23 Kasım 2009 Pazartesi

Seyr-ü Sefer/Konya


Yola çıktığımızda ilk benzincide durup ‘burn’ kutularını stok yaptığımızda anlamalıydım, başıma gelecekleri. Ama yook, ben istedim. Son günlerde üzerime serpilmiş ölü toprağı ancak “aslında ölü olmayanların” bu kadar çok olduğu şehirde üzerimden kalkabilirdi. Yollar, hatta bizzat yolun kendisi bana iyi gelir genellikle. Ama bu yol nası bi yoldu böyle. Ne uçsuz bucaksız bir boşluktur o Ankara-Konya yolu. Benim gibi ağaç tepesinde büyümüş biri için 2,5 saat zulüm gibi olabilirdi yol arkadaşlarım olmasa. Ama neyseki yolun sonu çok güzel bir sürpriz oldu. Bizim için ayarlanan konaklama yeri (hotel motel pansiyon gibi tabirlerle anlatamıyorum) beni büyüledi. Soğuk bir otel odası beklerken sımsıcak bir yuva buldum. Üzeyir ve Ayça çifti ve dünya tatlısı oğulları Can karşıladı bizi. Yani ordan hiç çıkmadan yaşa orda , hiç sıkılmazsın öyle biryer. ‘Dervish Brother’S. Genellikle turist gruplarına konaklama ve Rumi turu düzenleyen bu güzel insanlar bu grup için özel bir hafta sonu düzenlediler.

Cumartesi ilk durağımız,Hz Mevlana oluyor. Büyülenmemek mümkün değil,yaşamak lazım anlatmakla olmaz derlerdi..öyleymiş.Ardından Şems hazretlerini.. ayağımdaki galoşlarla girerim bişi olmaz diyorum bilmiş bilmiş. İkinci dakikada yanıma yaklaşan beyefendiyi korkudan Şems sanıyorum önce,kibarca dışarı çıkarıldığımda anlıyorum,görevlilerden biri olduğunu. ‘Edep ya hanım!’ diye de ekliyor. Utancımdan, giremiyorum bir daha içeri.ilk edep dersimi böylece almış oluyorum tabi.
Biraz çarşı Pazar dolaşalım diyorum yanımdaki arkadaşıma,ve başlıyoruz yürümeye...
‘Ya kızım gençler nerde geziyor bi sorsak? Caddesi merkezi nere buranın?’ yahu yada yürü bir alışveriş merkezi bulalım diyoruz ve kendimizi ilk alışveriş merkezine atıyoruz. ‘Mevlevi Çarşısı’ hmm etrafta uzun pardesüden başka bişey göremiyoruz.Önce eğleniyoruz bu durumla,sonra daha derin bakıyor ve model seçiyoruz ciddi ciddi:))) ‘Valla ben siyah alırım ince gösterir’ diyor yanımdaki ses...kopuyoruz...

Akşam yedi sularında başladığımız zikr seansımız gece üçlere doğru bir gümbürtüyle son buluyor. Zikrin sonlarına doğru tevekkül hikayeleri anlatıyor diğer dervişler,korkudan ölmek üzereyim ruh cin min hikayelerine benzemiyor bu anlatılanlar,konakladığımız evin gerçek sahibi eski bir şeyhmiş..onun hayatı anlatılırken yanımdaki ses espri yapıyor..’kız istermisin bu gece odamıza gelsin şeyh dede,yavrum az öteye kay ben geldim desin!’ dediği anda gümbürtttttttt diye bir ses..aanammmmmmm geldiiiii diyorum geldi. Deprem oluyor sallanıyoruz çok ciddiyim sallanıyoruz.Ankara ,istanbul,akla gelen tüm şehirler aranıyor..ama yok,deprem tam bulunduğumuz yerde olmuşş!
Dur okuyucu,daha gece bitmedi! Odamıza titrek titrek çıkıyoruz.bin bir dualarla,kapımız kapalı ranzalarımıza istiflendik.yaşım genç olduğundan yukardaki ranza bana kalıyor tabi tırmanıyorum.(genç olmak her zaman da işe yaramıyor sanırım)
‘Kızım’ diyor alt ranzada ki ses, ‘varya korkudan ölmezsem bu gece,hiç ölmem’hadi iyi geceler’
tam dalarken oda kapımız bir rüzgarla açılıveriyor. Ki bu mümkün diil desem inanmazsınız. Ruhumu sanıyorum o gece o saatte oracıkta teslim ediyorum..

Ertesi gün "lütfeeen" diyorum "çıkalım" "hiç bilmediğimiz sokakları keşfedelim".Haydi diyoruz ve destur isteyip çıkıyoruz.

Sokaklar,hiç bilmediğimiz sokaklar, şehirler...Ne garip ne kadar benzerlikleri var..sanki istiklal caddesindeyiz..sanki eskişehirde,yalovanın bir köşesinde,ankaranın tunalı hilmide..ne kadar benziyorlar aslında birbirlerine..şaşırıyoruz. giyimler kuşamlar,kültürler ayırsada şehirlerin ortak tadları var...Ne hoş ne alaa... bi dakka bi dakka ya ne diyorum ben? Kim konuşturuyor beni? Yoksa..Yoksa erdim mi, nedir bu şiirsel anlatım böyle aşk kelebeği tadında..yoksa ben pervanemiyem,neyem??

Yok yokkk bu bana fazla geldi anacım ben bi duş alıp kendime gelicem ve geçicek,hepsi geçicek...
Tabi asıl merak ettiğim, bu dingin ruh halimin ve hoş görümün ve ve ‘’yurtta sulh cihanda sulh’’ halimin kaç gün sürebileceği ihtimali..
HU...

diğer resimler için tıklayın....

19 Kasım 2009 Perşembe

deneyim herşeydir...


7-8 yaşlarında bir kız çocuğu, kaşının üzerinde çizgi şeklinde kanayan derin bir yarayla , anne babasının ısrarlı sorularını yanıtsız bırakıyor. Endişeliler. Her ne kadar sabıkalı olsa da çeşitli yüksekliklerden düşme konusunda, bu sefer ne olduğunu merak ediyorlar. Çocuk inatçı, ağzını bıçak açmıyor. Bu daha fazla meraklandırıyor anne-babayı. Yalan söylemeyi beceremeyeceğini anlayan utangaç kısık bir sesle dile geliyor. “ Yolda körlerin nasıl yürüyebildiğini merak edip gözlerimi kapattım, sonra yolun kenarındaki, dikenli tellere çarptım”.

(Gülmeeee okuyucu gülme. Bak hiç mana bulma, senin çocuğunda böyle olur görürsün. Ne var canım biraz meraklı bir çocuksa)

Girizgahı yaptığımıza göre bu kısa , gerçek kişi ve kişilerle hiçbir ilgisi olmayan , ilginç öyküyü, neden anlattığımız kısmına geçebiliriz.(niye çoğul konuşuyorum benn:S)
Ben bu blog sayesinde tüm çocukluk travmalarımı dökecektim, lakin fark ettim ki aslında ben pek aptal bir çocuk değilmişim. Henüz o zaman deneyimle sabitlemiş ve görmüşüm ki “empati” diye bir şey yoktur. Yok yani, var da “yok” mu diyoruz. Hiç yaşamadığınız bir duyguyu nasıl olur da “mış” gibi yaparsınız ki. Gerçi her duyguyu “mış” gibi yaşadığımız bir zamandayız. Ama önce kendini, sonra da “seni çok iyi anlıyorum” diyerek karşındaki insanı kandırmaktan başka bir işe yaramaz bu. Sonunda geldiğimiz noktada hepimiz kendi şartlarımıza uygun donanımlara sahip oluyoruz. Süreç bunu gerektiriyor. Kendimizi uydurmaya çalıştığımızda üzerimizde sakil duracaktır edinilmeye çalışılan yenilikler. (çok teknik bi anlatım oldu sanırım)

Yani demek istediğim şu ki; kimsenin makoseni kimsenin ayağına uymaz. Boşuna sindrellacılık oynamaya gerek yok. Ayağınıza geçirmeye çalıştığınızda, ya vurur yara yapar ya da takılıp düşmenize sebep olur. Hepimiz hayata farklı farklı yerlerde başlayıp benzer ama sonuçta apayrı insanlar haline geliyoruz. Birini anlamaya çalışırken kendimize zarar veriyorsak, kendimizden ödün vermeye başlamışsak, orada durmak gerekir diye düşünüyorum. Alışık olmadığımız duygularda, bize ait olmayan düşünce ve davranışlarda bulunmamalıyız sanki. Empatide amaç, biraz daha hoşgörülü ve anlayışlı olmaktır sadece. Yalan söylüyorsa yalan söylemeye, kayıp bir hayat sürüyorsa o hayata girmeye , onu anlamaya çalışırken sahip olduklarını yitirmeye gerek yok. Sevgi ve bağlılık bir yere kadar , o yerde “kendinden geçtiğin” yerdir sanırım.

13 Kasım 2009 Cuma

denge-sizsiniz..



“Dengesiz” olarak mı tanımlanıyor olmam benim dengesiz olduğumu göstermez. Ben dengesiz olduğumu düşünmüyorum ama halk arasında bu tabir dillere pelesenk olmuş. Çok biliyorlar hepsi. Bizim dengemiz bu belki. Dengesizlik sürekli olursa bir denge halini almaz mı. Bu tespiti yaptığım için tekrik ettim kendimi.

Çok aklı selim, ne zaman ne yapacağı belli olan, halet-i ruhiyesi gayet stabil, ne zaman nasıl hissedeceğini bildiğiniz insanlar yok mu etrafınız da. Zibil. (bu "zibil" kelimesini de araştırmak gerek, yazı bitsin bakalım). Hah işte, siz onlara da çok dengeli diye kulp takarsınız işte.

Farz-ı misal ben; şimdi sevdiğiniz insanlarla eğlenmekten dönüyorsunuz. Arabadasınız, herkesin keyfi yerinde. Ve sizden şu tarihe geçen cümle çıkıverebiliyor. “ Off , çok sıkıldıııım” (yaşanmıştır).Ama valla sadece bi anlık bir şey. Veya birkaç günü evde geçirmek zorunda kalmışsınız. 3. günün sonunda filan çığlık atmaya başlıyorsunuz üzerinizde sabitlenen bakışlar eşliğinde. “İmdaaaat, çok sıkıldım ama çook , çooook”diyerek.
Şimdi asıl ilginç olan bu değil, herkesin zaman zaman canı sıkılır, kendini kötü hisseder, memnun değildir içinde bulunduğu durumdan, mekandan, ortamdan. Ama yook, sen iki dakika sonra ortamın maymunu oluyor milleti eğlendiriyorsan buna dengesizlik denmez bence. “Bu ne perhiz ne lahana turşusu” denebilir ama bakıcaz işte. Yazı nereye götürüyor beni henüz anlayamadım.

Şimdi bu yazıyı yazarken bile sıkıldım mesela. Ama öğrendim ben bu gibi acil durumlarda ne yapmam gerektiğini. Eğer yanımda biri varsa sürekli çok sıkıldığımız söylüyorum, sonra kendi sesimden de sıılıp susuyorum. Bir süre sonra geçiyor. Yok eğer yalnızsam sessizce gitmesini bekliyorum. Eğer birileriyle konuşmaya başlarsam çok feci çünkü. Olmayan ve abartılan sıkıntılar, gereksiz ayrıntılar, depresyona sürkleyecek karamsarlıkta bakış açısı. Normalde umurumda olmayan ıvır zıvır konular çıkıyor birden içimden. O yüzden en güzeli düşünmemek ve geçmesini beklemek. ohhh süper.
Aslında sıkıntı dediğimiz şey bizim ona yüklediğimiz anlam bence. İçinde bulunduğumuz ruh haline göre. Ruh halini değiştirdiğinde bak bakalım sıkıntı, dert, tasa, seni anlamayanlar /bazen ne yazık ki anlayanlar/ kalıyor mu. Tabii her zaman söylediğim gibi “sağlık” ve “para” sıkıtıları bu kapsamın dışında.

Neyse, geçti işte benim sıkıntım. Gittim…

8 Kasım 2009 Pazar

gülme bak!!!


İnanların fiziksel eksiklikleriyle (ve ya fazlalıklarıyla) genellikle alay etmem. Samimi değilsem ve yeni tanışıyorsam bu söz konusu bile olmaz. Üniversite ilk hafta ve herkes gruplara dağılıyor. Ben düşüyorum benimle birlikte 5 kişilik bir kız grubuna. (Hayır beyler, yok öle ohooo ne güzel filan durumları.) Tiplerden biriyle aynı dili konuşabiliyorum, diğerleri lisede bıraktığım (hatta orda bile ilgimi çekmeyen) kişiler. Neden kaldın grupta demeyin. Küçük yerleşim yerinden büyük şehre gelince o ukala dümbeleği, havalı kızlardan uzak durarak size ilk gülümseyene yapışıyorsunuz.

Gruptaki kızlardan biri hepimizden küçük ,ama her anlamda küçük bi kız. İnanılmaz sevimli bir yüz(en fazla 14 yaş) 1.45 civarı boy ve sevimli bir çocuk sesi. Üniversiteyi görmeye meraklı kardeşimiz gibi yanımızda dolanıyor. Herkes bize bakıyor  nedense koridorlarda yürürken. 2. haftasında yanıma alıp küçük kardeşimi!!! kitap alışverişine Kızılay’a gidiyorummm. Ne de olsa ben yabancıyım şehirde. Arama tarama derken bir kitapçıya giriyoruz , arkadaşım kitabın ismini ve yazarını söylüyor dükkân sahibine. Babacan ve oldukça sevimli adamcağız inanılmaz sevimli ve en çocuklu sesiyle “naaapaacaksıın bakim sen kitabı, ablan için mi istiyorsun?” diyor. Tabii benim pörtlek gözler daha bir pörtlüyor , şu meşhur msn iconu var ya.( :| ) Hah aynen öle oluyorum. “hayır benim kitabım, kendim için istiyorum” diyor. Adam bin bir kez özür dileyerek, bana bakarak üzgün bir ifadeyle bizi uğurluyor.

Okulun ileriki dönemlerinde tabi arkadaşımızın bir not tutma canavarı olduğu ortaya çıkıyor. Herkes onun için deliriyor dolayısıyla. Çok popüler. Hatta bir seferinde sınav öncesi hazırlanırken ezber ders özürlü bana çalıştığı yerleri özetlerken (ben de kitap takip ediyorum ) nokta ve virgül dediğine şahit oluyorum.(şaka değil) Bu olaydan sonra ipler biraz kopuyor tabi. Hocalardan biri daha sonraki sohbetlerimizden birinde itiraf ediyor. “yaa ben sizin kardeşiniz zannediyordum, sonra not tuttuğunu gördüğüm de çok şaşırdım”

Biz bir türlü alışamıyoruz ama kardeşimiz kendisiyle barışık ve bu durumlara alışkın. Gruptaki arkadaşlarımızdan biri ameliyat olmuş. Biz de ziyaretine gidiyoruz. Odasına girdiğimizde pek seviniyor. Ama onu kontrol için gelen hemşire bizim kadar keyifli değil. Arkadaşımıza bakıp “ buraya çocukların girmeesi yasaaaak “ diyerek bir çığlık atıyor. Hep bir ağızdan koro halinde “o çocuk değil bizim arkadaşımıııız” diyebiliyoruz sadece.

6 Kasım 2009 Cuma

Allaha yakın bana uzak: vol.1


Asla değiştiremediğim yanılgım, “herkesi kendim gibi zannetme”mdir. Bunu eşek yaşıma geldim hala değiştiremedim. Çok övünürüm “kimseye güvenmen” fikrimle. Ama bu lafı söylediğim herkesin “hadi ordaaan” deme hakkı vardır. Beynimde bin tilki dolaşır tamam, sürekli tartarım biçerim. Yorgun düşerim birini tanımaya çalışırken. Ama insanları tanıyabildiğime inanmıyorum tüm zekâma rağmen. Yavaş yavaş olacak şeyler bunlar elbette. Fırınlar ve ekmekler bizim için.

Bazı kadın tipleri vardır.(kadın diyorum çünkü erkeklerde görmedim şimdilik) Dışarıdan kusursuz görünür hani. Ama işi gücü dedikodu yapmak, kim ne yapmış , ne etmiş, kim kiminle nerede. Düşüncelerini kendinden ve arızalarından uzaklaştırmak için yapıyorlardır belki bilmiyorum. İyi niyetli konuşmalardan bahsetmiyorum elbette. Laf laf laf. İnsan yaralarını saklayacaksa bile bunu başkalarına zarar vermeden yapmalı. Bir nevi haddini bilmeli, bilmiyorsa bildirilecektir çünkü!!!

Dilinin ayarı yoktur bunlarım. Çok hoş görüntünün altında biraz sıkıştırıldığında pantere dönüşürler. O hanımefendinin içinden bir anda canavar çıkar. Ben fena tırsarım onlardan. Tırsarım dediysem üzerime geldiğinde sinmem. Neye bulaştığını bilmiyordur yazık. Ama böyle insanlardan etrafımda olsun da istemem. İyiysen iyisindir, kötüysen de bunu uzun süre saklayamazsın maskelerin ardında. Kendi işine gelmeyen durumlarda, en ufak tartışmada tüm köprüleri yıkarlar. Ulan birazdan yüzüme bakacaksın, buhar olup uçmayacaksın ya. Bu söylediklerini nasıl unutacaksın o zaman. Hem hangi konumdaki şemsiyenin açılmayacağını da hepimiz biliyoruz değil mi? O kadar kolay mı yıkmak yakmak her şeyi, bir anlık sinirle. Her zaman biraz dingin tepkiler vermekte yarar var diye düşünüyorum. Veya sinirini kusacaksan bile kelimeleri geri dönüşümsüz seçmemek gerek. Genellikle bu öfkenin nedeni için dönünüz çocukluğuna. Baba travması ve ya sevgiden yoksun kalma gibi sebepleri olabilir sanırım. (ailenizin psikoloğu yesari) Genellikle sebeplerini düşünürüm böyle insanları görünce. Yazık, onları da sevmek gerek tabi. Ama ben o kadar yüce gönüllü değilim henüz. İçi kötü olan insanlara yer veremiyorum hayatımda. Ne yazık ki “ne olursan ol gel” mertebesine erişemedim. Kalp kırmak affedilebilecek bir hata değil gözümde. Özellikle de bilinçli yapılıyorsa. Yaradan bile “bana kul hakkıyla gelmeyin” derken ben bu tür insanları yamacımda barındıramıyorum.

Not; Bu yazıda kimsenin kendini bulmaması dileğimle.

Yasal Uyarı; “Bu yazıyı kim için yazdın?” diye soran olursa “sana yazdım” derim affetmem : ))

4 Kasım 2009 Çarşamba

işte bütün mesele bu!!!



Eskiden insanlar mutsuzlukları , sıkıtıları, dertleri tasaları için hep birilerini neden olarak gösterirdi güzel güzel. Nerde o eski dertleşmeler azizimmm. “Beni dövdüüü” diyip ağlıyorduk mesela önceden. “Beni aralarına almıyorlar” “Beni üzdü, benim kalbimi kırdı, bana kötü davrandı, bana haksızlık etti..” “ bana bana, beni beni”

Yahuu şu tekamül, algılarının açılması , kişisel gelişim denen kavramlar filan hiç öle sandığımız gibi iyi şeyler değil söyliim ben. Tüm sorunlarımızla yüzleşmemize , tüm maskelerimizi indirmemize sebep olup, bi de yetmiyormuş gibi savunma mekanizmalarımızı elimizden alıyorlar. İstemiyorum ben kişisel gelişmek filan yaa. Etrafımda da, konuştuğum insanlar arasında da öle tekamül derdine düşmemiş, sıradan , eski usul yaşayan insanlar olsun istiyorum. Geri gelsin, sürekli birilerinden şikayet eden, başkalarını suçlayan , uzun uzun gevezelik eden, kendinden çok başkalarıyla ilgilenen , o ne yapmış bu ne söylemişçi insanlar. Yok onlar orda bir yerlerde duruyorlar , hissediyorum ama , ben gittikçe onlardan uzaklaşıyorum.
Genellemek için sayı önemli midir bilmiyorum ama benim için bu konuda düşünmeye başlamış olmam yeterli kriter. Konuştuğum , kelimelerini doğru okuyabildiğim insanalarda son zamanlarda dikkatimi çeken “kendinden memnun olmama” hali.(tabi bana çok tanıdık geliyor) Kabul, kimse yaşam koşullarını sevmez, işinden tam memnun değildir, kimse kazandığı paranın yettiğini düşünmez çoğu zaman. Ama bu kendinden nefret etme/ hoşnut olmama/ uzaklaşma hali bambaşka bir boyut. Üstelik herkes o kadar farkında ki herşeyin. Biliyor; bulunduğu durum kimsenin suçu değil, suçlayacak ve saldıracak yel değirmenleri yok, gayet farkında. Tek amaç birşeyler , herhangi birşeyler hissedebilmek olmuş. Nefret, sevgi, heyecan ve ya minicik coşku kırıntılarının açlığı çekiliyor. Gerçek duygular hissetmek, mış gibi yapmamak , mecburi olmayan tepkiler vermek lüks olmuş.

Ben anlatabildim sanırım derdimi. Sorun bu tamam mı. Şimdi böyle şeyler hissetmemiş, hatta bu yazıyı okurken yazdıklarımdan hiçbirşey anlamamış olan insanlara soruyorum. Bunun tedavisi var mı? Yani sen nasıl oluyorda öle sevgi dolu, neşeli, coşkulu, sevgi pıtırcığı halinizle kalabiliyorsun. Bazı duyguları tekrar hissedebilmek için anamın karnına dönebilirim yani. O kadar.

Yok yok, kesin yediklerimize birşey katıyorlar. Biliyorum. Hep o gavurların işi. Önce beden sonra ruh sağlığımızla oynuyorlar böyle.

Mevsimsel geçiş diyebilmek isterdim bunlara ama kaç mevsim geçti unuttum ben. Saymayı bıraktım...

2 Kasım 2009 Pazartesi

Kinyas ve Kayra


Üç gündür kitap mı okudum dayak mı yedim anlamadım.

Ama LA78’ers beni uyarmıştı hakkını yiyemem şimdi. “ww mi önerdiiiiiii, uzaklaş o kitaaaptaaan, hemeeeen uzaklaşşşş” demişti bana. Ama insan bir kitabı okurken bir sonraki sayfayı bu kadar mı merak eder yahuuu. Ediyor işte.

Şimdi bu Kinyas ve Kayra bir nevi hansel ve gratel. Ama ikisi de erkek. Üvey anneleri onlara kötü davranınca onu öldürüp parçalara ayırmışlar, babalarına kıyamamışlar ,onu ormana götürürken patika yola üvey annelerinin organlarını bırakmışlar. Tabii onları vahşi hayvanlar yemiş olduğu için babaları dönüş yolunu bulamamış. Sonra ikisinin aklında kalmış “ulan babamızı niye öldürmedik ki” diyerek dönüp babalarını da bi ağaça bağlayıp gözlerini filan çıkarmışlar. Böle bir şeyler düşünün işte. Ama tabii o yolda , yani eve dönüş yolunda hayatın anlamını bulmuşlar /ya da anlamsızlığını/hiçliğe övgü yağdırmışlar, zihinsel ölümün anlamını merak etmişler... Hayata dönmek istememişler bir dahaa. Bedenlerini bir süre sonra ayırmışlar ve kendi yollarını seçmişleeeer. Böle masum sempatik bi masal işte bu kitap. Uzun zamandır masal kitabı okumamıştım iyi geldi. Teşekkür ederim ww:)

Ben sevdiğimi yerden yere vururum sevgili Hakan. Öyle bi döneme geldi ki kitap , bende beklenenin aksine coşkuya neden oldu. Cümlelerin bazılarını değil, bir çoğunu tekrar tekrar okumamı sağladı.Hatta inanmazsın büyük ihtimalle tekrar okuyacağım. Bu kitabı 24 yaşında yayınlamış olduğunu öğrendiğin andan itibaren içimde Kin ve Yas duyguları beslediğimi de ayrıca belirtmek isterim. Nedenleri bende saklı kalsın.

Bir de, sanırım kitabı çocukların ulaşamayacağı, serin bir yerde korumakta yarar var. Naçizane.

Kitaptan seçtiğim alıntı;

Kayra ;

“İnsanlar ve tüm canlılardan iğreniyorum. Kendimden nefret etmekten yoruldum ve bu konuda hiçbir şey hissetmiyorum. Oksijenle alışverişi olan her yaratık midemi bulandırıyor. Gözkapaklarımı derime kaynak makinesiyle yapıştırmak istiyorum. Bir canlı daha görmemek için. Ellerimden ayaklarımdan korkuyorum. Kalabalıklardan korkuyorum. Tek istediğim bütün düşündüklerimi içinde barındıran beynimi bedenimden yırtıp uzay boşluğuna fırlatmak. Bedenim olmadan , sadece ve sadece var olduğumu bana hatırlatacak olan zihnimin uçmasını istiyorum. Buna ruh diyenler de var. İlgilenmiyorum isimlerle. Sadece hiçliğin içinde bedensiz bir zihin olmak istiyorum. Sadece bir düşünce olarak var olmak. “