğinizi “zannettiğiniz!!!” bloggerlarla kaşılaşmanız mümkün çünkü.. “seniii uzaaktaaan sevmeeek aşkların enn güzeeelii”… Gerçi muhakkak geçer içinizden birileri hakkında “aynen yazılarından tanıdığım gibi biri, neyse o işte”

Bunun yanında tabiî ki bağımlılık yapmasının sebepleri var. Doğru insanlarla karşılaşır keyifli sohbetler yaparsınız. Herkes yaş ortalamasını düşürüp tıkladığı için web sitesine tam anlamıyla “çocukluğuna dönelim” aforizması gerçekleşmiş olur.Karnınız doyar mesela. Börek, çörek, mantı, güllaç yersiniz. Bir sürü kahve içebilirsiniz.Ne kadar çok “bilmediğinizi” fark edersiniz. Yeni bir şeyler okumak, yeni bir yerlere gitmek isteyebilirsiniz.Teknolojik gelişmelerden ilk sizin haberiniz olur. İlk çıkan ürünler,sürümler, ne anlama geldiğini bilmediğiniz bir yığın teknolojik terim , gelişmeler..bla bla…Hangi site kapatılmış , ne olmuş ne bitmiş…ühüüü…bi sürü konuda 1-0 öndesinizdir. Farklı farklı insanlar tanır (veya siz öle zannedersiniz) ve o insanlarla iletişim kurarsınız.Ünlü arkadaşlarınız olur, bir tık kadar yakınınızda/bknz; son abonem Elif Dağdeviren/.Ee sonraaa, sonraaaa. Hergün size günaydın diyen insanlar vardır. Biri illa ki sabah sizi gülümseten bir şeyler yazar bi feed’in altına. Zeki birkaç insana denk gelmişsen çok ilginç muhabbetler dönebilir çene kasların ağırır gülmekten. Radyo dinlersin bir iki güzel insanın sohbetinin arasında. Hiç sevmediğin “kedi” cinsine karşı sempatin oluşur mecburen!!!. Aaa bir de orada nazınızın geçtiği insanlara post yazdırabilirsiniz ilhamınızın sizi terk ettiği günlerde: )).Yazılarınız daha çok sayıda insana ulaşır. Bir yazı okuduğunuzda ve ya bir haber gördüğünüzde “ahh keşke herkes okusa” dediyseniz gerçekten herkes okuyabilir. İstediğiniz her şeyi paylaşabilirsiniz. (zaten isteyen istediğini paylaştığı için suyu çıkıyor bazen).Yani kopmamanızın nedenleri vardır aslında. Herkesin derdi aynı gibi son günlerde. “Ne bu ff bağımlılığı, nasıl kurtulabilirim”. Zamanı yutmasa kara delik gibi hiçbir sorun yok aslında.

Ohhh bee, özlemişim yazmayı. Hem övdüm hem yerdim. Tam benim tarzımmmm. Şimdi kimse üzerine tek tek alınmasın yazdıklarımı. Hepimizi anlattım hepimiziiii. Yok ben değilim , yok sen ne uydurukçu bişiysin, ne yalancısıınn, nasııı ikiyüzlü bişiysiin böle diyen beri gelsinnn. Gelll sen gell bi gellll...:))

1 Ekim 2009 Perşembe

Sağlam şoför kalmaz rampada,Müslüm Baba sığmaz i-pod'a/by Sevil©

Üç numaralı konuk yazarımız "Sevil ©"... Nam-ı diğer "aynebilim"...sakın çok uzun olmuş demeyin, bu kız kendi bloguna bile yazı yazmaz, beni kırmadı bir yazı yazdı benim için...insanlık için küçük ,onun için çok büyük bir adım attı yani...sabırla okursanız çok eğleneceksinz...hiç öle "kadınlar araba kullanamaz zaten, aman nedir bu kadın şöförlerden çektiğimiz" tarzı geyiklere girmeyin...kendisi misafir, iyi davranın lütfen...neyse, ben susiim, Sevil konuşsun... Teşekkür ederim Sevilcan:))

(beylerr; resme bakmayı kesip yazıyı okumaya başlar mısınız lütfennn....ayıp oluyor amaaa...hadii hadiii...dalmayın hülyalaraaa)


Yesari'ye misafirliğe geldim..aldım klavyemi..müziklerimi..pastamı...böreğimi Yesari'ye misafirliğe geldim...bizim kız bu aralar bir tembel, bir üşengeç...bırakın blog yazmayı feed açmaktan aciz..hatta inanmayacaksınız ama en aktif ffciler listesinden bile düşmüş...ben hala hayretler içindeyim...o yüzden bu hafta ben yesarigillere gittim...bişiler karaladım..öyle ahkam filan kestiğim yok..(SANKİ HEPSİ HASRET SENİN NEFESİNE) o yesarinin işi...ben başıma gelen milyonlarca tuhaf bi o kadarda eğlenceli olaylardan birini anlatacağım sadece size...sırası gelince yesari gelip ahkamını kesecektir..meraklanmayın..

Arka fonda Müslüm Gürses'ten "Kadınım" çalarken nasıl eğlenceli bir şeyler yazabilirim inanın bende bilmiyorum..ama yapacağım..öncelikle söyleyeyim bu şarkı beni müthiş dinlendirir...bazen kendimi lezbiyen gibi de hissettirir çünkü bir kadını düşünerek dinlerim ben bu şarkıyı..onu seven adamı terkedip gitmiş bir kadını..olmayan ve olmasını istemediğim bir kadını:P (aslında terkeden kadın benimdir)...

Bir sonbahar günüydü..hava ne sıcak ne soğuktu..zaten olay baştan yanlış başlamıştı..kurabiyelerin üzerine pudra şekeri diye karbonat dökmüştüm...ama çok güzel gözüküyorlardı...görüntüde sorun yoktu bir de acı olmasaydı kurabiyeler daha güzel olacaktı...o malum gecenin sonunda hep beraber arkadaşıma kalmaya giderken geceyarısından sonra karnımız acıktı..biri erkek 5 kişiyiz arabada...okan arabayı çekti kenara köfte yaptırıyor bize...okandan başka ehliyeti olan tek kişi benim arabada..kızlar dedi ki "hadi sevil okanın yanından geçelim arabayla el sallayalım ona" yok dedim olmaz...ben 3 kere araba kullandım 4.sünde ehliyeti aldım ve aradan 2 yıl geçti yapamam...arkadaşlarımın anlayamadığım bir şekilde bana güveni var...sanki süper kahramanım herşeyi ben becerebilirim...her işin üstesinden gelebilirim....(SENİ ÖPTÜĞÜMÜ İLK DEFA HAYATTA...KOLLARIMDA BENİM İLK BAHAR SABAHI SENNN)istediğim herşeyi bir yolunu bulup yapabilirim ama bir yere kadar....ne kadar üstelesem de yok sen yaparsın dediler..iyi dedim bari yapayım...kapıyı bile açmadan (45 kilo olmanın avantajıyla...ahh ahh nerde o günler) arka koltuktan ön koltuğa sıvıştım..

Herkes arabayı hareket ettireceğimi düşünürken birmilyonbin değerindeki soruyu sordum...(EŞYALAR TOPLANMIŞ SENİNLE BİRLİKTE...ANILAR SAÇILMIŞ ODAYA HER YERE) hangisi gaz, hangisi debriyaj, hangisi fren...derin bir sessizlik...yaa dedim ne susuyorsunuz ben size dedim karıştırıyorum, sağımı solumu bimiyorum diye...işte bilen varsa söylesin yoksa geri oturacam...tamam tamam dedi yanımda oturan nurgül...(bu kısmı atıyorum çünkü hala bilmiyorum ya da karıştıryorum) sağdaki gaz, soldaki fren, ortadaki debriyaj...bana sağ sol deme bana sol deme diye bağırdım biraz...cam tarafındaki ne senden taraftaki ne öyle söyle...bu krizi atlattıktan sonra bastım debriyaja bir havayla ama görmelisiniz sanki debrijayı ben buldum o kadar yani...neyse geri kalan işlemleri de tamamlayıp arabayı kaldırdım...görseniz ya bu zahmeti 5 metrelik bir gezi işlemi için yaptım...okanın yanından arabayla geçtik el salladık arabayı kenara park ettim...bunu başarmanın vermiş olduğu gururla sırıtırken okan geldi yanımıza ve o kurulmaması gereken cümleyi kurdu.."sevil burası kahve önü az ileriye al içeriden bön bön bakıyorlar"...aman tanrım yılların şöförü okan benim araba sürmemi beğenmişti ki bana az ileriye al demişti arabayı...o an içime şöför nebahatin ruhu girdi...(BEN SENSİZ OLAMAM ARTIK ANLIYORUM SENNNN KADINIMMMM) tekrar aynı işlemleri yaparak arabayı hareket ettirdim...aaa baktım gidiyor bu şey biraz gidelim dedim sağa (atıyorum sol da olabilir) döndüm...aman tanrım ne göreyim trafik polisi park etmiş sollayıp tekrar dönüş yapmam gerekiyor...allahtan şunu öğrenmişim...sinyal kolunu yukarı kaldırınca direksiyon tarafındaki sinyal yanıyor indirince diğeri...indirdim kolu polis arabasını geçtikten sonra işte o sinyal tarafındaki yöne döndüm...ama ne havayla allahım sanki bu sefer sinyal lambasını ben icat ettim...yalnız ilerisi kavşak...nereden dönülür nereye gidilir hiçbir fikrim yok saat olmuş gecenin ikisi...dedim ileride pastaneler vardı açıktır bu saatte orada durur sorarız...durduk evet ama kimsecikler yoktu...ne yapsak ne etsek derken arkadan bir ışık bir baktım polis arabası geliyor (SÖNMÜŞ BAK IŞIKLAR EV NASIL KARANLIK) hıh dedim şimdi tam oldu inşallah bişe demez bunlar ki ehliyetim yok yanımda...korkulan oldu polis arabası durdu tam yanımda bana eliyle dairemsi bişi yapıp duruyo...ben kızlara ne diyo bu adam yahu diyorum bu hala bana işaret çekiyo...birşeyler de anlatıyor ama duymuyorum haliyle cam kapalı çünkü:P yarabbim neden bunları anlatıyorum ki herkes benim aptal filan olduğumu düşünecek hahahahah...şöyle bi 2 dakika sonra ben olayı kavradım camı aç diyormuş....ama ben ne bileyim kimse bana öyle bi işaret yapmadı ki bu güne kadar...neyse açtım camı ama panikledim de bi yandan...başladım anlatmaya o panikle işte arkadaşım köfte alıyordu da biz de şaka olsun diye bi yanından geçelim dedik de şöyle de böyle de polis dur dur dedi ehliyetin var mı? evet tabiki var dedim bi havayla...o zaman neden gecenin bu saatinde farları yakmadan sürüyorsun dedi.....aaa yakmamışmıyım birden hareket ettiğimiz için unutmuş olmayımı kusura bakmayın dedim...bi de şirinim..bi de hanım hanımcığım görseniz....(BANA BIRAKTIĞIN BÜTÜN BU HAYATIN YAŞANAN AŞKLARIN DEĞERİ YOK ARTIK) tamam farları yakıp devam edin dedi..veee 30 metre ilerime park etti...tam karşımda beni görüyor....allaam ben bi panik oldum diyorum ki ben süremem bunu...okandan da uzaklaşmışız...o zamanlar cep telefonu filan da yok....var da pek nadir (yaşım kırkmış gibi oldu hahahah) napcaz şimdi vites filan atamam ben bu heyecanla diyorum..arkadan seda "sevil abla sen debriyaja bas ben vitesi geçiririm dedi" iyi o zaman dedim sevindim ama asıl sorun şu ki bu lanet olası farlar nerede? yok allam ona bas yok buna bas yok yok yok yok...nurgülle melek dışarıya çıktılar ben içeriden bulduğum herşeye basıyorum...sonunda bir düğme buldum kızlar bağırdılar yandı yandı diye...ama bıraktığım anda sönüyo ve kızların yüzü asılıyor dışarıda..başka da ışık çıkartan birşey bulamadık...o zaman dedim ki nurgül sen şu düğmeyi tut ışık yaksın...seda sen vitesi değiştir...bende sürmeye başlayacam gidelim şuradan artık...tam arabayı çalıştırdım seda bağırdı..abim geliyor abim geliyor...okan elinde köfteler fellik fellik bizi arıyor...sanki tarkanı (o zamanlar en sükseli yılları tarkanın) görmüş kadar sevindim...boynuna atlayacam adamın...hepimiz o heyecanla arabadan dışarıya çıktık arabayı bıraktık okana doğru koşuyoruz...allam bi ara etrafta kamera aradım...haberim olmadan kendi kendime kamera şakası filan mı yapıyorum diye...neyse kahramanımız gelmişti artık...okan arabaya oturur oturmaz ilk sorum "nerede şu lanet olası farlar" oldu...aslında çok yaklaşmışım...o tuttuğum düğmeyi çevirince yanıyormuş...e be güzel kardeşim...madem o kadar uğraştın o düğmeyi icat ettin üzerine yazmayı neden erinirsin ki döndürünce farları yakar diye!!!!! şimdi bunu okuyanlar panik oldular tabi...sevil trafiktemi..aramız da mı diye..korkmayın korkmayın...araba süresim gelince migrosa gidiyoruz annemle...hem alışveriş yapıyorum hem de migrostaki arabaları sürüp hevesimi alıyorum...(GECELER BİTMİYOR AĞLIYORUM ARTIK SENNNN KADINIMMM)

"PARE" (by Lâedrî)

İkinci konuk yazar yazısı..Ben baştan uyarıyorum yazıyı benim yazmadığım konusunda, okumak istemeyecek olanlar için!!! Yazıyı çok sevdim, yazanı da çok seviyorum...sabah sabah okuduğumda pek olumlu etkileri olmadı üzerimde...Teşekkür ederim...



Yürüyoruz.. Durmadan sona doğru yürüyoruz bazen yorulup durmak istesek de zaman kolumuzdan tutup sürüye sürüye götürür zaten bu yüzden zamana karşı koymak imkânsızdır. Bu yolda ne kadardır yürüyorsunuz bilmiyorum ama süreniz ne kadar uzunsa ve o tecrübe dediğimiz lanet şey ne kadar çok ise o kadar eksiksinizdir.. Ben gibi.. Sen gibi.. O gibi.. 

Koşar adımlarla yürür kimimiz.. Kimimiz ağır ağır adımlarla yere sağlam basarak yürür, düşmemek için.. Ama her ne kadar dikkatli olsak da her ayazda, her tipide, her fırtınada bir parçamızı bırakırız ardımızda.. Bazen ardımızda bırakmaya cesaret edemeyiz ve tüm şartlara rağmen sıkı sıkı tutmaya çalışırız.. Savrulup kaybolsun istemeyiz çünkü.. O bizimdir, sahiplendiği bir şeyi bırakmak çok zordur insan için, çok iyi biliriz.. Ve ardımızda baktığımızda, kayboluşunu izleriz görüş mesafemizden çıkana dek.. Daha sonra açık ve ıslak bi yara ile yürümeye devam etmek zorunda olduğumuzu anlarız.. İlk başlarda üstünü kapatırız ellerimizle, her ayazda daha da sızlamasın diye.. Kış bitip bahar geldiğinde kimse görmesin eksik parçamızı diye yine saklarız yaramızı.. Sonra bunlara dayanamayıp önümüzde yürüyenlerin arkalarında bıraktıları parçaları farkederiz.. İzleriz önceleri.. Öylece.. Daha sonra eksik parçamızın yerine koymaya çalışırız.. Göz yanılmasıyla, elimize aldığmız parçaların bazıları doldurmaz o eksik parçanın yerini.. yetmez.. Bazıları ise çok büyüktür.. Küçük parçaları tercih etmeyiz.. Büyük parçalardan en beğendiğimizi elimize alır inceleriz ve kendi eksik parçamızın yerindeki o boşluğa uydurmaya çalışırız.. Sonra şekil vermeye başlarız.. Çünkü tam otursun isteriz, kusursuz olsun isteriz, kimse farketmesin isteriz o yitirdiklerimizi.. Kimse bize acısın istemeyiz.. Bu yüzden acınmak o kadar sızının üzerine tuzdan başka birşey değildir ! Yeteneğimiz kadar ince bir işçilikle parçayı ayarlar ve o boşluğa yapıştırız.. Bir süre elimizle bastırırız yerine tam oturması için.. Önceleri dünyanın en mutlu insanıymışız gibi hissederiz.. Hayat artık bize çok kolaydır.. Bahar gelmiş, çiçekler açmıştır artık baktığımız her yerde.. Yürümeyi bırakıp koşmaya başlarız, tüm sorunlarımızı unutup nefes nefese kalana dek koşarız.. huzurlu gecelere uyur güneşli günlere uyanırız.. Günlerden bir gün karanlık bir güne uyandığımızda gökyüzüne uzun uzun bakar ve karabulutları farkederiz.. Önce aldırış etmez yaz yağmuru sanarız ve bir kaç zaman sonra aslında yeniden kara kışın geldiğini ince bir sızı ile anlarız.. Bizi rahatsız eden keskin bir yapıştırıcı kokusu duymaya başlarız, o an ne kadar başarısız ve baştan sağma bir yama yaptığımızı fark ederiz.. Bu keskin koku ve sızı bizi iyice rahatsız etmeye başladığında bu parçanın aslında bizim olmadığını düşünür kendi ellerimizle rüzgara bırakırız.. Bu kez ilk kez olduğu gibi arkasından bakmak için çaba bile sarf etmeyiz.. Bu noktadan sonra bizim için artık her parça “aslında umursamadan” arkamızda bıraktıklarımız kadar değerlidir.. 

Sonunda bize kalan tek şey; o keskin yapıştırıcı kokusuna ve ara ara vuran ince sızılara alışmaktır.

Ve siz herhangi bir parçasını rüzgara kaptıranlar..Ne kadar tam olmaya çalışırsanız çalışın.. Siz.. Siz hepiniz eksiksiniz !.. Benim gibi !..
Lâedrî