28 Aralık 2010 Salı

Korkunun 3,5 hali..

Bir video izliyoruz benden bi çığlık "ne yapıyoor bunlar neeeee, ne bu yaaaa" Kuzenim diyor ki "adrenalin" "Başlarım lann ben böyle adrenaline , benim için adrenalin nedir biliyor musun sen? Benim için adrenalin, okuldan eve edilen telefondur" diyoruuum ve başlıyorum anlatmaya.
Üniversite 3.sınıftayım ve bir türlü geçemediğim bir ders var. Ders zor , hoca bir o kadar daha zor. Fakültenin en büyük amfileri sırf bu sınav için ayrılmış, ortalık mahşer yeri gibi. En yakın arkadaşlarımdan biri benim yerime sınava girecek çünkü o daha önce geçmiş o sınavdan. Düşündüm de, insana babasının oğlu yapmaz ve ben bu kız şimdi ne yapıyor bilmiyorum, resmen yatacak yerim yok. Neyse, sınav kağıdına önce kendi ismini, çıkarken de benim ismimi yazıyor arkadaşım ben kapıda ömrümün en uzun, ömrümün en stresli, ömrümün en "lan ne yapıyorum ben" saatini geçiriyorum. Arkadaşımı gülümseyerek amfinin kapısından çıkarken gördüğümde dünyalar benim oluyor ve evlerimize dağılıyoruz.
Buraya kadar olaylar romantik komedi tarzında devam ederken evin kapısından girer girmez teyzemin oturduğu koltuktan "hoş geldin, günün nasıl geçti?" dermiş gibi rahat bir tavırla "seni okuldan aradılar, yarın gitmen gerekiyormuş, kimin aradığını unuttum" demesi ile birlikte benim için başka bir boyutun kapısı açılıyor. Her şey bir anda netleşiyor sanki, zihnim açılıyor ve dünyayı bambaşka görüyorum." Ki, kii, kimm, nereden aradılar dedin, ne dediler?" diyorum ama sesin nereden çıktığını bir ben biliyorum. Tüm iç organlarım aynı anda apaçi dansı yapıyor sanki. Tabii o zamanlar apaçi dansı yok, şimdi adını koyabiliyorum. Kalbim atmayı bırakmış yarış atı gibi koşuyor. Kan dediğin şey cidden insanın vücudunda dolaşıyormuş laaan!! Hem de ne dolaşmak. Acı, mutluluk, üzüntü, korku hiçbir şey ama hiçbir şey hissedemiyorum. Donup kalıyorum resmen.

O gece okula gidiyorum, önce bir grup okul görevlisiyle görüşüyorum. Bana ve arkadaşıma savunmamızı hazırlamamızı söylüyorlar, biz kendimizi savunuyoruz. Hocalar, olmadı ya da bir kurul toplanıyor. Ne biliim işte. Karar verme sürecimiz başlıyor, kendimi yaktığım yetmiyor, o zar zor okuyan arkadaşıma da sebep oluyorum. İkimiz de okuldan atılıyoruz nihayetinde. Ben bunu aileme nasıl söyleyeceğimi planlıyorum, kelimeleri itinayla seçiyorum. Nasıl bakarım yüzlerine, ulaan nasıl yaparım ben böyle bir hatayı, benim gibi evladı haketmiyorlar. Sadece bi ders, kalsan ne olur sanki. Kabirde o kadar hesaba çekilmeceğim eminim, o gece kendi kendimi çektiğim kadar. Hayatımda ilk defa bir saniye bile uyumadan yatağımda yatıyorum tüm gece. Ağlıyor muyum emin değilim, kesin ağlamışımdır, kesinnn..!

Ertesi gün tüm arkadaşlarımı ayağa kaldırıyorum, "bittim been mahfolduum öldüüm""N'apıcaam been?” diyorum, “Seni de yaktım”” Bittim been. Seni aramışlar mı ?” diye soruyorum. "Yoo kimse aramamış beni." "Alla alaa belki sadece beni atarlar okuldan" diyerek tutuyorum sekreterliğin yolunu. Sekreter diyor ki "siz bi öğrenci işlerine gidin, buradan öğrenciler aranmaz". Yavaş yavaş bir sis bulutu aralanıyor önümde. Öğrenci işlerine gittiğimde o ona, bu buna, şu şuna yönlendiriyor ve saçma sapan bir harç konusu yüzünden arandığım ortaya çıkıyor. Dün gece gözlerimin önünden geçen film şeridi pembeleşiyor, bulutlar, çiçekler, böcekler , ağaçlar. Derin bir "ohhhh bee" sesi. Tekrar üniversiteyi kazanmış gibi hissediyorum. Ve hayatımda bir daha hiç bir konuda hileye başvurmayacağıma yemin ediyorum öğrenci işlerinin önünde.

Bugünkü bu dürüstlük abidesi tavrımın nedeni bir babama dayanır bir de bu olaya. 25 kuruş isteyen büfeden "Üstü kalsın" yanıtını almak rahatlatmıyor artık beni, cebelleşiyorum çantamın dibiyle. Ya da kolayına kaçamıyorum hiç bir işin, didinip duruyorum baştan, en iyi şekilde yapabilmek için. Bu kadar dan dan bir ders verilmez ki bi insana ama yaa, bana da yazık.. :(

.

23 Aralık 2010 Perşembe

Ben bir “Aslında çok yalnızım ben yeaa” paratoneriyim..

Ben de bu “çok yalnızım biliyor musun” cümlesinin klişe olduğuna, hurafe olduğuna, kimsenin kimseye bu tarz cümleler kurmadığına inanmak isterdim. Bir tür şehir efsanesi olmalıydı ve sadece birbirimizle dalga geçmek için kurmalıydık bu tarz cümleleri. Ama birilerinin eğlence konusu diğerlerinin kâbusu olabiliyormuş.

Çeşit çeşit insanlar olur etrafınızda, görürüz. Cem Yılmaz’dan hallice, etrafına neşe saçan, güneş misali, ibreti âleme mutluluk abidesi olarak gönderilmiş. İşte onlar benimle sohbet etmeye başladığında , birden bire etrafı kara bulutlar sarar, gök gürlemeye başlar, tuhaf bir sessizlik olur, neredeyse uzaktan bir bağlama sesi duyulur, o kadar yani. Ne olduğunu anlamadan ortam bi gerilir ve başlar aramızda ilginç dialoglar “ Yaa biliyor musun benim hiç arkadaşım yok aslında, aslında çok yalnızım, bu seninle konuştuklarımı hiç kimseyle konuşamıyorum, konuşmam da biliyor musun, yaa sırf sensin diye anlatıyorum.. sana güveniyorum sen de kalacağını biliyorum, neden etrafımda seninle konuştuğum gibi konuşabileceğim hiç kimse yok.” Bu konuşmalar bende bir tür algı zaman boyut karmaşasına neden oluyor elbette. “ Eae ama hani şey, şey hani noldu o şakalar komiklikler.. E hani gülecektik biz.. Bak şimdi adamın birinin gözleri dolmuş karısı..%&/( Ama yaa tam şeyden bahsediyorduk bizz şeyden, sen yine komik bir cümle kuracaktın hani”

Hayır, bu bir kendini övme yazısı değil. Bir “herkes bana güvenir, herkes en derin sırlarını bana anlatır, insanlarda bi içini dökme duygusu yaratırım, heytt ben öyle bir şeyim kiiii been, şöyle mükemmel arkadaşım, sen var ya seen, benim kim olduğumu biliyor musun” yazısı, hiç değil. Bu bir “Allahııım ben ne günah işledim ki, tüm hayatım boyunca dert dinlemekten , sorun dinlemekten nefret ettiğimi söylememe rağmen, beni böyle sınıyorsun, söylemese miydim? Hani istemediğimiz şey başımıza gelemezdi. Hani secret vardı hani düşünce gücüyle her istediğimi elde edecektim, bir şeyi çok istersem olurdu demiştin. E bu durumda tersi de doğru olmaz mı bu önermenin. İstemediğimin de başıma gelmemesi gerekmiyor mu? Bak ne kadar akıllıyım hem bak bak düşünebiliyorum, tüme vardım gördün mü? Ama neden beeeennn nedeeen??

Sonuç; öyle çok neşeli insanların maskelerine aldırmayın, joker gibiler valla. Dışı sizi içi beni yakar. Biri çok fazla kahkaha atıyor ve attırıyorsa daha farklı bakıyorum artık. “Kim bilir ne hikâyesi var bu kahkahaların, bu gülen yüzün ardında?” diye düşünüyorum. Sürekli melankolik ve “ben ne acılar çektim sen biliyor musun” hallerinde gezenlerin dertlerinden çok daha vurucudur onlarınki genellikle. Bu yüzden de dinlemek istersiniz zaten her anlatacaklarını. Siz çekip alırsınız o cümleleri oradan. Doğru bakmışsınızdır karşınızdaki insana veya görmek istemişsinizdir. Artık kimse kendi sorunlarından fazlasını görmek istemiyor olsa bile, arada sırada başımızı kendimizden başka birine doğru çevirirsek, bu bize de iyi gelebilir belki, neden olmasın?

Hiç unutmam bir keresinde kuzenim cam açmış bana “bi bakim nasıl görünüyorum” diye. Bi yandan da yazışıyoruz ve ben bi cümlemi “ ahahahahhahahah” diye bitirmişim. Gelen cevap; Geri zekâlıııı, görüyoruuum seni, gülmediğini de. Ne diye “hahahaha” yazıyorsun!!!

Böyle işte.. Ahahhahahaha ;)

.

20 Aralık 2010 Pazartesi

gel evladım, bi çocukluğuna dönelim..

Zannediyorsun ki "yaşlanmak" demek kırışmak, buruşmak, “hazır seni bulmuşken anlatiim bi, bak şuram nasıl ağırıyor bi bilsen, nasıl ama nasıl", "romatizmalarıma iyi geliyor diye bizim bey beni Antalya ya götürecek" gibi cümleler kurmak, günde 345 kez tansiyon ölçmek... Yok canım, hiç öyle değil işte... Yaşlandığını, bir mekanda,evde , orada burdaa toplandığında konuştuğun konulardan, seninle ilgili anlatılan anılardan anlarsın... Eğer oturup birileri çocukluk anılarından bahsetmeye başlamışsa özellikle /kuzenin, abin, ablan, anan baban/ geçmiş olsun... Git bastonunu al daha iyi.. Eğer en eğlenceli anıların çocukluğunda kalmışsa , yenilerini katamamışsan, özellikle arkadaşların seninle ilgili eğlenceli bir şeyler anlatmıyorsa artık, ya da anlattıkları şeyler sana "bu ne şimdi , komik mi bu, bi git yaa" dedirtiyorsa...En yakın eczaneden yüksek tansiyon hapını almaya gitsen iyi olur bence..

"Ay sen ne kadar yaramazdın, hatırlasana kızım benim başıma bi kazma indirmiştin, sonra da gidip böyle boynu boyunca uzatmıştın" "hahaha hatırlıyor musun, hamaktan düşmüştün, biz de gülmekten yere düşmüştük", "sen kaç yaşındaydın 5 mi, gizli gizli sigara içiyorduk, sonra annemlere yakalanmıştık, yüzümüzü de yanık odunlarla boyamışız" "hadi bir seferinde hep beraber sessiz sinema oynuyorduk, hadi şen şey demiştin de , o da şey demişti" "yok şuraya gitmiştin, yok buraya gitmiştik" "sen çocukken şöyleydin, sen lisede böyleydin"... Elinin körü...Bi suuuss yaa bi susss... Yok mu bunun 23 sonrası için anılar serisi... Yookkk, peki neden? Çünkü o yaş sonrası nedense herkesin aynıdır, rutindir, gridir, siyahtır, beyazdır, "hayat budur", geçim derdidir, aşksa aşktır, ayrılıksa ayrılıktır... Anılar bir birinin aynıdır... Biri sana sesli anlatsa bile ses havada asılı kalır, olmadı biraz gülümsenir, bir iki ilgili cümledir duyduğun...Sonrası "n’oluyor bana yaa" düşüncesi... Yaşıyor ve yaşlanıyoruz eyvallah ama...Bunun fiziki bir şey olması gerekiyordu...İnsanın hayatı yaşlanır mı? Dur dur, her şey düzelecek, sorunun sorun olduğunu fark etmek tedavinin yarısıdır... (Yok böyle bir söz, ben uydurdum şimdi ama inanıyorum...)

Anılarının kenarlarına gençleştirici kremler sürmek, hatta avokado maskesi yapmak hayatının kaz ayaklarına ... Olmadı bir yumurtanın akına bir kaç damla limon suyu ekleyip karıştırmak sonra günün içine yaymak gibi... Vardır ölmüş anıların yerine yenilerini koyabilmenin çeşitli yöntemleri muhakkak...

Mülakat yapmadım demeyeceğim..!

Hayatı boyunca hiç iş başvurusunda bulunmamış, iş görüşmesi yapmamış birine işkence etmek için ne yaparsınız? Çok puanlı bir soru değil tahmin edersiniz ki.

Bu yaz girdiğim bir dizi iş görüşmesinin, taraflardan birinin ben olduğum düşünülürse çok sıradan geçtiğini söyleyemeyeceğim. Normalde pek insan canlısı görünsem de otorite ile ilgili sorunları olan bir organizmayım. Heyecanlandığımda kendimi pek ifade edemem ve tam bir çaylak durumuna düşerim. Abartma diyebilirsiniz ama abartmıyorum çünkü bunları ben de yeni öğrendim. 6 yıl hiç iş yeri değiştirmemiş biri olarak hayat bana güzeldi tabi. Ankara’da da aramıyordum üstelik yeni işimi. Madem iş değiştiriyorum şehri de değiştirelim oldu olacak diyerek İstanbul olarak yaptım iş başvurularımı. Kalacak yerim hazır, ohh ne güzel diyerek gelen aramalara gönül rahatlığı ile cevap verdim.

Görüşmelerden biri firmanın fabrikasındaydı. Fabrika dediğin en fazla şehre ne kadar uzak olabilirdi ki, “ben bulurum” diyerek tarif bile almadan çıktım Yunanistan’a yolculuğa. İnsan merak ediyor tabii, komşun bir ülke sonuçta!!! Gerçekten şehirlerarası 1,5 saat yolculuk ettikten sonra indiğim yerde fabrikayı sordum. Bin sen oradan bir minibüse tut fabrikanın yolunu. Ulan senin daha önceki fabrikan mı, nereye gidiyorsun nereyeee!!! Minibüs şoförü olacak, 18 yaşından yeni gün almış eşek sıpası, fabrikanın girişini kaçırınca tem otoyolunda kalan o iki dirhem bir çekirdek hatun bendim işte. Kornalar ve yanımda duran bir motorluya ettiğim küfürler eşliğinde gittim fabrikaya. Hakkını yemeyelim şimdi, güzel fabrikaydı. Ben o sırada sinir krizi geçirmiyor olsaydım oldukça ısınırdım da. Ama olmadı işte kısmet değilmiş. Ne görüştüğümü, ne sorduklarını ne cevap verdiğimi kesinlikle hatırlamıyorum. Dönüşte sekreterden o izbe yere taksi çağırıp çağıramayacağımızı sordum. Sekreter bir telefonla bana bir araç buldu. O da fabrikanın özel şoförü ve aracıymış. Yolda adama bi ağlamadığım kaldı resmen. “Ben Ankara da yaşıyordum, başıma böyle bir şey hiç gelmedi , çok korktum” Sanki kötü yola düştüm anasını satiimmm. Adam beni teselli etmeye çalışıyor tabii. Yanlış indirmiş minibüs sizi, aslında bilmem nerde inmeniz gerekiyordu diye. Ben o sırada Ankara’ya ilk otobüs kaçtadır acaba diye düşünüyorum ama.

Yılmadım ama sinirlerim geçince diğer görüşmelere devam ettim. Zamanında çalıştığım firmanın rakibi bir firma ile görüşmedeyim. Gidişim ayrı bi korsan taksi vakası. Görüşmede yine heyecanlıyım ama bu sefer nerede olduğumu ,ne yaptığımı bilecek bilinçteyim. Uzman olduğum konular zaten, heyecanlı fakat ustaca cevaplıyorum soruları. Bir süre sonra soruların muhteviyatı değişiyor. Sürekli eski çalıştığım iş yerine dair sorular gelmeye başlıyor. Muhasebe kayıtlarını isteyecekler yüzsüler utanmasalar. Onlar beni daha sonra tekrar arıyorlar ama ben “ Gelirken eski şirketin iç yapısına ve yönetim kuruluna ait bilgileri de getirmemi ister misiniz?” diye soruyorum.

En son görüşme benim için hala gizemini koruyor. Başka bir boyutta yaşandı ve aslında o görüşme hiç ama hiç gerçekleşmedi gibi hissediyorum şimdi şimdi. Görüşmeye her zamanki gibi İstanbul bu ne olur ne olmaz diyerek erken gidiyorum. İş arkadaşım olacak mimarlarla sohbet ediyorum. Birini çok seviyorum, kanım ısınıyor. Kaç kişiyle görüşme yaptıklarını söylüyor ve ekliyor “umarım seni alırlar”. Umarım diyorum, ortamı seviyorum her şey hopa şina şinanay diye düşünüyorum. Üst kattan pembe lacost kazaklı 35-40 yaşları arasında bir beyefendi iniyor yanında benden önce görüştüğü kurbanıyla.

Tanışıyoruz hoş beş görüşme yapacağımız kata çıkıyoruz. Korkmayın bee bişi olmuyor. Gayet neşeli enerjik esprili biri. Klasik bir girişten sonra “sizce ben kaç yıldır burada çalışıyorum” diyerek konuya girdiğini hatırlıyorum. Daha sonra bana anlattıkları; 7 aydır burada çalıştığı, daha önce 5 yıl bilmen ne bankasında bilmem ne müdürü olarak çalıştığı. Oradan sonra bir arkadaşıyla ortak bir iş kurduğu ve bir süre sonra işi arkadaşına devrettiği. Bu iş bankacılık sırasında yaptığı bağlantılar sayesinde girdiği, daha sonra yönetim kuruluna kendini çok sevdirdiği, şuan üzerinde olan sorumlulukları, sabahın yedisinde sporla uğraştığı ve bu sayede bile iş bağlantıları kurduğu, haftada bilmem kaç gün Ankara ve İstanbul arasında yolculuk yaptığı. Saat kaçta havalimanında olduğu, şu sıralar yalnız vakit geçirdiği için işinin çok önemli olduğu ve işini çok sevdiği. 7 gün muhakkak çalıştığı, iş arkadaşlarının bu yüzden ona veryansın ettiği. Anadolu yakasında yaşadığı, liseyi Galatasaray Lisesinde , üniversiteyi İTÜde okuduğu. Lise arkadaşının Ankara da ofisi bölge müdürü savaş bey olduğu, onunla da şans eseri bu firmaya girdikten sonra karşılaşmaları… tam 45 dakika boyunca kendini anlatan bu sevgili beyefendi hayatının sünnetinden bu yana olan olağanüstü macerasını anlattıktan sonra, ne dese beğenirsiniz?“ Evett benim söyleyeceklerim bu kadar, peki sormak istediğiniz başka soru var mı?” gözlerim bi büzülmüş bi havale geçirme moduna girmişim haberim yok o ara..Neyse kısılmış gözlerimi normal haline getirip,az önce yaşadığım her şeyin az sonra birer birer anı olacağını umut ederek,sözüm ona kendi espri anlayışımla ‘’ Tamam işe alındınız serdar bey,pazartesi işe başlayabilirsiniz öhömm kem küm’’ diyerek olay yerini terk ettim.

2.ay sonra… Nedense Serdar beyden hala ses yok..oysa o gün ne de çok çok şeyi paylaşmıştık..

Bir süre toparlanmak üzere CV’mi çektim malum sitelerden. Dönücem ben size..

yazmak ya da yazmamak..nesi mesele şimdi bunun?



Neymiş efendim, yazarlar sakin, sessiz, doğayla baş başa yerlerde yazmayı severlermiş... Bize böyle öğretildi yıllarca. Hep amerikalı yazarlar alıp başlarını göl kenarına veya dağ başına gittiler, orada ilham perisini beklediler. Sonra başlarına türlü türlü işler geldi. Sanki yeşillikle besleniyor ilham perisi anasını satiim..

Yok işte öyle bir şey işte. “Uzun zamandır yazamıyorum , kahretsin beynim durdu, tek kelime çıkmıyor kalemimden , pfff napıcaam yeaa” klişeleri yutmuş müzmin yazar edasıyla üzüm çardağının altındaki sedirde otururken bunlar ancak çıkıyor benden. Buyrun, sonuç budur yani. Ne olabilirdi çok merak ediyorum. Karşı komşu tonton Kezban teyze seri katil mi çıkacaktı. Olmadı amcam aslında benim amcam değil halammış, sonra ben de evlatlık alınmışım ama onlar benim evlatlık olduğumu bilmiyorlarmış bir tek ben biliyormuşum. Bu kadar huzurlu bi bahçeden nasıl bi hikaye çıkar ve nasııll??

Kesin bir şeyler gelir aklıma, yazabilirim önce yapraklarına, sonra tepemdeki mor üzüm tanelerine baktım da öyle. Hayatın anlamını, varlığın özünü, yaradılışımdaki gayeyi aradım, sırtımı dayadığım ağaç gövdesinde,o güzel miss gibi incirde. Sonra da kalktım kopardım bir tanesini yedim n’apim, ohh misss. Tam incir zamanı yalnız, süper bir şey bu yaa.

Ama hakkımı yemiim kendimin şimdi. O minicik, ufak tefek narin!! erkek kuzenlerimin, hiç iştahı olmayan amcamın kızlarının“ayy ne yesek yeaaa”, “hadi şunu yapalım”,” mangal mı yapsak”, “çıkıp bi şeyler alalım”, “akşam film izleyelim barii” , “ayy bırak bilgisayarı da gel burada bizimle otur” gibi masum cümleleri olmasa yazarım ki been.. (ciddiyim!!)

Yaa bi de, böyle yeşillik , temiz hava filan... Ara sıra yağan yağmur çok piss uyku yapıyor biliyor musunuz..:(( Tamam tamam sustummm..

Neyse ..

Uzun sessizliğimi böyle bir “pşşt” edasıyla bozduktan sonra gerisi gelir diye ümit ediyorum. Ama ben huzurla beslenmiyorum onu anlamış bulunuyorum. Bana sürekli bi kafa meşguliyeti lazım ama olumlu anlamında. Öle acı dert keder vermesin Allah. O zamanlar damardan girip “ Batsın bu dünyaa, bitsin bu rüyaa” moduna geçiyorum ki böyle anlarda ben bile kendime katlanamıyorum. Off bu kadar çok ruh hali değişen insan olmak zor zor olmasına ama, hani böyle sürekli melankolik takılan insanların işi daha zor bence. Hepsine en güzelinden neşeli günler diliyorum. Size de elbette..:)

not; görsel kel alaka ama şuanki ruh halime az yaklaşık sonuç..

..

7 Temmuz 2010 Çarşamba

yaz-a-mıyorum...



Yazı yazamamak üzerine yazılan yazılar, yazmış olmak için yazılmış yazılar gibi geliyor bana, o yüzdendir ki nasıl yazamadığımı, yazmıyorum, belki de yazamıyorum...


...

2 Temmuz 2010 Cuma

Twitter cıvıltıları vol.2


İkinci bölümle birlikte şimdiye kadar yazdığım tweetler bitmiş oldu. Geri dönmek ve yaptığım gevezelikleri görmek çok eğlenceliydi. Nasılsa benim parmaklarım durmayacağına göre, bu seri de devam edecektir. Daha "de" ve "da" ların ayrı ve bitişik yazılması ile iligili tweet bile yazmadım...


• asıl şu kızlarımızı isteyen "ne doktorlar" "ne mühendisler"e ne oldu nan... n'aaptılar... birbirleriyle mi çiftleştiler!!!
• canım febe taraftarları , Bursaspor şampiyon oldu ama...bi siz gidip bakınn bakiim...belki kupa hala ordadır..
• hani şu sahil kenarına vuran deniz yıldızları var ya... hah işte... ben onlara dokunamam lann... valla, elleyemem yaniii:S
• yemekteyiz programına katılanlara bir çift lafım var...."o pirinçlerr hep peşinizden koşacakk heppppp"
• telefonun uzaktayken iki kez mesaj uyarısı duymana rağmen yerinden kımıldamıyorsan...yazık sana beee..
• sen Arap asıllı amerikanın en güzel kızı şeçil, düşüncelerini sorduklarında "pizza yiyim, sonra söylerim de" aç köpekkkk!!!
• madencilerimizle birlikte insana verdiğimiz değer kırıntılarını da toprağın altına gömüyoruz
• tüm profillerimde kullandığım avatar resmindeki kız bi gün gelip bana çemkirecek diye çok korkuyorum!!
• Helin Avşar'ı hep ablasının kıyafetlerini gizli gizli giyinen küçük kız kardeş gibi düşünüyorum.. Daha fazlası değil..
• aşık olduğumuz insanın herkesten "farklı" olduğunu düşünürdük, şimdi ise hepsinin "aynı" olduğnu..ne zaman "kendileri" olduğunu düşüneceğiz?
• neden kara kuru teyzeler böyle asabi ve sivri dillidir de , pofidik olanlar hep sevimlidir ...
• ilk "sıkıntıdan ölmek" sözünü bulan atam... bu sefer hiç bir şey demiyorum... haklısın hacı... var öle bişi!!!:((
• hepimizin bir menejeri var...sadece ona "anne" diyoruz....
• Aptal erkeklerin yalanlarını doğrularına tercih ediyorum... tersi de doğrudur...
• sanal alemde herkes güzel herkes yakışıklı ya.. karşındakinin kel, fodul ve ebleh olduğunu düşün bakalım.. tek kelime yazıyor musun bir daha
• al işte yine yaptım. tüm oyuncuları zenci diye bi filmi izlemeyi bıraktım. sonra da yok müslümanımm, yok ırk ayrımı yapmammm. ırkçıyımmm:(((
• iki ayakkabı arasında seçim yapacak kadına şefkatli davranın, sevgi gösterip suçluluk duygusunu azaltın... nasılsa ikisini de alacaktır!!!
• ne kişilik tahlilleri, ne burç uyumları ne başka bir şey.. uyandığında huysuz keçi olanlarla sabah şekerleri evlensin, hayat bayram olsun!!!
• içimde bir çocuk filan yok.. bildiğin chucky!!!
• analar ne clive owen'lar doğuruyor, ne de gerard butler'lar.. başlarım böyle işe!!!
• ünlü bir restaurant'ın en iyi masasında ağırlanmadıkça yemişim ben öyle sosyal medya ününü...çırpın dur "ben şeyiim şeyy şeyyy".."kiimsinn?"
• "saat altıda uyandır beni.. kihkihkih ..senin numaran var mı bende?" sende bu numaralar varken benim numaram varmış yokmuş ne fark eder!!!
• telefon numaramdaki sayılar çok uyumsuz... söylenişi bile hoş değil..ne yanii..birileri almalıydı o numaraları...!!
• shuffle on...four Seasons - spring sonrası çalmaya başlayan "poşet"... yüzde tanımlanamayan bir ifade...insan ne oldum demeyecek...!!
• her canlı bir gün nevresim değiştirecektir...
• bazı insanlar bulaşıktan sonra lavoboda biriken artıklara benziyor..dokunmak bile istemiyorsun ama birinin de onları alıp atması gerekiyor.
• bugün vuvuzela aleyhine yapılanlar, yarın bir gün "davul ve zurna" eşliğinde size geri dönecektir!!!
• sebepsiz yere sinirli olduğumda, kendimi sebepsiz olduğuna inandırmaya çalışıyorum ya, işte o zaman daha bi sinir oluyorum..
• bu şehri ne kadar sevdiğimi! gazetelerin, bir tarafa fırlattığım Ankara eklerinden anlayabilirsiniz...!!!
• yaprak sarması, bir tür "çin işkencesi"dir...
• Bu kadar fazla tantanası olmasa boşanma oranı değil evlenme oranı artar bu ülkede...Bu kadar da kesin konuşuyorum...
• "yuvayı dişi kuş yapar""-anca ikna ettim,her şeyi ben yaparsam ve her işle ben ilgilenirsem, kaçırmam ben bunu"demenin diğer bir ifadesidir
• "resmin bütününü gör , bütününü gör"... sanki gördüğüm kadarından memnunmuşum gibi!!!
• kıvırcık saçlıların düz saça, düz saçlıların kıvırcık saça olan düşkünlüğü sayesinde çözdüm hayatın anlamını.. hayata dalgalı bakacaksın...
• olur ya, indigo mindigo, kristal çocuk filan bi evladım olursa, başına vura vura büyütüceemm... hiç gerek yok böyle bir ülkede!!!
• "aa sen fenerbahçeli olsanaaa" dediği 9 yaşındaki çocuktan "benim daha önemli işlerim var,fenerbahçeymiş başiktaşmış" cevabını alan jbfsgngk
• biraz tedirgin araba kullanıyorum ama mükemmel park ediyorum...(tüm kelimeler gerçek anlamında kullanılmıştır, freud öldü!)
• 9 yaş erkek çocuğu kahvaltıda "seninle neden anlaşamadığımızı biliyor musun? çünkü hep beni suçluyorsun" dedi.. erkeklerin özetidir...
• aslında ben de erkeklerle ilgili babalar gibi tespit aforizmaları yazarım da..eleştirdiğim başıma gelmeden ölmezmişim..çok tırsıyorum...
• senin canını yaktıkları gibi başkasının canını yakmadan da hayata devam edebildiğinde,olmuşsun demektir... o zamana kadar akıl verme bana!!!
• kısa, devrik, anlatım bozukluğu içeren, hatta yüklemsiz cümleleri sevdiğimi farkettiğimde, anlamalıydım bir şeylerin ters gittiğini..
Beni takip edin anacım...

Twitter cıvıltıları vol.1


 Bu twitter ve friendfeed beni bozdu dostlarım. Kısa cümleler halinde tweet ve feed girmekten post yazamaz oldum. Ama yazmak yazmaktır işte. Tweetler ziyan oluyor gibi hissettim geriye dönüp baktığımda. Bu yüzden izninizle şöyle bir toparlıyorum en sevdiğim tweetleri. Derli toplu dursunlar bir köşede . Yarın bi gün, başıma gelenlerin sorumlusu olacağına inandığım bu tweetleri yüzümüe vurabilirsiniz çekinmeden.

• bukalemunların uyumluluğunu köpeklerin sadakatlerine tercih ederim..
• gayet kibar telefonu açtı, kimi aradığını sordu..sonra da "heee burda , bi saniye " dedii...ben bunu masanın altından yazıyoorum ahahahahaha
• canım müşterilerim.. bana "aşkım, canıım" gibi hitaplarla gelmeyin.."ayy kızzz, geçen gün aşk-ı memnuyu izledin miiieeee" diyesim geliyor!!
• insan rüyasında börtü böcekk çiçekkk filan görür.. yine iş bağlamaz..müşterileriyle sohbet etmez...yapmaz bunuuu!!! acil tatiiiilll..!!!
• olmuyooorr.. söylemek istediğim şeyler 140 karaktere sığmıyor.. işte bu yüzden gevezeler için uygun değilsin twitter!!!
• beni sen aradın..hadi aradın..başkasına laf neden yetiştiriyorsun..hadi yetiştiriyorsun "ayrılmayın beyefendi" neden diyorsun bana..şapşalll
• RTE bloggerlarla da kahvaltı yapsın.. ben de "şu tuzu uzatır mısın gözüm?" diyim.. çok şey mi istiyorummm:((
• ekmeğin, tuzun, şekerin fiyatını öğrendiğim gün gerçekten kendi sorumluluğumu almış olacağım... sonra başkalarının sorumluğuna gecerim..
• bel altı muhabbetlerle güldüren erkekleri fast food'a, buna gerek duymadan kahkahaya boğanları ise kaliteli bir restauranta benzetiyorum..
• cak cak cakk sakız çiğneyen , üstüne bir de onu şişiren erkekten sana sığınırım rabbimmm...
• taş tablet değil ki önemli şeyler yazalım twittera.. yanlış mıyım?:)
• en sevdiğim erdemler vol.1 "susabilmek" ... her türlü uzvuyla...
• çocukları, eskiden sobadan uzak tuttukları gibi artık televizyon ve bilgisayardan uzak tutarak, "temiz" büyütebilmek hüner oldu..cızzz
• fıkralarda "dursun ve temel"in yerini "niyazi ve zülküf" alsa , komik bile olsa içimizden gülmek gelmez bizim..o kadar gelenekçiyiz biz..
• evlilik programlarına katılıp elektrik alamamaktan şikayetçi olanlara vereceksin elektriği vereceksin elektiriği!! nerede sanıyorsun kendini
• hepimizin annesi "senin yaşında 45 kilo" olduğu sürece kimse farklı olduğunu iddaa etmesin..
• bu arada "beni alan almış , sen kendine bak" aslında bir çaresizlik cümlesidir.. kimse kimseye sokmasın bunu..
• beyin tembelliğine karşı 6 ayda bir tatil günlerini değiştirmeli bu devlet...hep aynı günden nefret etmeyelimmm!!!... #pazarsendromu
• Cin Ali ile büyümüş bir topluluk olarak oldukça başarılı buluyorum twitter maceramızı.. (cin ali nedir diye geri dönenleri engellerim!!!)
• erkeklerle ortak noktam; ben de "gerçekten ne istediğini bilen" bir kadın istiyorummm... bir sürü soru biriktirdim ona soracak..
• "yine mi koridor tarafı yaaa" diye isyan edesim tutar, yanıma 40 kilo sessiz sakin kızcağızlar oturana kadar..
• ömrüm şehirler arası otobüslerde geçse, üfff ne biçim entelektüel olurdum been...
• kol çantamın ağırlığının %30u kadarını makyaj malzemeleri değil anahtarlığım oluşturuyor.. adam öldürür bu..!!!
• lostumu izledim bekliyorum... (bu espri daha önce yapıldıysa yüzüme vurmayın !!)
• "ben sarışın erkeklerden hiç hoşlanmam" ayağı yapan türk kızları; bunu sıkıysa kıvanç'ın yüzüne söyleyin..." ben sarhebelübelülüllüdlsfsn"..
• maymuna dönen bir grup erkek türünden sen sorumlusun "kendini güldüren erkek seven" kadın!!!
• güçlü, dirençli, daha özgür filan falan..geçiniz, erkeklerin daha komik ve eğlenceli olmalarına cidden dayanamıyorum..kesin şunu!!!
• eğer beni güldürebilen daha çok kadın olsaydı ben de bilirdim onlarla daha iyi anlaşabilmeyi..ama bu ego ve güvensizlikle ile zor canlarım!!
• hayatımı blogumdan takip eden ve yorum bırakan 60 yaşında annem varken ben bu bu bağımlılıktan kurtulamam demektir!!!
• bugün biri yaşımın en fazla 24-25 gösterdiğini söyledi..bunu haber yapan, söyleyenin benimle menfaat ilişkim olmayan bir kadın olması!!! #:)
• hayatta asıl değer verdiğimiz o lanet şeyi bulana kadar kaç tane oyuncak eskiteceğiz acaba!
• hayat bana hep yalan söyledi diye bik bik edeceğine doğrularla baş edebilecek erdeme sahip misin onu düşün..
• elif şafak ile gülse birsel olmak arasında gidip geliyorum.. bir tür dr. jekyll ve mr. hyde sendromu...ya da kısaca "ikizler" burcuyum:((
• "ben mütevazıyımdır" cümlesi duyduğum en "ukala" cümle olarak yerini alıyooor vee aldı...
• hay ben böyle şartlanmanın!!!tabağa kahve dökmemek için gösterdiğim özeni işime göstersen kesin bir şeyler farklı olurdu. ama ne bilmiyorum
• peki fıkraların hep ya başını ya sonunu unutan kadınlara ne demeli..yok yok..bizi hep erkekler güldürecek..anlaşıldı!!
• "bekara ev verilmez" diyenlerin "verilecek" alternatif fikirleri mi var?
• iki kadın arasında seçim yapmak zorundaysanız uzaktan bakın..biri saçlarını parmağına dolayıp duruyorsa sürekli..kaçınnn!!!
• en sevdiğim insan tipi"ben geldim""aaa elektrikler gitti""a elektrikler geldi" "sen mi geldin" tipi cümleler kuranlar..basit yaşayacaksın ..
• "aslında" diye başlıyorsan cümleye kendini kandırmaya hazırlanıyorsun demektir...yorma kendini... yok aslında öyle bir şey...
• "hangi kitapta okumuştum hatırlamıyorum" dediğinde senin entelektüel olduğunu değil hafıza sorunu yaşadığını düşünüyorum..!!
• hani güzel güzel , uzun cümleler kuruyorsun ya.. hah işte... ikinci yükleme geçtiğinde ben "ne yesem ki" diye düşünmeye başlıyorum
• "başlamak bitirmenin yarısıdır" diyen ilk adamın azını öpiimmm. bu gazla kaç nesil yetişti. yetişmeye devam ediyor. bak bak bitirdim bileee...

Ayyy çok fazla varmışş..Hiç birine de kıyamadım..İki bölüm yapıyorum o yüzdennn...

...

26 Haziran 2010 Cumartesi

kulpsuz kapılar...


Bir adımını içeri atıp, bir adımın eşikte bekleyeceksen eğer, o kapıyı hiç çalmayacaksın…

Çünkü içeriye girmek veya dışarıda kalmaktan çok daha ağır gelecek o eşikte beklemek… Ne içeriye ait olacaksın, ne eskisi gibi olacak her şey… Ne korktukların gelecek başına( belki de gelecek), ne de kapıyı fark ettiğin “an”dan önceki “an”a geri dönebileceksin…

Korkmayacaksın... O kapıyı güm güm çaldıktan sonra, o kalp güm güm çarpmaya başladıktan sonra ... Korkup geri adım atmayacaksın...

Senin kapını çalarlarsa eğer bir gün biri, aklın hep geçemediğin eşiklerde kalmasın diye... belki de...


!!!

14 Haziran 2010 Pazartesi

Dizüstü Edebiyat Vol.1 / Küçük Aptalın Büyük Dünyası (Pucca)



Bu yazıyı Pucca için yazmıyorum , kendim için yazıyorum..  Çünkü aklımdan öylesine tuhaf tuhaf geçen şeylerin bir gün gerçekleştiğini görmek pek bi havalı bee..(hatun kitap yazmış ben kendime mal edicem o kadar yanii)

Aylar aylar, önce sanırım yeni okumaya başladığımda Puccayı , iş arıyordu veya sıkıntıları vardı...Bunları okurken bile gülümsemiş (insan acılarıyla bile dalga geçmeyi biliyorsa saygı duyacaksın ona...İçimden de“Bu kız keşke sadece yazarak para kazansa, böyle iş güç dertleri, it gibi sabah 9, akşam 5 çalışmakmış olmasa... Yese içse, gezse dolaşsa, aşık olsa, ayrılsa ve bunları anlatsa... Bunları yaptığı içinde  para kazansa” diye geçirmiştim...İnsanın sahip olduğu yetenekle, yani bir şekilde yaparken keyif aldığı... mecbur bırakılmadığı bir şeylerden para kazanması kadar huzur verebilecek bir şey yoktur diye düşünüyorum...Pucca için düşündüğüm de buydu işte..Şimdi kitabı çıktı ve  “ben buldum ben buldum” diye geçiyor içimden...(:P)...Yaptığı en iyi şeyi yaparak çok güzel bir şeye imza attı (üstelik dudaklarıyla)...

“Ben de blog yazıyoruuuum, bu kadar ben de yazarım” eleştirileri dolanıyor mesela ortalıkta...Beni en çok güldürenlerden.. Bayılır benim kültürlü!!! Türk vatandaşım eleştirmeye, ağzını doldura doldura... Ama “e yaaaz” desen iki cümleyi bir araya getiremez... İşte ”ben de yazarım” demek ile “yazmak” arasındaki fark ise sonucu belirler...Ve benim de o eleştirileri ne ölçüde ciddiye alabileceğimi...”Laf laf laf”...

Kitapta edebi değer arayanlar ayrıca eğlencelik... Haa, sen edebi kitapların hepsini okuduuun, yaladın yuttun...Sonra böyle bir kitap basıldığı için ülkede, rahatsız oldun öyle mi?... Sana “bu kitabı oku, özetini çıkart”...”Okullarda ders olarak okutulacak” dendi de biz mi gözden kaçırdık... Plajda oku, sokakta oku, yolda oku..Kahkaha at içinden geldiği gibi..”Yuhh be bu nasıl bakış açısı” de...”Aayy şu cümleye baak yaa” diyerek yanındakine oku , güldür , gül...Ama gereksiz gere eleştirme lütfen , üzerinde de çok düşünme... Özellikle blog dünyası içindeki, hatta sanal medya içindeki kimse de eleştirmesin... Zaten çok yeni yeni şeyler bu ülke için sanal ediğimiz dünyadaki bu tür güzel gelişmeler...Sadece destek olmak ve yapılan işleri takdir etmektir bize düşen... Haaa, peki mağdur değil miyim?... Mağdurum kardeşim... Sen ver 20TL 1,5 günde bitsin.. Ayıp buu!!!


Dizüstü edebiyatın diğer kitaplarını da dört gözle bekliyorum..O genç yaşına rağmen büyük büyük cümleler kurabilen HBBA,  benim blog dünyasında ilk takip etmeye başlayıp sevdiğim Sami Hazinses ve diğer eklenen yeni yazarlar... Eminim hepsi harika şeyler yapacaklar... Ben bu serinin hepsini alır kütüphanemde yerine koyarım...Üstelik yüzümde hoş bir tebessümle...

...

6 Haziran 2010 Pazar

"Okumayan kalmasın.."


Bu ülkede sessiz sakin çok güzel şeyler yapılıyor…Valla bak…

İlk duyduğumda böyle şaşkın şaşkın kalmıştım…”Kitap okuma günleri mi? Ne yani hep beraber kitap mı okuyorsunuz, ayy ne güzeel” demişim… Cidden insanlar bir araya gelerek kitap okuyorlarmış…Amacı kitap okumayı yaygınlaştırmak ve sevdirmek olan bir sosyal sorumluluk projesiymiş bu… 29 Ocak 2009 da başlanmış faaliyete…15 günde bir genellikle İstanbul merkezde olmak üzere Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde, hatta KKTC’de bile okuma günleri düzenlenmiş…Cumhurbaşkanlığı destekli bir proje bu…Dernek kurulduğundan beri 37 kez toplanıp kitap okunmuş…

Birde fotoğraf sergisi yapılmış...İsmi "Nerelerde kitap okunmaz?"... Çok ilginç fotoğraflar var...

Şimdiii, asıl konumuza geliyorum…Dernek 13 haziran 2010 tarihinde Ali Sami Yen stadında bir rekor denemesi yapacak…Hedef tam olarak 20.000 kişinin aynı anda 10 dakika boyunca kitap okumasını sağlamak..

Programın işleyişi şöyle olacak…

• www.okumayankalmasin.com internet sitesi üzerinden projeye katılmak isteyen katılımcıların her birinin bilgileri toplanarak 20.000 kişi için ayrı kartlar hazırlanacaktır.

• Bilgilerini internet sitesi üzerinden girmiş olanlar ayrı kapılardan ve turnikelerden geçerek stadyuma girecekler,kendileri için ayrılmış olan yerlere oturacaklardır.

• Daha önceden siteden kayıt yaptırmayanlar ise ayrı turnikelerden geçerek kayıtları alınıp kartları etkinlik gününde basılacaktır.

• Web sitesinden girilen bilgiler çok kapsamlı şekilde toplanarak ortak özellikteki kişiler stadyumda aynı yerlere oturtulacaklardır. Örneğin: İstanbul Üniversitesi’nden tekil olarak başvuru yapmış bir kişi daha önceden başvuru yapmış olan İ.Ü. İşletme Kulübü üyeleri ile stadın üniversiteliler için ayrılmış olan Ü28 kısmına yerleştirilecektir.

• Basılacak olan kartlarda herkesin giriş yapacağı kapı ve oturacağı bölüm basılı olacaktır.

• Turnike sistemi ile etkinliğe kaç kişinin katıldığı tespit edilebilecektir.

• Etkinliğe katılacak olan 20.000 kişi projenin içerisinde yer alacak 250 kişilik ekip tarafından kontrol edilecek ve yönlendirmeler bu kişiler tarafından yapılacaktır. Her ekip başı 100 kişinin kontrolünü sağlayacaktır.

• 20.000 kişi etkinlik tamamlandıktan sonra kitaplarını görevlilere teslim edecek ve toplanan kitaplar ihtiyacı olan illere gönderilecektir.

Gerekli bilgilere http://www.dusuntasin.net/ ve www.okumayankalmasin.com internet sitelerinden ulaşabilirsiniz…Çok az kaldı…O tarihlerde İstanbulda olacak herkes gitmeli...

YER: Ali Sami Yen Stadyumu
TARİH: 13 Haziran 2010 Pazar
SAAT: 09:30 – 12:00
Program Akışı:
9:30-10:30 Katılımcıların Stadyuma Alınması
10:30-11:00 Rekor Hazırlıklarının Kontrollerinin Yapılması
11:00-11:15 Açılış ve Protokol Konuşmaları
11:15-11:45 Kitap Okuma Rekor Denemesi
12:00 Kapanış

28 Mayıs 2010 Cuma

Hüzün yarası...

...

“Yaralarından tanıyorum artık onları” dedi kadın...”Ne demek yaralarından tanımak?” diye sordu diğeri...

“Yaralar nasıldır bilir misin?..Nasıl açıldığı önemli değildir, fakat hepsinin yeri çok farklıdır!”...

“Görebilirsin kimininkini... Gizlemez, korkmaz, çekinmez kabuk bağlamış yarasını görmenden... Onu yarasıyla sevmeye davet eder seni belki de, zamanla yarasını iyileştirmene izin bile verir ...Tedavi eden sen ol veya olma, bilirsin ki orada bir yara var ve sen dikkat etmezsen kanayabilir kolaylıkla... Dikkatli olursun bu yüzden onunla birlikteyken...Özen gösterirsin... Dokunmamaya çalışırsın acı vermemek adına... Sabır gerektirir iyileşme süreci kimi zaman... Üstelik tam geçti gitti dediğinde bile iziyle karşılaşırsın, her zaman orada olacak olan...

Bi başka cinsi vardır bu yaraların, öyle üstüne tentürdiyot basılan cinsten bişey değil öyle olsa basarsın üstüne merhemi geçip gider... Yeri belli olan yaraları kapamak kolaydır... Asıl zor olan baktığında göremediğin ama yerini bildiğin yaralardır ki; vay haline o kanayan yarayı gören gözlerin ...

Yaralar derindedir, çok derinde... İyileşmesi kolay olmaz... Önce kesmek gerekir ona ulaşabilmek için... Tedavi için kesiyor olsan da her ne kadar, acı verir bu ona... Anlatmak , anlamasını sağlamak gerekebilir bu yüzden... Eğer doğru kişi değilsen onun için, şifa diye attığın kesik daha büyük yaralara sebep olabilir... Her yarayı iyileştiremeyeceğini de bilmen gerekir“

“Peki neden zoru seçer ki insan? Yani neden yaralı birini seçer?” diye sordu...

“Basit”.. diye cevap verdi kadın... “Birini yaralarından sevmeye başlarsan onu hayatın boyunca seversin de ondan... Kıyamazsın, kendi yaralarının ortağını bulmuşsundur aslında bir anlamda... Bu nedenle onu tamir ederken senin de yaran beren sarıp sarmalanır... Sanırım bundan...”

“Tuhaf” dedi diğeri...

“Evet” dedi kadın... “Evet, tuhaf... Mantıksız ve kontrol edilemez, anlam veremediğin bir sevgidir bu... Ama mutlaka herkesin bir gün birilerine hissettiği...”

20 Mayıs 2010 Perşembe

Aslında...


“Aslında” insanlarımız var fakında olmasak bile... Aslında hiç de göründüğü gibi olmayan... Aslında öyle söylemek istemeyen, sözleri muhakkak yanlış anlaşılan... Aslında içinde bambaşka birini barındıran, ama duygularını göstermekten hoşlanmayan... Aslında hayat onu böyle yapmış, çok zor şartlarla büyümüş/doğmuş/yaşamış... Aslında farkı olmak isteyen... Aslında normalde neşeli/eğlenceli olan...

Aslında “böyle” olmayan...

Birini sevmek için zorluyorsak kendimizi , veya onu sevmeye devam etmek için sebepler arıyorsak... Bahaneler sunuyorsak önce kendimize ,sonra çevremizdekilere... Bir sürü savunma mekanizmasını devreye sokuyorsak görmek istemediklerimizi görmemek için...

Çok büyük ihtimalle ego devrede demektir , duygulardan çok...

Birini her türlü olumsuz özelliğine rağmen sevmeye çalışmak egodur ... “Bak ben seni bunlara rağmen seviyorum” “Senin olumsuz özelliklerinin bir önemi yok, ben olduğun gibi kabul edebilirim seni, böyle de yüce bir kişiliğim” “Bakar mısın, seni bile hayatıma dahil ediyorum, ne kadar mütevazıyım” demenin başka bir üslup şekli benim için...

Önemli olan bu değil ama...

Önemli olan “aslında insanlarımız”ın bizden aldıkları... Çoğunlukla çabalarımızın boşa çıkması ve bu çırpınışlar sırasında “kaybettiklerimiz”... Bizden alınan güven , inanç duygusu... İşte önemli olan sadece bu...

“Aslında” diye başlıyorsan cümleye kendini kandırmaya hazırlanıyorsun demektir... Bir yerde vazgeçmek gerekiyor...Özgür bırakmak, hem kendini hem karşındakini... Çok güç gerektiriyor belki ama ... Yapılması gereken bu... Üstelik sadece kendin için değil... Karşındakini hazır olmadığı, henüz yüklenemeyeceği, hatta belki de hiç sahip olmak istemediği ve istemeyeceği sıfatlara boğmamak adına... Çünkü senin “aslında”ların başkalarının “iyi ki”leri olabilir...

13 Mayıs 2010 Perşembe

yürü de şöyle endamını görelim..



...
Geç kalmış bir yolcuyu 4 dakika beklediğimiz için gereksiz cümleler sarf eden, 4 dakika boyunca hiç durmadan söylenip sonunda olayı “bu ülke işte bu yüzden böyle”ye getiren yaşlı tonton!!! bir teyze...tonton monon değildi ,yalan söylüyorum...neden kara kuru teyzeler böyle asabi ve sivri dillidir de , pofidik olanlar hep sevimlidir genelde... neysee... acaba tüm hayatı böyle midir diye merak etmek zorunda bırakıyor beni o dırdırının sonunda.. yazmaya başlıyorum tabii, “bu çocuklarına da gün yüzü göstermemiştir, hayatı onlara söylenmekler, her saat başı aramakla geçmiştir.. huzur vermemiştir” ...off ne biçim travmanlar yapmışlardır, erkek olanlar varsa kadın denen milletten soğumuştur, kızlar pasif agresif ile şizoitlik arasında gidip geliyorlardır ...Sabır ve hoşgörü ne büyük erdem...

Güzergah üzerine abartılı espriler ve yorumlar yapan ön koltuktaki abiden geçkince kır saçlarına rağmen kendini genç hisseden abi var bir de... Göz ucuyla seni fark edip fak etmediğimi kontrol etmen biraz itici... Hepimizin mi davranışını motive eden tek unsur “farkedilmek” ve “ben varım” çığlıkları atmaları aslında... Hangi anda gerçekten kendimiz olarak davranıp konuşuyoruz diye düşündürdün ya bana helal olsun... Heyy, çok yapay oluyor böyle olunca biliyor musun... Ben ve tüm yolcular o esprileri!! Duymak zorunda değiliz... Görüntüm sadece beni ifade etmeli, ilgi çekmek ve onaylanmak için çırpınan birini değil..

Banka sırasında beklerken arkamda bekleyen uzun boylu kız... Ne uzundun sen öle yaa... Rahat 1.80 vardın... Bana tanıdığım başka bir uzun boylu hatunu hatırlattın... O yüzden o kadar dikkatli baktım... Duruşunu , endamını, tarzını da sevdim ama en çok sadeliğini...Hal ve tavırlarındaki mesafeli ve soğuk duruşunu bile... Kesin çok iyi anlaşırdık arkadaş olsaydık...Dalgınlığımı farkediğ hafifçe omuzuma dokunup gülümsemen değerini katladı... Evett yaa, abartılı olan hiç bir şeyden hoşlanmıyorum kesinlikle...

Alış veriş yaptığım dükkandaki satış elemanı... Bir sıkıntın vardı belli... Ama senden bir kaç dakika önce benimle ilgilenen mesai arkadaşın gibi “ne satabilirim acaba” düşünceleri fışkırmıyordu gözünden... Biraz daha huzurlu bir yapın vardı...Sakin ,sade ve yalın... Neler istediğimi , nasıl yardımcı olabileceğini anlattın... Başın ağarıyormuş, iş yerindeki elemanlar arasındaki ilişkilerden rahatsızmışsın... Dedikoduyu sevmiyormuşsun... Satış işinde abartılmayan, avam ve basit olmayan samimiyet olumlu etki yapar... Sen de ben de biliyoruz ki bir daha gittiğimde seni bulacağım...

Farkında olmak , görebilmek zorlaşacak derken kolaylaştı mı yoksa? Sahteler çoğaldıkça geçek olan her şey daha mı bir belirginleşti... Hayatın hızına yetişmeye çalışırken göremediğimiz ayrıntılar aslında hayatın en önemli kısmı mı? Biri hakkında düşünmekle başlayıp çok fazla sonuca ulaşıyorum kimi zaman... Öğrenmek için yaşamam gerekmiyor... Hatta yaşamamak için öğreniyorum çoğu zaman, konu mankenleri kullanarak...

Gerçi kız arkadaşlarım öğretmişlerdi üniversite boyunca , bir insana baktıklarında neyi nereden aldıklarını, markasını, tarzını okuyabilmeyi... Gerçi o zamanda hayretler içinde bakardım ve “hangi kız, ne zaman , nerde?” derdim... Bu tür ayrıntıları bir türlü aklımda tutamıyorum...:(((

Bu arada, yalnız değilim umarım... Birine baktığında tüm hayatını kafasında yazan ben değilim değil mi?

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Agâh ol..

Hayatımıza giren insanlar veya hayatımıza aldığımız insanlar.. Bazı insanlar ellerini uzatıp birini çeker alır, bazıları “alınan” rolünü oynamak zorundadır.. Seçen ve seçileni belirleyen bulunduğu yerdir çoğunlukla... Tam göz mesafesindekini almak yerine üst raflara uzanmaya çalışır kimi, bunu yaparken zorlanır haliyle...Kimi de kolayı tercih eder , alt raflardan birini seçer... Bu bir eleştiri değil aslında göründüğünün aksine..

Çünkü...

Bazen...

Alt raflardan birini alıp biraz yukarılara taşırız , farkında bile olmadan... Görevlerimizle dünyaya geliyoruz... Bilmiyoruz belki görevlerimizi ama, bilmek önemli olmuyor zaten çoğunlukla.. Hayata kattıklarımız ,insana kattıklarımızla eş değer...
Üst raflardan biri ise mutsuz olabilir yanınızda... Onları ise zamanı geldiğinde özgür bırakmak gerekebilir...

Roller zaman zaman değişir elbette, bazen seçen, bazen seçilen oluruz.. Ama seçen olarak gelmişseniz dünyaya bundan kurtulamazsınız kolay kolay.. Eksiğimiz varsa tamamlanmak , bazen birini tamamlamak için varız... Hayat karşımıza farklı “kıyafetlerde” çok farklı kimlikte insanlar çıkartıyor... Agâh olmak ve gerçekten her anın farkında olmak gerekiyor... Neye inanırsanız inanın “herşeyin” bir sebebi olduğuna inanmak çok daha iyi hissettirir bu düşüncenin karşısındaki her şeye göre... Karşılaştığımız , bir şekilde /sebebi her ne olursa olsun/ hayatımıza giren insanlara özen göstermek küçük bir ayrıntı olabilir bizim için... Onun için ise ne demek olduğunu o bile bilemeyebilir... Bu anlamda sadece araç olduğumuzu da unutmamak gerekiyor sanırım...

30 Nisan 2010 Cuma

saygını al..


Soru şu, kadına hak ettiği gibi davranılmıyor mu ,yoksa kadın neyi hak ettiğini bilmiyor ve bunu talep etmiyor mu?

Körü körüne atladığımız, artık dillere pelesenk olmuş tartışmalara biraz daha gerçekçi bakmak mı gerekiyor acaba...

İnsanların, bir gün uyandıklarında kadınlara karşı bir anda saygı duymaya başlamalarını beklemek kusura bakılmasın ama polyannacılıkdan başka bir şey değil. İnsanların diyorum çünkü bahsettiğim kadına karşı saygısızlığı sadece erkekler yapmıyor. Kadının başka bir kadına saygı duymadığı, vurun kahpeyecilik yaptığı bir zaman çünkü. Ben artık herkesin bu kadına saygı konusunun sadece, tartışma konusu olarak gördüğüne ve “ne olacak bu ülkenin hali” muhabbetinden bir farklı kalmadığına hükmetmiş bulunuyorum. Herkes üzerine düşen rolden memnun, biçilen kumaşın içinde rahat (değilse bile şikayet etmiyor) devam ediyor yaşamına. Senaryoyu değiştirmek ve rolünü doğaçlama yapmak isteyenler ise “garip”bulunuyor adeta. Edilgenliğine alışmış kadın, mızmızlanmaya , şikayet etmeye, haksızlığa gelemediğini sadece dile getirmeye..Haklarının birileri tarafından verilmesine boyun eğmiş ve bunlardan şikayet etmesi bile sisteme dahil.. Başkasının ona saygı duymasına muhtaç, o saygıyı hak etmek için bir şey yapmak derdinde değil..

Bir zamanlar kullanılan “bu erkekleri de yetiştiren kadınlar” savunması ise çoktan geçerliliğini yitirdi bana kalırsa.. Elimizden saygımızı bir kadın alabiliyorsa başka bir kadın da geri alabilir çünkü. Bizi de yetiştiren aynı kadınlar nede olsa. Yetiştirilme sırasında sahibi olduğumuz davranış şeklini, düşünce yapımızı değiştiremeyeceğimizi düşünüyorsak kaderimize razıyız demektir. Güçsüz ve her zaman sunulanı kabulleneceğiz demektir. Kaldı ki bu noktada eğer bir erkek kendi karar veremiyorsa “insana saygı” duyması gerektiğine, başkalarının zayıflıklarından faydalanmaması gerektiğine veya, önce kişilikteki arızaların çözülmesi gerekiyor zaten. Çok zor ve uzak kimliklermiş gibi görünüyor olabilir . İşte “çok zor” , “nerede böyle insan” “ohooo sen nelerden bahsediyorsun hacıı” anlayışından uzaklaşmadan olacak şeyler değil.

Kadın değil , herhangi bir insanda dahi katlanamadığım tek anlayış “kendi isteği dışında” davranışlar göstermesi. Zaman zaman herkes yapmak istemediği şeyler yapar tamam da.. Hedefini “erkeğin onu sevmesi, daha çok sevmesi” olarak belirlemişse bir kadın, daha sonra erkekler hakkında söylemlerini türkü gibi dinlerim ben. Acıların kadınını oynamak sadece oynamaktır işte. Yani kadın dediğin“hükmedilmeyi sever,maço erkek sever, sahiplenilmeyi sever” anlayışlarını dillendirerek tüm ipleri eline verdikten sonra, birazcık sevgi kırıntısı için ona köle olmak değildir sevmek. Sevgiyi göstermenin, kendine olan saygından, karşındaki insanın sana duyduğu/duyacağı saygıdan “geçmek” olduğunu düşünmüyorum. Her şeye rağmen önce kendine saygın olacak derler ya, ödün vermeye başladığın çizgiden sonrası için yapılabilecek bir şey yok işte. Sana olan davranış şeklini sen belirliyorsun aslında bu gücün farkında olmasan da. Bazen savaşman gerekiyor ama severiz zaten savaşmayı.Kadını döven, söven , insanlıktan nasibini alamamış, eğitim öğretim hak getire, sıfatlarını saymaktan ar edeceğim “şey”lerden bahsetmiyorum elbette. Onların yaşam alanlarının, yan yana dizilmiş önüne konanın yenildiği besi ciflikleri olduğunu düşünüyorum çünkü. Konu dışıdır, ama o türler dışında taş devrinden bu yana her iki cins içinde size nasıl davranılmasını istiyorsanız bunu siz belirleyebilirsiniz diye genelleyebilirim. “Ben elimden geleni yaptım ama olmuyoor olmuyor işte” diyorsanız da, “yol vermek” her ne kadar kaba bir tabir olsa da oldukça uygundur bu tür durumlar için. Kendinize saygınızı kaybetmekten daha kötü olamaz çünkü..

Neyse, tez yazmıyorum bu konuda.. Yoksa bilimsel kaynaklara dayandırmak isterdim ben de tabii yazıyı.. .Fazla uzatmayalım, sonra çemkiriyorsunuz..söyleyecek çok şey var daha ama..Bitti..Gittim.. Biri beni durdursun:(

29 Nisan 2010 Perşembe

Nirvanayı gördüm..!!


Sen Nirvana nedir bilir misin?... Sen onu hiç iliklerine kadar hissettin mi? "Buldum" derken, onun bilincine ulaştım derken elinden kaçırdın mı hiç? Ben bugün buldum... Kısa bir süre için olsa bile tadını aldım, ve bundan sonra ne yapacağım onsuz, bilmiyorum. Ömrümü ona tekrar erişmek için harcamayı düşünüyorum ama bundan bile emin değilim. Ulaştığımda ona zarar verebilirim çünkü, eski hayatımı özleyerek o düzeni istemeden olumsuz etkileyebilirim. O yüzden kendimi "o"ndan korumalıyım , evet eveet. Oraya ait değilim ve deli gibi kıskanıyorum sahip olanları...

Merak duygusu güzeldir, sizin bu duyguyu yaşamanız için yazının bu bölümünde ara veriyorum ...

...

...

Şaka yaa şakaa, anlatıyorum tamam...

Ablamın yanındayım bir kaç gündür, denizaşırı bir şehirde... Hava kapalı olduğu için offlayıp püfflemelerime dayanamadığı için silah zoruyla evden çıkartarak site içindeki arkadaşlarıyla toplantılarına götürdü beni. Hani “anne günü” dediğimiz cinsten, pastalı börekli, ilgisiz bir şekilde "fırında patatesli":/

Apartmandaki komşular, karşı binadaki Özlem filan iştee, “bizimkiler” yaaa. Ben “şehir dışından nadiren gelen küçük kız kardeş”olduğum için günün konusu ben ve benim kırdığım potlardı.

İlk andan itibaren hiç yabancılık çekmemiştim. Sanki aralarında doğmuş abla demiştim onlara, “-abla, sana abla diyebilir miyim?” demiştim..Onlarda hep huzurla gülümsemişlerdi bana.. Hep gülmüştük beraber...Onlar yaşadıkları komik şeyleri anlatmışlar, ben de aynı komiklikliklikler yapıp karşılık vermiştim.. Hep onlardan biriydim sanki.. Önüme gelmişti sanki o mercimekli köfteler, fırında patatesler , çayar, tatlılaaar.. Sanki koltuk değildi üzerinde oturduğum küçükken çizgifilmlerde izlediğim bulutlardı..Uçuyordum, evet evet uçuyorduum.. Hepsinin ismini hafızama yazıyordum teker teker.. İnsanın hayatına kaç kez böyle özel insanlar girebilirdi ki.. Bu şansı değerlendirmem gerekiyordu.. Sohbetleri ne kadar ttlıydı, hiç sıkıcı değildi.. Kimse işten güçten bahsetmiyor, bitmeyem ödemelerden, yarın yetiştirilecek siparişlerden, çıkan sorunlardan , müşteri şikayetlerinden bahsetmiyordu.. Nasıl güzel bakıyorlardı öylee.. Aman yaraabimmmm.. Herkes mi nur yüzlüydü bana mı öyle geliyordu..

Sonra...

Sonra, aklıma kötü kötü şeyler getirdim. İş yeri, işle ilgili sorunlar, Ankara, blog, FF, twitter, oradaki sanal kişiliğim, geldiğimden beri okuyamadığım kitabım, evde unuttuğum iki kazağım, telefonumun evde olduğu, kimlerin aramış olabileceği filan...

Yeni uyanmış gibi “kaçta kalkıyorsunuz?”gibi anlamsız bir soruyla atladım ortaya. Bunu da gülümseyerek karşıladılaar, bunu daa!!!” İstediğin zaman kalkalım” dedileer.. Bu kaba davranışımaa bile birşey demedileeerr...

Ben böyle bir yaşamın olduğunu bilmiyordum.. Hiç bir paralel evrende bunu tahayyül edemezdim.. Ama gördüm..Nirvanayı gördüm benn..!!!

(ciddiyim nan)

21 Nisan 2010 Çarşamba

Allaha yakın, bana uzak vol.3

GÖRMEDİM DUYMADIM..DUYMADIM..DUYMAD..DU..

Uzun süre ara vermişim bu yazı sizisine, ama bundan hiç sıkıntı duymuyorum. Olumsuz insan türlerini kategorize ettiğim bu seri genellikle keyifli anlarımda çıkmıyor çünkü. Sıradaki kategorimize giren insan tipi, bildiğin “eski kafalı” insanlar. Onlara çok bulaşmamayı alışkanlık haline getirmiş olsam da bu göz görüyor canııım. Onları oldukları gibi kabul etmiş sahte görüntümün altında aslında “umursamamak” yatıyor babalar gibi. Ama neyse ki, bu insanlara göre onlardan daha “doğru bileni” yok, “onlardan iyisi” filan zaten dünyaya gelmedi henüzz. Yeniliklere açık olmamakla birlikte genellikle hayatları dır dır ederek ve eleştirerek geçer. Bu tür kişileri orta yaş ve üzerinde sıkça görmeye alışmış olsak da, yeni nesilde de sıklıkla karşımıza çıkıyorlar. Beni en çok rahatsız eden sanıyorum dar bakış açısına sahip olmaları ve sürekli eleştirip dır dır etmeleri. Hoşgörü kelimesinin anlamını bile bildiklerinden şüpheliyim. Saygı duyuyorum duyabildiğim kadar, ama sözlerimi de sakınmam bu şekilde saçmalayan birini gördüğümde. Onları şu cümlelerden hemen tanırsınız. “Bence sen çok öleeesin/böleesin/şöleesiin.. “Ben senin yerinde olsam şöyle yapardımm, çok hatalısın..” “ Benim başıma hiçb öyle birşey gelmedi, neden seni buluyor ki böyle şeyler!!!” “Eee olacağı buydu tabi ki” “Ne bu şimdi, bu kıyafet/yemek/fikir/düşünce olmuş mu hiç?” “Sen bu kızını/oğlunu çok başı boş bırakmışsın” “Erkek/kız dediğiin...” “ Neden şunu/bunu/onu öyle/şöyle/böyle yapmıyorsun/etmiyorsun..” “Maşallah, dil de papuç gibi..”

Yoook yani, dinime küfreden müslüman olsa. Sen nesin, neler yapıyorsun, dışardan nasıl görünüyorsun, senin kızının/oğlunun yaptıklarıyla söylediklerin örtüşüyor mu bir kere..Bunları düşünmeden neden böyle üfürüyorsun paçoooz. Bakın “paçoz” dediğime bakmayın , çünkü bu kişilik tipinde cinsiyet ayrımına gitmiyorum. Bak yine delirdimmmm. İnsan herşeyden önce kendi sorumluluğunu bilecek, kendini bilecek. Ne o , herşeyi düzgün ve doğru yapıyormuşsun gibi başkalarına ne yapmaları gerektiğini dikte etmek filan. O at gözlükleri çıkmadan o gözlerden, sen ne olanı gerçek manasıyla görebilirsin , ne de “olduğunu varsaydığın” durumlarla ilgili kem küm edebilirsin.

Biri hakkında fikir sahibi olurken, en azından hüküm verirken biraz sabırlı olmalı. Biraz olayları ön yargısız ve hoşgörülü olarak değerlendirmek ve ondan sonra cümleleri sarfetmek gerekiyor sanırım. Hiç kimsenin eleştiriyi ve kendisine karşı peşin hükümlü olunmasından hoşlanacağını sanmıyorum. Birinin sizi eleştirmesini istiyorsanız bunu istediğiniz kişiye çok dikkat etmelisiniz. Sizi gerçekten tanıyan, neyi neden yaptığınızı bilecek birinden eleştirmenizi istemeniz sizin ve kişiliğiniz açısından önemli. Lisede en yakın arkadaşımın söylediği bir sözü hatırlıyorum. “Seni bu kadar iyi tanımasam gerçekten elimde kalacaksıın” (hayır yani sadece lay lay lom ortalıkta dolanıyordum, “onula da samimi oliim, bununla da” derken onu ihmal etmiştim..ikizler burcu arızası).

Belli bir yaştan sonra olumsuz etkilemez belki, insanların yersiz eleştirileri. Ama, bu anlattığım tarzda insanlara da katlanmak zorunda değilimm. Dileyen herkese itinayla haddi bildirilir...

18 Nisan 2010 Pazar

siyah-beyaz pazar..

Ben de yapabilirim.. Evet, edebi olmasa da , çok ayrıntı veremeyecek olsam da ben de izlediğim filmler hakkında yorum yapabilirim, ne var yaniii!!! Hiç bakmayın ölee, filmlerle ilgili şöle oluyor böyle oluyor diye yazmayacağım. Spoil vermemem gerektiğini öğrendim. Gerçi çok pis yaparım ama ıı ııhh yapmayacağım..Okuyucu kaybetmeye gelmez durup dururken, altın değerinde şu devirde. Uzun zamandır oturup öle peş peşe film izlemiyordum. Şu an zihnim bulanıklaşmaya başladı  izlediğim filmler yüzünden. Yazıyı yazdım yazdım. Yoksa unutup giderim , ziyan olur valla.

Başlıktan da anlaşılacağı gibi siyah-beyaz bi pazardı. Ama hiç öle 1950lerin filmlerini beklemeyin. O kadar da değil. Bildiğim modern filmler ama siyah beyaz çekilmiş işte.


“Angel-A“ Yönetmen Luc Besson . Bu bile birşeyler anlatmaya yetiyordur, belki bir çoğunuz izlemiştir bile. Ama ben uzun süredir erteliyordum izlemeyi. Harika Paris görüntüleri eşliğinde , oldukça keyifle izleyeceğiniz bir film. Ben sürekli sarışın hatunumuzun boyutlarına takıldım kaldım. Resmen benim boyum kadar bacakları vardı yaa. Bu açıdan bakıldığında tam bir görsel şölen. Filmi keyifli kılan diğer bir unsur, Paris’e siyah beyazın çok yakışmış olması.Veee inanır mısınııız film boyunca hiç turist görmedim. Filmin müzikleri Fıransızca olmadığı için klasik Fransız filmlerinden kendini sıyırmış.Ayrıca sadece bir romantik komedi gibi değil de, 3.gözünüz açık olarak izlerseniz çok değerli replikler yakalayabilirsiniz film boyunca. Düşen meleklere dikkat!

Fimlerle ilgili bilgilere ulaşmanız için üşenmeyerek imdb linklerini veriyorum. Kolay değil blog yazarı olmak:).

http://www.imdb.com/title/tt0473753/


İkinci siyah beyaz filmimiz “In Search of a Midnight Kiss” Fim Los Angeles’da geçiyor. Ben nedense çok severim toplamda 24 saat içinde yaşanan olayların anlatıldığı bu tür filmleri. Oyuncuları tanımadığım gibi , başka bir filmde izlediysem bile kesinlikle hatırlamıyorum. O yüzden eğer hiç tanımadığınız insanların olduğu, hakkında hiç birşey bilmediğiniz bir filmi seviyorsanız sonunda, iyi iş çıkarmışlar demektir. Aldığım duyumlara!!! göre bağımsız filmler festivalinde gösterilmiş ülmemizde. Bir sürü ödül de almış festivallerden. bu açıdan sevmiş olmam oldukça tuhaf zaten.. Ama en çok dikkat çeken özelliği “doğal” oluşu sanırım. Yani tepkiler, olaylar çok kendinizi bulabileceğiniz şeyler. (filmin başındaki olayı es geçelim bu son yorumum için tabiki, bizim ülkemizde cinayet sebebi olabilir çünkü) Gülümseyeceksiniz, eminim bundan..Var yaa, siz kesin bunu da izlemişsinizdir benden önce!!! Eğer öleyse sonsuza dek susun!!..

http://www.imdb.com/title/tt0989000/


Geldik siyah-beyaz olmayan son filmimize. Siyah beyaz olmasa da oldukça kasvetliydi. Fırtına ,yağmur, bir ada, akıl hastanesi, hastalar. Filmimizin adı “Shutter Island” Yönetmen, Martin Scorsese...Başrolde Leonardo DiCaprio’nun olması sizi yanıltmasın. Bence çok daha iyi, dev oyuncular film boyunca karşınıza çıkarak sizi şaşırtıyor. Oyuncu kadrosuna bakmadan izlemeyi deneyin. Şaşırmak güzeldir.. Valla biraz geriden takip ediyorum filmleri. O yüzden bu önerilerim izlemeyenler için. Film boyunca sürekli aklınızın kıvrımlarıyla oyunlar oynuyorlar, ama ben öğrendim bu işi. Bu amerikalılara hiç güvenmiyorun, benim için hiçbirşey göründüğü gibi değildir.Siz de durmadan düşünün valla psikolojik gerilim bu, beyninizin kıvrımlarıyla oynayın oynayabildiğiniz kadar. Ben bir tek oyunculardan Michelle Williams’ın uyumsuz olduğunu düşünüyorum. Dawson's Creek’den beri gözümdeki sıradan sarışın imaji değişmedi. Bakmayın siz ona, dağıtmasına izin vermeyin dikkatini.

http://www.imdb.com/title/tt1130884/

İyi seyirler herkese...

Bu arada ben yazıyı yazarken derbi vardı tv'de..FEBE-BEJEKE .. Başlık ona da uydu sanırım:)..buradan çıkartılacak sonuç ben Galatasaraylıyım:)))

15 Nisan 2010 Perşembe

dertlerimi zincir yaptım, ahh ahh!!

06/04/2010 saat; 17:12

An itibariyle adını bilmediğim bir parkta bir armut ağacının dibinde,(düşmeediim düşmedim, geldim oturdum sadece!) ağaca sırtımı dayamış bu satırları yazmaktayım. Yer çekimini keşfetmeme çok az kalmış gibi hissediyorum ama i-tunesda çalan müzik dikkatimi dağıtıyor. Evden çok fazla uzaklaşmamış olsam da wireless çekmiyor, ayakkabılarımla birlikte tüm sıkıntılarımı da çıkarttım biraz önce. Bi mola ihtiyacı bu sadece, kısa sürecek ama işe yarayacağını umuyorum. “sorma, sorma doldur boğaziçiniii, sen doldur ben içerim.. “ .. Yeşil bile gözüme güzel bir renk gibi görünmeye başladı..

(bir müddet sonra)

Bu satırları yazmışım ama, lay lay lom, kuşlar, ağaçlar, dışarıda bir bahar havası blah blah blah.. sonrasını hatırlamıyorum işte. Benim neyimeee huzur, alışık değilim bir kere. Aynı word dosyası ile buluşmamın üzerinden bile 9 gün geçmiş. Bazı insanların huzurlu anları kısıtlı galiba, ya da işte nasıl söyliim.. Durup sakince etrafını, olup biteni izlediği zamanlar, onlar için lüks sayılıyor..İnsanın "dönüm noktası" denilen yaşlarından biri şuan içinde bulunduğum yaş..(sayı vermemi bekleyenlere sevgiler saygılar diliyoruum!!!).. Ama kimse o söz konusu noktanın geçtiği düzlemin, insana kan kusturacağını söylememişti!

“Başıma şu geldi, bu geldi”, “ayy bunlarda hep beni buluyor”, “bu tür şeyler neden iyi insanların başına geliyor”, “ben bunu hakedeceek naaağğptıım” tarzı cümlelerle süslemek isterdim bu yazımı. Ama dertlerim ve sıkıntılarımla ilgili ketum mu ketum bir yapım var. Nasıl yetiştirmişler, bunu nasıl başarmışlar bilmiyorum ama, kol kırılıyor bizde, sonra yen de içinde kalıyor, yetmiyor sonra kaynıyor o kol, iyileşiyor filan, o kadar yani vahim. İşte bu yüzden kötü bir dost olduğumu düşünürüm çoğu zaman. Dert dinler dinler, kendi derdimi anlatmamm..geçiştiririm hep.. Herneyse, bu konuya gitmeyelim psikanalizle çıkmak zorunda kalabilirim..

Bizde, nedendir bilinmez, hatun kısmı daha bi güçlüdür her nedense. Karadenizli olmaktan mı geliyor bilmiyorum ama çabuk uzayan, büyüyen serpilen, kızlar oldu hep. Abim anlatır halaa “küçükken bu beni döverdi” diye :)) ahahaa aklıma geldi.. sonradan uzamıştı boyu onun.. Korkardı hep kısa kalacak diye. Neyse bunu anlatmayacaktım.. Geçenlerde çok sık aramayan amcamın oğlu beni arama gafletinde bulundu. Nadiren arar, özlemiş demek ki yazıık.. Hal hatır sorarken ben içinde bulunduğum sıkıntılardan biraz bahsettim yanlışlıkla!!! Telefonda o anda ses kesildi bi anda. Nefesini bile duyamıyorum daaağ gibi adamın.. Ondan sonra gülmeye başladım ve teselli etmeye çalıştım “Yaa boşveeer canım, valla geçecek, düzelecek yani.. Bir süre sonra toparlarız, dert etme seen, ben çok iyiyim inan banaa” diyor bir yandan da sürekli gülüyordum.. Beraber büyüdük, her türlü tuhaflığıma alışkındır aslında canım benim, ama sanırım bundan sonra bir daha bana telefon etmeyecek ,bundan eminim…Heralde ne söylemek istediğimi anlamışsınızdır.. Bu arada son bir istek; "Bana telefon etmekten korkmayan" emmoğlu istiyoorummmmm:((

12 Nisan 2010 Pazartesi

kadınlar ne söyler ne söyleeer??


Şimdi bi film var televizyonda. Ben pek tv açmam ama evde tek başımaysam yalnızlık hissimi azaltıyor. Filmin adı “kadınlar ne söyle ,erkekler ne anlar”. Ben daha önce izlemiştim , izleyenler de vardır. Oldukça keyifli ve bittikten sonra aklınızda pek bişey kalmayan o sabun köpüğü filmlerden. Ama konu güzel işlenmiş bence. Hani ne onlar bizim , ne de bizler onların söylediklerini anlamıyoruz ya. Hani onlar venüsten biz marstan geliyoruz ya. Hah işte, şu geldi aklıma. Ya kadınlar her ne söylemeye çalışıyorlarsa , erkekler onu anlasalardı. Veya tam tersi işteee.

Biraz şükretme zamanı geldi hepimiz için.. Bir daha “beni hiiç anlamııyooğğ” diyebilecek misiniz bakalım!!

Hani böyleeee, meselaa , farz-ı misaaal, hanii olmaz yaaa..Çok güçlüsündür aslında, ihtiyacın yoktur kimseye.. Ama hani erkekler sever ya güçlü taraf olmayı, korunmaya muhtaç olanı korumayı, hepsi bir yana “kendilerine ihtiyacı olunduğunu”hissetmeyi. Hah işte, onlara böyle hisettirdiğiniz o ince ayrıntıları anlasalar mesela. “bebeeeğğm ben bu sehpayı alıp şuraya taşıyamıyoruum, tırnaklarım kırılabilirrr, lütfeen bana yardım eder misin?” sorusunuzun ardındaki “istesem ben bu sehpayı baştan yapacak yeteneğe sahibim , ama senin bunu bilmene hiç ama hiç gerek yok, ben bildiğin sıradanhatun kişiyim” mantığını anlayabildiklerini düşünmek istemezsiniz sanırım. Bunun bir de duygusal boyutu var tabikii. “Ben kırılganım, korunmaya, gözetilmeye muhtacım, çok acılar çektim, çok hassasım” büyük yalanının ardında “seni ancak böyle kendime bağlarım, beni bırakıp gidemezsin, gitsen de dönersin paşa paşa” gibi bir minik ayrıntı olduğunu söylemeyeceğim, sözzz!!!

Veya kıskandırmak için yaptığınız küçük oyunları, cümle arasına soktuğumuz saçma sapan cümlelerin ardını görebilseler ve sizin kendinizi aptal gibi hissetmenize neden olsalar iyi mi olurr???.. “ahahhahha şu abuzittin de çok komik bi çocuk, çok gülüyorum ona beeen, sence de değil mi balıımmm?” dediğinizde de “abuzittin diyooruuum, bak bir erkek adııı, onu komik bulmuyorum aslında, sadece bir erkek ismini dile getiriyorum, senin yanında, ölesine bir cümleymiş gibi, ama aslında senin beni kıskanmanı istiyoruuuum” olarak anlasalar.. senin halin nice olur..(tam tersini erkeklerin de yaptığını söylemek isterdim ama pek öyle düşünmüyorum/istisnalar olabilir/)

Benzetmeleri çoğaltmak mümkün elbette ama sadece hemcinslerime yüklenmek istemiyorum. Erkeklerin bir çoğu için gizlemek, genelde mümkün olmaz. Veya şöyle söyleyelim...Onlar zaten gizleyemezler de, kadın da genellikle kendi anlamak istediği anlamları çıkarttır onların davranış ve sözlerinden. Ama kısa kısa geçersek “gerçek amaçlarını” gizlediklerini düşünerek yaptıkları komplimanlar, iltifatlar, ilk kez tanıştıkları , bazı mekanlarda tanımaya çalıştıkları hatun kısmına kurduğu süslü cümlelerinin ardında yatan “canım , şimdi böyle uzun uzun cümleler kurdurtuyorsun ya banaaa , ben biliyoruum sana yapacağımııı, duur sen duurr” anlamı gören dişi, olay yerini çok hızlı olmasa da yavaş yavaş terkedecektir..(ya da ben çok safım, ikisinden biri işte).. Kuru iltifatlarınızın gerçek düşüncelerinizle alakası olmadığını söylememe gerek yok sanırım. Ama ne güzel ki başta da dediğim gibi kadın dediğinin inanılmaz bir savunma mekanizması gelişmişliği vardır..İnanmak istediğine inanır, inanmak istemediğine inandırmak için de boşuna çabalamayın. Yani söylediğiniz yalanlara inandıklarını gördüğünüzde kelebek gibi sevinçten çırpınmayın. Kelebeklerin ömrünün 1 gün olduğunu bilmek için belgesel kanallarında gezmeye luzum yok!!!

Aslında çok net söylemek isterim ki; kadın erkek, hiç farketmez..Hiçkimsenin aklından gerçekten geçenleri bilmek istemem. Aptal yerine konmak en nefret ettiğim şey olsa bile ben ne kadarını bilmem gerekiyorsa onunla yetinmeyi severim. O beni anlamıyor, ben onu anlamıyorum diye bik bik etmiyorum. Anlamıyorsa biri anlatamıyorum demektir. Bundan ötesi yok benim için. Biri bana “yaa bak yanlış anladın sen” dediğinde bana “gerizekalı” demiş gibi hissediyorum. “gerizekalısın çünkü söylediğim şeyi bir seferde anlamıyorsun”. Çok ağır mı oldu? Olmadı, güvenin bana...

5 Nisan 2010 Pazartesi

"sizde bir çoraaap varmışşş"

“Devam edecek” derken bu kadar hızla devam edeceğini düşünmüyordum bu ikinci bahar aşklarına resmiyet kazandırma işinin. Bu cumartesi günü diğer kuzeni de 2.kez nişanlandırdık. İlkinde yoktum iyi oldu valla. Bu sefer erkek tarafı olmamız dolayısıyla telaşsız ve heyecansız bir cumartesi günü geçirdik. Her şey gitme saatine bir iki saat kala kuzenime gitmek için evden çıkmamla başladı. Altı üstü iki tane çoraaap alacaktım, neymişşş efendim uçları açıkmışşş, böle parmaklar açıkta kalıyormuş ama bildiğim külotlu çorapmış..”uçları kessek olmuyor muuu?” dedim..yüzüme kapanan telefonla birlikte sinyal sesiyle muhatap olmak zorunda kaldım.. Gittik taze enişteyle Tunalıya çok meşhur mağazamızın önüne. (istediği çoraplar sadece orada vardı napalıımm yanii) neyse; sanki bu ülkede kriz yok anacım.. kasada leopar desenli penye bluz giymiş balinadan hallice ablanın alış verişini , hediye tabak çanak seçmesini beklerken 2 çorap için 30dk harcadığımı fark etmemişim. (o çorapları yanlış renk aldığımı ve sonra değiştirmek için kaç dakika cebelleştiğimi anlatmayacağım bile!!!)

İşlere boğulduğum son iki hafta yüzünden oyun parkına götürülmüş çocuk gibiydim zaten. Tuhaf tuhaf insanları izliyordum. Ama siz siz olun Tunalı Hilmi’de silikon tabanlık (böle topuklu ayakkabı içine konulur,kaymaması iin ayağınız) arıyorsanız dolaşmayın boşuna. Saçma sapan cevaplar alıp (“yazın satılır” o gibi) koşuşturmanızın üzerine bir de sinirlerinizin yıpranmasına sebep olabilirsiniz. Anlayacağınız evden çıkmamız gereken saatte hala yoldaydık bu ne demek; suratta sıfır makyaj ve ıslak saçlarda eve girmek demek, saçları ve makyajı yapmak için 15 dk demek .. Offff demek offffffff.. Bir kere de bir yere giderken böle sakin sakin hazırkansak normal insan gibi ..ama yoookkk..

Sadece evde “bana bi kolye lazıımmm” , “yaaa tel tokan da yoktur şimdi”, “aaaa ben ayakkabımı evde unuttummm, ne giyiceem bunun altına” kahverengi kalemiimm nerde” “off bu iğrenç oldu iğren, bitim been” bu oldu mu şimdi, sen bunu giy, ben onu giyerim Allahın cezasııı” “allığı almadımmm galiba, unuttummm” “bu rujj olmadı ama neyse”gibi onlarca cümle duyuldu o 15 dk içerisinde..sonunda insan formuna girmiş ve çok havalı olmuştuk nihayet...tek eksik küpeydi..şu parlak olan var ya.. kaybettiğin!!!

En son evin önünde karanlıkta bordo oje sürdük. Evet ,evet..yaptık bunu.. gülmekten mi karanlıktan mı bilmiyorum ama tırnaklarımdaki ege haritasını gördüğümde ellerimi saklamak zorunda kaldım evdeee.

Nişan oldukça ve oldukça keyifliydi. Herkes durumun tuhaflığından mı yoksa, olgunluk ve görüp geçirmişliğin verdiği rehavetten mi bilmiyorum çılgın gibiydi. Nişanlanan çiftin ikizinin de çocukları boyunu geçmiş yanlarında durmuş gülümsüyorlardı. E herkese nasip olmuyor tabii annesinin-babasının nişanına katılmak. Çocuklar da 15 yaşa göre oldukça uzun boylu ve olgunlardı zaten. Eğlenceli sohbetler, güzel yemekler, kahkahalar, sazlar sözler… Ayyy koro kurduk zaten..15 gün arayla nişan düğün törenlerinde çalışan ekip olduk..
İşte böyleee, yine güzeliz yine çiçek.. böyle Allah aklımızı aldı da lay lay lom yaşıyor gibiyiz..Allah mutlu etsin onları da.. Ama lütfen bana bakıp durmayıınnnn..15 günde birini bulamaaammmmm!!!

2 Nisan 2010 Cuma

kesmesini bilmez yavrum gülüm Katinam..

Ne kadar “zeki bir aptal” olacağımı anladığım gün üniversite yıllarıma dayanır. Nedense üniversitede hocalarının ders ile ilgili anlattıkları değil de , “hayat dersi” niteliğindeki söylemleri kulaktan kulağa yayılır. Onlardan biri bana da denk geldi vakti zamanında. Hocamızın, bilmem hangi hukuk dersinde bize naklettiğine göre “dünyadaki en pahalı pilavı üniversite mezunu kadınlar yapar”mış. Bunu söylediğinde tüm sınıf gülümsemişti benimle beraber. Ama ip nerede koptu biliyor musunuz? Hoca ne anladığımızı sorduğunda sınıftaki kızlardan birinin “ayy heraağlde bölee pirinçleri çok fazla saçtıkları içiinnn birazz pahalı oluyooo” dediğinde gözlerimi kocaman kocaman açıp şaşkınlıkla kızın yüzüne baktığımda. Asıl yapmam gereken “ tühhh yaa, neden benim aklıma da böyle şeyler gelmiyor” diyerek hayıflanmam ve onu üstad bellemekti. Kapısının önünde paspas olmam gerekiyordu o dakikadan sonra. Ama ben ne yaptım , şaşkın bakışlarımdan dolayı bana yönelen hocanın sorusuna “ sanırım aldığımız tüm eğitim sonucunda, mezun olduğumuzda yani, sıradan bir ev kızı ile aynı pilavı yapacağımız için” dedim. Bu cevabın sonunda da aynı kızımızın “ayyy bu nerdeen aklına geldii” tepkisine maruz kaldım. Cidden yaa, nereden aklıma geliyordu böyle şeyler. İşte , eski zaman..geçmiş gitmiş..neyse ki şimdilerde susmayı öğrendim.

Bunu neden anlattım.. “Benden bişii olmaz” demek için bu kadar uzun paragraf yazmayacağıma göre, aslında bu yazının "insanlığa fayda verecek eser" olma amacı var.. Küçümsemeyin beni yaa..Birşey biliyorum da yazıyorum..aaaaaa..

Etrafta görüyorum, artık neredeyse her yurdum kızı üniversite mezunu. Bazıları master ve doktora çalışmalarını hızla devam ettiriyor. Üniversite mezunu değilse bile kendini yetiştiriyor, belli entelektüel gelişimini tamamlıyor bir şekilde. Kötü bir yığın örnek yok değil elbette. Ama o kötü örnekleri de katalım bu kendini yetiştirme çabası içinde başarılı olmuş veya olamamış gruba. Sonuçta ortada bir emek var, başarılı olmuş veya olmamış bizi ilginendirmez. Ama herşeyin sonunda, onlara yaklaşmak için belli aşamaları geçmişseniz veya sanal/gerçek ortamda kendilerini rahat hisetmişlerse, bunları da geç, kendileri ile ilgili güzel birşey söylemek istiyorlarsa “ben çok güzel ebegümeci ( eeenn sevdiğim yemek ismi kendileri, her türlü kötülüğü içinde barındırıyor) yaparım, ayyhhh benim fırında makarnamı yemelisin, bu kekin içinde kaç gr kuru porakal kabuğu kattın, ben de yapmak istiyorum, yemek yapmak benim için bir sanat, bir meditasyon aracı” gibi cümleler çıkıyor o güzel ağızlarından. Olmadı yaptığı yemeklerin fotoğraflarını paylaşıyor orada burada “bunu yaptım, bu akşam yemekte bilmem ne var” başlıklarıyla. Yemeği geçtim el marifetlerini sergiliyor en şaşalısından. Makrome yapılmıyor artık ama muhakkak güzel kazaklar, atkılar örülebiliniyor!!!

“Eee erkeklerde yapıyor bunu” diye gelmeyin sakın bana. Onların üzerinde tuhaf duruyor işte, çünkü alışılagelmemiş bir durum iyi yemek yapan erkek. Bunun sebeplerini, ortaya çıkışını, mitolojideki yerini filan “ıssız adam” belgeselinde hep beraber izledik zaten. Onlar hakkını veriyorlar bu yeteneklerin. Ama sana ne oluyoor güzel kızıımm nee. Zaten ezelden beri annenn bunları öğretmek için çırpınmıyor muydu , temizlikti, yemekti , el hüneriydi. Sen değil miydin direnen anne öğretilerine (ama okursun onu bunu satan bilgenin anılarını, hepinizin bilgesi anneniz aslında kabul edinnn), odanı darmadağın bırakıp çıkan. N’oldu peki sonraaa, neyi keşfettin hııı sorarım sana. Ne bu Ametikayı yeni keşfettim ayaklarıı ben bunu anlamıyorumm.. Madem değişmez kural bu, baştan direnmek neden. Yok ben yemek yapmayı bilmem, yok temizlikten ev işlerinden hiiç anlamam. Sonunda göreceksin ki seni yetiştiren anneler gibi anneler yetiştiriyor o etkilemeye çalıştığın erkekleri de. Paşa paşa , seve seve, kendi özgür iradenle öğreniyorsun. Ama sen de haklısın, ben de baskıya gelemem bu tür konulardaa...

 Ne demişler "deneyim herşeydir.."

25 Mart 2010 Perşembe

"Gönül Ustası" by N.D

imdadıma yetişiyorlar bölye hızır gibi..Allah onlardan razı olsun.. kim onlar.. konuk yazarlar.. buyrun bakalım.. misafirimiz sayılır, saygıda kusur etmeyelim:)






"GÖNÜL USTASI"


Dünyanın her yerinde biz insanoğlunun belki de aramaktan bıkmayacağı en önemli şeylerden biri de gönül rahatlığıdır. Ama kaç kişi bunun huzuru içinde gece yastığa başını koyup uyuyabilir ? kaç kişi bunu başarmıştır ? bunlar bilinmeyenler.

Ya bildiklerimiz ? Gıpta ettiklerimiz ? işte bunlar da karşınıza çıkan şanslı azınlık, saygıyı hak eden kitle.. Bir de bir kitle var ki onlar; dünün gıpta ile bakılanları, bugünün suskunları, yarının gönül tamircileri..


Bilirler bu işin inceliklerini, en profesyonel olanı en iyi analiz edenidir kendi geçmişini, bu meslekte en çok çizik alan en ustadır.. bilir çiziğin acısını da ondan, bilir sabretmeyi de ondan.. bu meslek öğrenildiği gibi uygulanmaz elbet, tam tersi işler.. Öğrenilir ama öğretilmez. Amaç: tuz basmak değil, merhem olmaktır her zaman. Fakat ne yazık ki terzi kendi söküğünü dikemez misali onlar da kendi kesiklerini kapatamazlar. Ararlar.. Bıkmadan, usanmadan bir gönül tamircisi ararlar. Çoğu zaman bulduklarını sanırlar bir çizik daha alırlar ama asla yılmazlar içlerindeki bu meslek aşkı onları her yerde kovalar.

Bu mesleğin en tehlikeli yanı acıya bağışıklık kazanmış olmaktır. Bağışıklığı kazanan tüm yeteneklerini kaybeder. Acıyı hissetmeyenin karşısındakini anlaması güçtür. Bilir ama anlayamaz aradaki fark budur. Aradaki fark çok ince bir çizgi gibi görünse de bu meslek gönül işidir, bilgi işi değil.



Unutmayın: Gönülden ter değil, kan damlar.



Tüm meslektaşlarımla saygılarımla.

N.D

22 Mart 2010 Pazartesi

"-Yanıt oralarda bir yerlerde Neo..!!!"

Siz hiç aynı kuzeninizin ikinci nişanına katıldınız mı? Aynı çikolatalar, o aynı akılsız başınızın üzerinde açıldı mı? Siz aradan geçen 10 yılda hiçbirşeyin değişmediğini anladığınız o geceyi yaşamak zorunda kaldınız mı hiç!!! Siz beni anlayamazsınız taam mııı..Benim bas bas bağırmaya hakkım varrr..”Kimse benii anlamıyoooooooo”

Evet evet, şurada yazmıştım zamanında.. Ama gün oldu devran döndü, bu hikayede adı geçen kuzeler ikinci tura başladılar ve ilk adımı attı onlardan biri. O adım attı ama nasıl bir adımdıysa artık ben bittim , benimle birlikte bir tabur asker bitti. Çok kalabalık ve keyifli bir törenli. Sazdı sözdü eğlenceydi tamam da, Pazar günü nişan töreni mi olur aziz dostum. Ertesi gün Pazartesi, bildiğin Pazartesi, en sendromlu olanından. Neyse şuan çok yorgunum , kelimeler bile zor çıkıyor parmaklarımdan. Ama bu deja vu olayı pek bi sinir bozucu, Allah kimseye yaşatmasın dosstlaaar dostlar.

Nişan günü; 21 Mart 2010 (blog tutuyoruz ya, sonra sınava tabii tutacaklar)
Dün ile ilgili hatırlayabildiğin en ilginç şey, yardım etmek için geldiğimde heyecan ve stress duygusu ile ilgili olduğunu düşündüğüm cinnet sonrası kuzenimin tüm gardrobunu odanın ortasına indirmiş olduğuydu. Evet evet, manzara ilginçti, fotoğraflarını da çektim ama keser beni keseer. Bir yığın kıyafetin ortasında , kendi nişanına saatler kalmış biri pek sağlıklı şeyler düşündürmüyor insana. “ahhh canımmm, genç kızsın tabii, heyecan yapman normal, gell canıım gel, herşey çok güzel olacak” dedim. Hızla ortalığı toparladık ve kendimizi sokağa attık. Amaç kuaföre gitmek, neyseki kıyafetler önceden gönderilmiş. Geriye saç , sakal ve makyaja kalmış. Misafirlerin gelmesine 1 saat kalmış ve biz tunalı hilmi caddesinde bacağımızı pürüzsüz gösterecek bronzlaştırıcı krem arıyoruz. Elbisemizi mini seçmişiz çünkü sonbaharın başında..( hayatının değil, sonbahrııınnn, bildiğin mevsimmm)

Kuaföre girene kadar sanki onun değil komşu kızı kezban’ın nişanı. Lay lay lommm vaziyetteyiz.. Henüz saçlar yapılırken damat beyimiz arıyor ve hazır olmadığımızı öğrenince kuzenime “valla ben saat 7’de gelirim, kim hazırsa onu ister giderim” diyor. İçimize su serpiyor adetaaa!!!
Kuaför evimizin karşısında, sürekli gelen araçları kontrol ediyoruz. Eğer misafirlerden sonra girersek eve, bildiğin rezillik. Bu arada kuaför bana soruyor “sizi ünlü birine benzetiyorlar mı hiiç?” “hööö!! Yoooo” diyorum.“şeyyy, ben matrix hastasıyım da, çok severim.. siz oradaki trinity’e çok benziyorsunuz.. göz bölümü aynıı..daha önce benzeten oldu mu?”diyor. Elimde olmadan “hadii canııımmmm” diye bir tepki çıkıyor ağzımdan. Benzeten olmuştu tabii daha önce ama unutmuşum ve bu kadar telaşın arasında şaşırtıyor beni. Bu benzerlikten dolayı benim saçlarımın işi, nişanı olan kuzeniminkinden biraz daha fazla sürüyor elbette. Neyse benim ayaklar kıçıma vura vura çıkıyorum merdivenleri. Makyajımızı yapıp, akrabalarımızın “çook güzel oldunuuuz” iltifarlarının bile tadını çıkaramadan misafirlere hoşgeldiniz derken buluyoruz kendimizi... Ev NBA maçına dönüyor bir anda. Çünkü damat ve ailesi Avatar filminden fırlamış gibi. En kısası 1.95 cm.

Bu noktadan sonra hatırladıklarım adet üzerine kızımızın istenmesi ve keyifli saatler. İşte böleee..

2. tur devam edecek.. bekleyin..

18 Mart 2010 Perşembe

pşşt, gelsene sen bi!!


Sersem gibi hissettiğim zamanlarda daha iyi yazdığımı düşünen sevgili okurum, arkadaşım, blogdaşım, yorumcum; bu yazıdan tamamen sen sorumlusun. Dış mihrak seni!!(hayır fotoğrafçı, bu sefer sen değilsin)
Yok yani, ben böyle sersem gibi ,yarı rüya halinde olunca ne oluyor biliyorsun, hiç susmadan saçmalıyorum. Kallavi laflar ediyorum sonra altında eziliyorum. Hayatımın son günlerine “hayatımın günleri” diyemeyeceğim kadar otomatiğe bağlamış dolaşıyorum. Hissedemiyorum hiçbir şeyi, sevgi, acı, özlem. O hep bahsedilen boşluk duygusu doğruymuş üstelik. Seen; evet sen melankolik blogcu.. Haklıymışsın yazdığın o tüm depresif, acılarla yoğrulmuş yazılarında. Hayat boşmuş işte, senin dediğin gibiymiş. Ben okumuyorum ya senin yazdıklarını “ayyyyy bu neee buu, şimdi bileklerimi kesiceeem” diyerek kapatıyorum ya sayfayı. Hah işte, sen haklıymışsın ya. Affet!!

Durun araya sıkıştırıyorum hemen, WW; seni de çok özledimmm. Yok oldun, kapadın gittin blogu , adreslerini, kestin iletişimi de n’oldu? Soruyooruummm sana, “ne olduuu?” Sanki özlemiyorsun sen beni.. Biliyoruumm işte özlediğini.. Neyse.. Özledim işte..

İki paragraf arasında bu kadar gel git olmaz biliyorum ama normal bir hal içerisinde değilim takdir edersiniz ki. Az uyku, az duygu, çok iş, çok yorgunluk, çevrede yaşanan hızlı değişim.. Hayat bu DEYİLLLL.. (neyin ne olduğunu değil, ne olmadığını söylemek moda şu günlerde!!!)
Şu küçük olan yeğenimi çok özledim, eşek herif telefonda konuşmaya başladı. Kuş aldık, onu yaptık bunu yaptık diyormuş. Ablam; sen de orada bi sürü şey yaşıyorsun ya hani. Böle duygu inişleri çıkışları filan. Ben nasıl kardeşim bi söyler misin? Ben seni hiçbir derdini dinledim mi , anlattın mı? Varsa yoksa beni sevdiğini ve özlediğini söylüyorsun. Bi hafta sonu kaç gel, dolaşalım ,deniz havası alırsın filan diyorsun ya. Ben de bildiğin öküz, geçiştiriyorum sürekli hani. Bildiğin gömüldüm buraya , valla. Kimsenin toprak attığı yok, ben toprakları kendi üzerime serpiştiriyorum. Yaaa, öle olursun işte. Hep eğlenceli yazmayacağım. (düşündüm de, sanırım bu yazıyı yayınlamayacağım, yok canım..yarın bir gün torumlarım okuyacak bunları, ne dengesiz , huysuz bi keçiymişsin demesinler)

Kim okuyor başka? Anne; ne zaman okursun bilmem.. Ama gözünü sevim sonra bu okuduklarını başıma kakma .. Yaa insanın annesi hayatındaki en alıngan insan olmamalı ya. Çocuk dediğin naz yapar, anne onu idare eder. Sen nasıl nazlı bir şeysin yaa. Ben seni seviyorummmm.. Sadece böyle boş vermiş, kendinden vazgeçmiş hallerde arayıp soramıyorum o kadar..

Şaka maka, kendimi iyi hissetmeye başladım yazdıkça.
Sen ve sen; siz ikiniz. Artık sizin “depresyondayım unutulduuum” “kimse beni sevmiyor” “ kimse beni anlamıyor” hallerinizden cidden sıkıldım. Bana böyle ara ara geliyorlar, kendime katlanamıyorum. Siz bu şekilde nasıl yaşıyorsunuz algım kilitleniyor bu noktada. Yaşanmaaaazz bak böyleee, yani yaşadığını zannedersin ama o yaşamak değildir. Şu zihninizi mi temizlersiniz, hafızanızı mı sildirirsiniz bilmiyorum ama bir an önce ne olmanız gerekiyorsa, özünüz her neyse ona dönün.
Beni sevmeyen bir iki kişi; yazık size.. Beni neden sevmediğinizi düşünün biraz ve kendinize dair nelerden hoşlanmadığınızı bulun. Sevgiler ..
İlgilenemediğim onlarca insandan , onları sevdiğimi ve hep aklımda olduklarını bilen 3-4 iyi kadın/erkek.. Aranızda sıkıntıları olanlar var, keyfi yerinde olanlar var, merak ettiklerim var. Hepinizin kalbinin üzerinde gözüm. Ama ama ama.. Çok “ama” var şu sıralar satırlarımın arasında. Olduğunuz yerde kalın..
"Git bu halde yazı yaz" diyen adamla konuşurken buralara kadar geldim.. Daha cümlem çok..Bir dahaki yazılara artık.. Şimdi yapılacak işler, unutulacak dertler, düşünülmeyecek sıkıntılar var... Kalın sağlıcakla..

14 Mart 2010 Pazar

Ölüm ölüm dediğin nedir gülüm...

Ölüme teğet geçtiniz mi hiç , yada yaklaştınız mı? Ben iki kez yaklaştım. Ama tünelin ucunda ölmüş bir akrabam “gel geel gel” filan demedi. Işık mışık da görmedim.. Hiç öyle hikayeler beklemeyin...

İlkinde çok küçüktüm. Ama nedense hepsi hafızamda o an. Köydeyiz, dedemlerin evinden kendi evimize dönüyoruz bir traktör kasasında. Amcam, abimi kucağına almış, ben kasada zıp zıp zıp ileri geri oynuyorum(Allahımmm, gerçekten çocuk değil canavardım). Hareket eden traktör ve bunun sonucu başımın üzerine kasadan düşen ben. O saniyeler babanemin koşarak beni kucağına almasıyla bitiyor benim için. 2 gün sonra gözlerimi açıyorum odamda. Ümidi kesmişler ama bekliyorlar bir ümit. Uyandığımda hatırladığım kolumdaki serum, başımdaki doktor ve sevinçli bakışlar. Pek aklıma gelmez bu olay ama yazarken tuhaf hissettim. (gözlerin dolmaasın, anladım ablasın ama abartma istersen!!)

2. olay üniversite birinci sınıf .Yaztatili için ailemin yanındayım. Bir iki gün bel bölgemde bir ağrı. Ama önemsemiyorum, midedir, böbreklerdir. Kendisi geçmeli diye düşünüyorum , çünkü “domuz gibiyim, bana birşey olmaz” inancı taşıyorum. Tüm gece ağrıyla kıvrandıp acı eşiğimin ne kadar yüksek olduğunu test ediyorum. Sabah babamdan sıkı bir fırça yiyerek hastanenin yolunu tuttuyorum elbette. Bir doktor ilgilenirken , o bir doktor 2 , 2 doktor 3 doktora çıkıyor(bir mumdur iki mumdur , 4 mumdur 14 mumdu..biri beni durdursunnn). Tahliller , filmler muayeneler derken acilen ilçe den merkeze gönderiliyorum. (Neden ilçe doktorları başlarına kalacağını düşündükleri hastaları savarlar anlamam, resmen öleceğimi düşünmüşler resmeeeennnn. Benim elimde patlamasın durumu mu acaba).Gidince durumu anlıyoruz ki benim apandist çoktan patlamış gece. Ama milyonda bir olabilecek birşey belki de diyor doktorlar , apandistin bir parçası koparak bilmem nereye yapışmış ve zehrin vucuda yayılmasını engellemiş. Buyrun buradan yakın. İlaç ve serumla tedavi ediliyorum ama içerideki parçanın alınması bir sonraki yılı buluyor. O da ayrı hikaye. Başka bir doktor alıyor içerideki parçayı. Kontrol için odama giren doktora bağırıyorum “yaklaşmaaa banaaa” neden diyor. “neden mi, en son yaklaştığında kestiin beni de ondaaan” diyorum. Tüm hastaneye anlatıyor gülerek ama ben ciddiyim. Hala sevmiyorum o doktoru çünkü yara izi normalden büyük. Bir de size not; bir operasyon geçirirseniz size refakat etmesi için en komik kuzeninizle gülmeyi çoook seven ablanız yanınıza bırakılmasın. Ruh sağlığınız için en azınndan.. En iyi esprilerini yapacakları tutup size kabir azabı çektirebiliyorlar.

Şimdi bunları neden anlatıyoruum. Neyle karşı karşıya olduğunuzu bilin, ona göre önlem mi alırsınız, beni takip etmeyi mi bırakırsınız bilemem. Biz de böyle. Mucizeyim ben , olağanüstü güçlerim filan da var ama afişe etmiyorum güvenlik sorunlarından ötürü. Takma isim kullanma sebebi olarak bunu geçirin kayıtlara.İndigo mindigo çocuğu olmayabilirim ama var ben de bişi. Sanki bi tehlike daha atlatacakmışım gibi bir his var içimde. Atlattım atlattım. Yok atlatamadım onu da biri yazar bir blogda duyarsınız.

Ölüm geldiğinde söyleyeceğin şey “öldüm nan been, valla öldüm, a-haa öldüm iştee” olacak sanırım. Fazla kafa yormaya gerek yok. Ne demiş ünlü düşünür Cem Yılmaz.. “Hepimiz ölüceez”.. Ben bile.. Hatta inanmazsın Meral.. Sen bile öleceksin.. Yazmıştım daha önce.. Kuzenim bir gece beni dürterek uyandırmış ve “Düşünsene kızıım, ben bile ölüceem, ne yapacaksın ben ölünce” demişti... Hala düşünüyorum.. Ne yapacağım..:)))