27 Ocak 2010 Çarşamba

İstasyon Cafede "The Soul Kitchen" izlemek...


Uzun zamandır blog tanıtmıyorum. Hazır elimde böyle iyi malzemeler varken  halka duyurmakta fayda var dedim. Etrafta gizli gizli örgütlenmeler görüyorum. Sessiz ve usulca yürütüyorlar çalışmalarını. Sonra bölee daaan diye çıkıyorlar karşımıza. Ben size ne yaptım peki neee?? Neden benden gizliyorsunuz bu organize çalışmalarınızı. Blogunuzu mu yiceem. Yoo, okur geçerim en fazla. Ama anlıyorum sizi. Ben blogmania yazarıyım diye tüm gareziniz. Hep rakip firma düşmanlığı bunlar. Ama hiç gerek yok yani, bakın ben bir çiçek dalı, yok çiçek değil hurma dalı, yok hurma olmaz.. zeytin dalı.. hah zeytin dalı uzatıyorum size. Anlayın işte kıymetimi.

Neyse çok fazma çemkirmeyeceğim size. Çünkü iki blogu da gördüğümde çok sevindim ve sevdim. Ee napıyoruz otomatik olarak “ben sevdim siz de sevin” operasyonu başlatıyoruz.
Birinci blogumuz doğum anına göre gidersek “istasyon cafe”. Şimdi nasıl sevimli bir yer. Eeee mekanı keyifli yapan elbette içindekiler olduğundan mütevellit diyebilirim ki insan çıkmak istemiyor. Tabi bu durum cüzdana pek iyi yansımıyor, ne de olsa arkadaşımızın yeri diye öle beleş beleş oturmak olmaz. Ama burası sımsıcak. Oldukça da kalabalık aslına bakılırsa. Size yer yok yani (sevdiğini paylaşmayan yesari) . yani var daaaa, öle ön masalar hep dolu. Yerime oturmasın kimse lütfen. Hıhh...

İstasyon Cafe kimler tarafından işletiliyor ; LoLLa, Cemo, DeliRapunzel, Allegra'nde, Kediye Kafa Atan Psikopat Fare, Bekriya, Eliza Doolittle, Yaşlı doğmuş genç,kadın, Massacredmyself, DecisionS

İşte bu isimlerden bazılarını tanıyorum bazılarını tanımıyorum ne yalan söyliim. Ama hepsi bir araya gelince süper bir lezzet çıkmış ortaya. Parmaklarınızı yersiniz. Ağzının tadını bilenler için efendim...
Onlar kafenin girişinde sizi uyarıyorlar, ben de uyarmadan geçmiim..nasıl diyorlar;

“Henüz hangi ülke'de hangi il'de olduğu tespit edilememiş, okuyucu nerden bakıyorsa orada olan, manzarası kimi zaman eğlenceli kimi zaman hüzünlü, kimi zaman geyik kimi zaman ciddi olan cafemizde, kankalarınızla buluşup, fikirlerinizi paylaşabilirsiniz. Cafemizde her telden haberlere, görsellere, gündeme dair sokup sokuşturmacalarımıza, magazinden siyasete, internet ve sanal dünyadan bir çok konuya dair yazılar bulacaksınız.
Mutfaktaki şeflerimizin size sunmuş olduğu leziz yazılarla iyi vakit geçirmenizi dileriz...

Ha unutmadan;
Masaları çizittirmek,
Duvarlara yazmak,
Çamları devirmek serbesttir.
Kaybolan yazılardan ve blogculardan müessesemiz sorumlu değildir.
İstasyon Cafe”





Şimdi gelelim ikinci topluluk bloguna. Gerçi onlara topluluk demek ne kadar doğru olur bilmiyorum. Sayıyorum sayıyorum 3, sayıyorum sayıyorum 3. Ne o öle , 3 kişi bir araya gelmiş blog açmış filan. Pehhh. (kıskandığım çok mu belli oluyor , yok canımm)
Bak ne yazacağımı şaşırdım yine. Bi kere temaya, ismine filan bayıldığım için nereden giydirebileceğimi bulamıyorum. Yaa aman ben zaten öle sanat filmi filan sevmem, görün bakın nerde bölye popüler olmayan, ilginç, farklı , size bambaşka kapılar açacak film, kitap müzik var onu tanıtacaklar. Görürsünüz iştee. Yani ben takip ediyorum , siz de edin isterseniz. Yok yani; ayrı ayrı da takip ederdim de..Biliyorlar benim tembel olduğumu , bir araya toplamışlar o sebepten.Hele orda öle bi tanesi var. Hani WinstonWolfum neyse, Jilet abiye karşı da boynumuz kıldan ince. Ama o “dereotundannefretederim” kod isimli Okanitto neler yapacak merakla izliyoruz.

Ay kıskançlıktan blogun ismini yazmadım henüz...:)

Blog adı; “The Soul Kitchen”
Yazarlar; winstonwolf, Jilet, dereotundannefretederim
Ceza; 25 yıl..

Okuyun ve birşeyler öğrenin... Filmdi, müzikti, kitaptı.. çok bilmişin önce gidenleri.. entelektüel bunlar nan..
Neyse...Çok uzaklaşmayın...Hızımı alamadım ..Yakında tekil bloglar tanıtacağım...Aklımda süper bloglar var..

26 Ocak 2010 Salı

Kar sana gelmiyorsa, sen ona gideceksin...


Kış geldi nihayet, ama yaşadığım şehre değil. Yani Ankaranın kışı kış değil bu sene. Donuyorum donuyoruuummmm ama kupkuru hava ve yalancı bir güneş altında. Bugün sınıra dayandı Ankara düşmanlığım. Ankaralılar bilirler soğuk havanın insana nasıl “battığını”. Nefes almak istemez insan. Neyse ki evde yorganın altında yazıyorum bu yazıyı , daha fazla sinirlenmek istemiyorum. Yok yani, kime sinirleniyorsam. Soğuk sinir bozuyor sanırımmm...

Neyse efendim, hafta sonu kuzenimin nikahını bahane ederek doyduğum şehirden doğduğum şehre gittim. Cuma günü hafif kar yağışı vardı Ankarada. Televizyonlar kimse yola çıkmasın diye bas bas bağırsa da ben yola çıktım elbette. Bu hafif kar yağışı Bolu civarında tipiye çevirse de karanlık, endişesiz olarak yolculuğu bitirmemi sağladı. Ben yaz çocuğu olduğumu iddaa ediyorum ama kış dediğin en az yarım metre kar altında bir kaç gün demek yine de benim için. Bir de mümkünse şehir de olmasın. Bu hafta sonu kaçamağı muhteşemdi bu açıdan. Tatil dolayısıyla ablamlarda bizdeydi, ohhh misss. Bol gürültü, kahkaha,çocuk ağlaması, az iç ses, endişe, dünya dertleri, tasa, acı, keder. 3 yaşındaki yeğenimi teyzesi olduğuma ikna etmek zorunda kaldım ama olsun. Yok böle bir canavar. Almış telefonu numaradan teyzesiyle konuşuyor sırıtarak. 3 yaşında insanın espri yeteneği gelişir mi yaa. Kıyamet alametleri bunlarrr...


Cuma gününden, döneceğim Pazartesi sabahına kadar kar hiç durmadan yağdı. Şaka gibi ama içimden sürekli “yürüüü bee, kış dediğin böyle olur işte” diye geçirdim. İlk gün çıkarttığımızda çocukları dışarı, hayatında ilk kez kar gören 2 yaşındaki en küçük yeğenim (topu topu 3 tane var zaten) ağlamaya başladı eline değdiğinde. 2.gün normale döndü neyse ki. Fotoğraflarda put gibi neye uğradığını şaşırmış olan o işte. Ama çocuklar bir yana biz deli gibi eğlendik diğer kuzenlerimle ve ev ahalisiyle. Bi yandan yeğenlerimi bi yandan telefonumu siper ettim kendime ama pek etkili olmadı. 3 kişi üzerime gelince kendimi karın ortasında buldum elbette...

Uzatıp derin konulara girmek istemiyorum. Aile ziyaretleri dönüşü, hissedilen alışıldık burukluk...

16 Ocak 2010 Cumartesi

Yesari's Utopia(2010)



Bir karar verdim. Yarın bir gün es kaza  çocuğum olursa ona “The Village” vari bir dünya hazırlayacağım. Nedir şimdi bu “The Village” derseniz Shyamalan'ın meşhur filmidir ama ben fim açılımı yapmaya niyetli değilim. Bilmeyenler bakınız siz şuradan  lütfen.. Filmi  deşifre edeceğim için burada bir uyarı yapmakta yarar var. Hemen yazıyı bu noktada okumayı bırakmalısın!!! Sonra bik bik etmesin kimse filmin sonu söylenir mi filan diye. Bak hala okuyor yaa. Git filmi izle, fena değildir. Ehh işte.

Şimdiii , durum şu. Çocuğunuz doğuyor ve siz ona bir dünya yaratıyorsunuz en şahanesinden. Çocuğunuz sizin ona yarattığınız gerçekliğe inanıyor ve dış dünyanında bu şekilde olduğunu düşünüyor. Kullanılacak malzemeler; bir anne, bir baba, en ilkel teknoloji ile donatılmış bir ev. Aslında ne kadar basit değil mi, hepsini karıştırıp çocuğa sunmanız yeterli üstelik. Ben bu ilkel araç gereçleri abartmayı bile düşünüyorum. Kalem yerine kamış, mürekkep hokkası ve divit bile düşünülebilir yani. Birkaç yıl sonra teknoloji gelişip kalem icat edilecektir ve çocuğum bu gelişmeye çooook sevinecek. Hatta bazı şeyleri onun icat etmesine bile izin verebilirim. Evde türlü deneyler yaparak bilim öğreneceğiz çünkü!!!

18 yaşına kadar icadı gerçekleşmeyecek yenilikler listemiz şöyle; bilgisayar , PS, PS3,PSP (açık alan bırakmıyorum), Wii, i-pod, LCD ekran tv ve en önemlisi cep telefonu!!!

Ne demek istediğimi anlayabildiniz mi bilmiyorum ama anlamak için yazdığım yazıdan başınızı kaldırın ve varsa etrafınızdaki teknolocik böceklerden birine bakın, olmadı küçük yeğeninizi düşünün biraz. O yeğenim dediğiniz canavarı diyelim ya da. Başını oyunundan kaldırıp sizinle iki kelam ediyor mu? ve ya “teyzeee/amcaaa/dayııı/halaaa gel bak bu oyunun burası harika, bakar mısın şu canavarı nasıl öldürdüğümeeee” ve türevleri cümlelerden başka bir cümle kuruyor mu? Evet evettt, ben de çok seviyorum hepsini. Ama bu hayat mıı yaa. Hayat buysa benim çocukluğum ot gibi geçmiş bu durumda. Daha önce şurada anlatmıştım çocukları o yaz bahçeye nasıl çıkartıp normal çocuk oyunlarına dahil ettiğimi. İşte bu yüzden ben kendi çocuğumu bu tür teknolojik beyin yıkayıcılardan uzak büyütmeyi düşünüyorum. Bununla birlikte eğer bu eğitim düzeni biraz iyileşme göstermeyecekse evde eğitime de karşı olmayacağım. Evde büyük bir kütüphane ve salonda 24:00de yayını biten siyah beyaz bir televizyon olacak. Zaten programlar çok sıkıcı olduğu ve çizgi filmler de kısıtlı olduğu için ailecek sohbet edebileceğiz.

Peki ben bunu neden anlatıyorum ? Tabiî ki ben ve benim insanların olduğu bir mahalle/köy (the village) yaratabilmek için. Sonuçta çocuğumu evin içinde eğitsem de onun ruh sağlığı ve sosyal gelişimi için arkadaş edinmesi , sokata kendi gibi!!! çocuklarla oyunlar oynaması gerekecek. Bu noktada da çocuğumun etrafında elinde PSP ve İphone olan androidler olmasını istemiyorum.

Bu fikrimi söylediğim bir arkadaşım aynen şöyle söylemişti “Seni kendisiyle gelecek düşünülen hatunlar listesinden çıkartıyorum” :))) /gerçi dalga geçiyordu sanırım, böyle bi liste olur mu yaa:S/ Bu durumda sanırım kendim kadar tuhaf bir de baba adayı bulmak gerekecek ama olsun. İyi bir amaca hizmet ediyorum sonuçtaaa. Her şey biricik oğlum için (evet evet, nedense bir oğlum olacakmış gibi geliyor)

Sonuç olarak; biliyorum ki zamanımızda tüm aileler en sevdikleri varlığa ellerinde olan en iyi imkanları sunmaya çalışıyorlar. Kimse onların diğer çocuklardan eksik!!! kalmasını istemiyor. Ama bu tür şeylerde eksik kalmayan çocuk bir çok başka değerden eksik olarak büyümeye başlıyor. Hepsi birden aynı durumda olduğu için eksiklik olarak görünmüyor olabilir şimdilik. Ama ben ileride nasıl yetişkinler olacaklarını şimdiden merak ediyorum bu neslin.

(Bi de aklıma geldi şimdi, bunun yarın bi gün filmi yapılırsa siz şahitsiniz tamam mı. Bu benim fikrimdi. Onlar benim fikrimi çaldılar. Pfff, zengin olabilirdiimmmm:()

12 Ocak 2010 Salı

geri dönüşüm kutusu'nu boşalt!!!




Dostum ,güneşe bak,toprağa bak,suya bak,buluta bak...
Fakat arkana bakma...
Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de...
Unutma!!! Yolcu değişir,yol değişir... ama menzil hiç değişmez....
HALİL CİBRAN

“İnsan biriktirmek lazım bu hayatta” demişti. İnsan kaybetmek kolay, ama onu kaybetmemek zormuş. Ne yapmak gerekir bu noktada peki. O iki bilinmeyenli ayırımda , nasıl bir karar vermek gerekir. Ardında bırakmak mı ,yola birlikte devam etmek mi gerekir. Biri onun hakkında düşünmene neden oluyorsa herhangi biri değildir üstelik.

Gerçi birilerini hayatımızda tutmaya çalışmanın nesi mantıklı? Onlara değer verip, özen gösterilmesinden rahatsız mı oluyor insanlar, yoksa bana mı öyle geliyor? Anlam yüklenmesinden bahsetmiyorum. Ben de rahatsız olurum , olduğumdan fazla anlam yüklenmesinden, kabul. Ama biri sana değer veriyorsa bunun “fazla” olduğunu düşünmek ve korkmak ne demek? Neden "aslında ben senin düşündüğünden daha değersizim, senin gördüğün ben değilim" demek neden?Bunu kaybetmek için gereksiz bir çabaya girmek birtek bana mı saçma geliyor? Senin kendinde gördüğünle , karşındaki insanın sende gördüğü farklı olabilir, kabul. Ama hanginiz bakmayı ve görmeyi bilen. Zaten insanoğlu bi tuhaf, ya kendini göklerde görür ya yerin dibinde. Göreceli kavramlar elbette. Şimdi ben bile karıştırdım. Pfff. Yazdıkça tuhaflaştı. Yumurta mı, tavuk mu konusuna döndü iyice. Bi horoz çıkacak oradan diye korkuyorum…

Çevrenizdeki insanlara değer vermek, beklenti içerisinde olmak değildir. Gösterilen bu özeni kaybetmek için çabalamayı anlamıyorum ama. Hassas duygular elbette. Birileri sınırları geçebilir. İnsan ilişkilerinde sorunların kaynağı  iletişimsizlik. İletişirsin olur biter..İnsan kendisine karşı bile yanılabilir, yine de yanıldığını itiraf etmeli. Sonuçta kendine karşı bile dürüst olamıyorsan kime karşı olabilirsin ki? (bu kadar çok soru olacaksan bu yazıyı neden yazıyorsun yesariiiiiiiiiiii…susss)

Neyse; çözüm bende değil bunu anladım.Soru sorma günümmüş bugün. Kimse menzilinden şaşmasın, ne diyelim..

11 Ocak 2010 Pazartesi

insan dilediği şeye dikkat edecek!!!






"Öyle bir aşk istiyorum ki; onu bulduğumda geriye benden hiç birşey kalmasın" 


Yesari..

sinir sıkışması..



Aynen “noluyoo bağa yaaa” modundayım birkaç gündür. Her zaman bir sebebi vardır ama bu sefer nedenini ben bile kestiremiyorum. Klasik “yok bir şeyim, iyiyim” /var ama sana söylemeye hiç niyetim yok/ tavrımdan farklı olarak elektrik yüklenmiş vaziyetteyim resmen. Bir süreçtir muhakkak bu noktada bulunmamın sebebi ama o sebepleri bile düşünmek istemiyorum. Yakınım olmayanlardan gizleyebiliyorum sessizlik ve umursamazlık oyunu oynayarak. Ama tammm yanımdakileri yiyorum resmennn, yiyoruuumm.. Agresif ve kaba bir hal aldım. Amma çok kredim varmış onların üzerlerinde ."Deli" gibi idare etmiyorlar da, şefkat gösteriyorlar. Yerlerinde olsam ıslak odunla döverdim ben beni.

Bu sefer “Merkür geri hareketine başlamış” bahanesini bile umursamıyor, kendimi hiiçç kandırmıyorum. Yok yani , eğer sebep gerçekten Merkürse 1 Şubatta bitiyormuş. Bitimmm benn bittimmm.. Etkilerine baktım şu geri hareketinin de (Merkür benim gezegenim bu arada)

* İletişim zorlaşır – telefon konuşmaları, mektuplar, e-postalar, fakslar, konuşmalar ertelenir, yanlış yorumlanır, bloke edilir. Randevu zamanları, imla, söylediğiniz kelimeler gibi her şeyi yeniden kontrol edin. /yani ağzından çıkanı kulağın duysun Yesarinin kibarcası/

1 Şubata kadar mutfakta kırılan bardak sayısı, kırdığım kalp sayısından fazla olmaz umuyorum. Terör estiriyorum resmen evde yaaaa. Allah sonumu hayır etsin... Bir süre iletişimin hem kendinden hem araçlarında uzak duruyorum.. Ne yapıyorsam sizin için..

3 Ocak 2010 Pazar

amann da amannn, yaşına da girmişşşş...:))


Kendi doğum günüm beni bu kadar heyecanlandırmazdı. Ahkam Defterimin bir doğum günü var ve ben tam 1 yıl sonra aynı gün bunun için yazı yayınlıyorum. Ulan çocuğum olsa ne yaparım acaba. Tutup bilmem nesini kopartırım ben kesinnn biliyorummm. Blogun da orasını burasını mıncıklamak filan istiyorum ama elden bir şey gelmiyor. Pehhhh.

3 ocak 2009 ilk yazımı yayınladığım tarih. Yazı kısa olduğu için buraya da eklemek istiyorum..


"Ankara'yı kar yağdığında sevebiliyorum...ancak karlar altında sevebiliyorum yani...:)yoksa ağzıyla kuş tutsa yaranamaz ....elbette 9 yıldır çok şey kattı bana...aldıklarının yanında...o mu aldı, mı ben mi vazgeçtim bilmiyorum... ama artık ikimiz de birbirimizi eskisi kadar ilginç bulmuyoruz...ben beyazları giydiğinde gülümsüyorum ona...oda bana huzur veriyor..kar erimeye başlayana kadar sürüyor flörtümüz...Nasılsa yaz gelecek ve tanımamazlıktan geleceğiz birbirimizi yine..."

Peki şim, bu bize neyi gösteriyooor?? Küresel ısınmanın geldiği noktayı elbette. Bu ne yaaa. Kar yağmasını bıraktım, yağmur bile yok. Hava kötü bile değil. Sıradan bir deri ceketle işe gelebiliyorum. Yok yok, bu konuda derhal bir şeyler yapılmalı. Yoksa 2. yıl yazımı güneşlenirken yazıyor olacağım.
töbe töbeee.

Neysee efendim. tam bir yıl olmuş ilk yazımı göndereli.

Sıradan bir merakla başladım yazmaya. Defterin kalemin üzerinden uzun süre geçmişti. Başlarken aklımda hiçbir şey yoktu. Hayatıma bunca güzel insanı ve onların beraberinde getirdiği birikimi, görüşü, algıyı katacağını düşünmemiştim. Ama iletişim böceği olduğumu yine hatırlayıverdim blog ile birlikte. Birilerinin başını ağartmış olabilirim bu anlamda. O kadar kusur kadı kızında da olur.

Öncelikle dost dediğim, (dost kelimesini çok sık kullanan biri değilim) bana sürpriz yaparak hayatıma dahil olan özel insanlar oldu. (onlar kendilerini biliyor kişileri)

Şaka gibi ama yazılarımı okudular. Kendi halimde takılırım ve günlük tutarım sanıyordum. Ama onlar okudular ve yorum bile yazdılar. Sonra ben bi havaya girrr bi havaya girr. Bi şımaarr bi şımaarr.. ehuehehueh

Çok güzel bloglar keşfettim, cidden bir ara yazmayı bırakıyordum o kadar yani. Hala içimde tatlı bi kıskançlıkla okuyorum. Belli etmiyorum ama bir gün yazmayı bırakırsam bu insanlar yüzünden bırakacağım kesin. Toptan blogu imha edebilirim. :)

Kendimi ifade edebilirliğim oldu bir yıl içerisinde blog. Kendinizi anlatamadığınız noktada tıkanıyorsunuz çünkü. Her ilişkide olduğu gibi kendinizi kendinize doğru anlatabilmek asıl mesele. Yazdıklarım neyse ben de oyum elbette ama benim için değişmeyen tek şey değişimdir. Şimdi geriye dönüp baktığımda bazı şeyler değişmiş olabilir bu anlamda. Günüm günüme uymuyor ,bir yılım diğerine nasıl uysun ki…yani yarın bi gün yazdıklarımı aleyhime kullanmasın hiç kimse:) Bu arada Ahkam Defteri ile beraber Yesari de 1 yaşına girdi.. benim sanal kimliğim…Onun hakkında hiçbirşey söylemek istemiyorum..uuuuuuuuuu…aman amannnn…

İşte böyle, kah güldüüük kah ağladık. Bir yılı geride bıraktık. Şimdi önümüze bakalım:)))

Herkese tekrar teşekkürler…