28 Şubat 2010 Pazar

zorladılar ama ben de istedim..:)


Özgürlük..

Kimi için gece çıkıp istediği saatte evine girebilmek, kimi için sarhoş kocası tarafından dövülme korkusu olmadan uyuyabilmek. Çilli afacan için, o renkli şekerlerden kusana kadar yiyebilmek , diğer büyük çilli için dünyayı tek başına dolaşabilmek.

Ama..

Bildiğim bir şey varsa “birini ne kadar çok sınırlandırırsan, o sınırları aşmak için o kadar çaba sarf edecektir” özgürlük adına.

Evin en küçüğü olarak cidden tam bir haylaz olarak büyüdüm ve hayatımda çok fazla sınırla karşılaşmadım.Bildiğinn küçük bir ilçede, büyük yürekleri olan insanlarla beraber, harala gürele geldim 18 yaşıma. İlk paragrafa dönersek , kendi yaşam koşullarımda, özgür olarak büyüdüm diyebilirim. Bu özgürlük dolayısıyla da, illegal işlere girmek zorunda kalmadım(komşunun erik ağacından hırsızlık yapmayı saymazsak !!)

Yapabileceklerimi ve yapamayacaklarımı kendim belirledim .Cevaplarımda, içinde sadece “ben” olan cümlelere yer verdim.(“annem – babam izin vermezzzz” yoktu anlayacağınız) Yaptığım ve yapacağım şeylerle ilgili yalana başvurmak zorunda kalmadım. Tuhaf bir şekilde yalan söyleyemez hale geldim sonuçta. Sonra üniversite için büyük şehre geldim ve başladım gözlemlemeye. O büyük şehirde yetişmiş “modern” hayata dahil olan arkadaşlarım oldu zamanla. Gün içinde onlarca yalan söyleyen, erkek arkadaşlarını, gittikleri yerleri yaptıklarını ailelerinden gizleyen arkadaşlar. Ailemden uzak olmama , ikinci ailem dediğim teyzem ve eniştemle sınırsız özgürlük alanında yaşarken,(yani istediğim her şeyi yapabilecekken) evi arayıp “arkadaşlarla bir yerde oturuyoruz, biraz geç geleceğim” diyen benken, “ders biraz uzadı, bir saat daha okuldayız” diyenler onlar oldu. Ben okulda hoşlandığım erkekleri anlatırken, erkek arkadaşı olduğu gerçeğini gizleyen, sevgilisinin arabasından 2 sokak önce inen onlardı. Gece dışarı çıkarken bizim evde lay lay lom hazırlanırken ,hatta 10 da evden çıkarken ev ahalisinin gözlerinin önünde, kızlar ailelerine “Yesari ile ders çalışacağız” derlerdi.

Benim de sınırlarım vardı, onlar gibi. Nasıl yaptılar ettiler bilmiyorum ama duvarlarımı "benim" örmeme izin verdiler.Kendi seçme hakkımı kullandım o duvarları inşaa ederken. Her tuğlanın rengi ve boyutu , işlevi farklıydı.Tek tek ellerimle seçtim her birini. İtinayla ördüm. Duvarların iyi veya kötü olduğunu tartışacağım yazı bu değil. Ama eğer duvarları başka biri örüyorsa etrafınıza , onu aşmak istersiniz demek istiyorum. Onu aşmak için var gücünüzle çabalar , her türlü enerjinizi harcarsınız. Kendiniz hazırladığınızda ise onu, dilediğinizde kaçabilecek bir aralık bırakırsınız, hatta belki de yeterli yükseklikte, sizi hiç rahatsız etmeyecek, sadece sizi koruyacak yükseklikte, bırakırsınız örmeyi.Manzaranız iyidir, içeri size zarar verecek birşey giremeyecek kadar da yüksek ve güçlüdür. Seçim sizindir işte. Bu kadar basit. “seçim sizindir.”

Söylemek istediğim; ailenize, çocuğunuza, sevgilinize, arkadaşlarınıza sınırlar getirmek kısa vadede çözüm gibi görünse de, uzun vadede hem size hem ona zarar verebilir.

Benim için özgürlük istediğim herşeyi yapabilmek kadar basit gördüğüm birşey değil. İstediğim saatte çıkmak, istediğim saatte gelmek, oraya gitmek , buraya gelmek, onu almak, bunu vermek, istediğim herşeyi söylemek!!!...bla bla bla. Gerçekten yapmak istediğim şeyi yapabilmemdir ve düşünebilmemdir, konuştuklarım benden çıkmalı, başkalarının sözleri olmamalı. Dayatılan, öğretilen, sokulduğum kalıplara göre “istemek” veya “yapmak” değil benim özgürlük anlayışım. Kendinizle ilgili gerçek cevaplar bir şekilde sizi buluyor hayatta. Siz sadece soruları sorun ve cevapları bekleyin sabırla. (ahh sabır ahhh)

Bu anlattığım özelliğimin tek olumsuz sonucu; artık hiçbir şey için izin alamıyor olmammmm. Çok fena çookk, bildiğiniz gibi değil. Birinden izin almak insanlık suçuymuş gibi geliyor bana. Bu konuda çalışmam gerekiyor çünkü bu kadar başına buyruk olmak da doğru bir şey değil. Öle böle değil, patrondan izin alamıyorum beeen. O kadar feci. Hepimizin budanacak dalları vardır. Öğrenmeye çalışıyorum , yapabilirim , evet neden olmasın..

Yapabilir miyim okuyucu? : ))

fotoğraf; Türkay Yılmaz

24 Şubat 2010 Çarşamba

Neden başlıkları hep ben bulmak zorundayım..!!


Bu akşam bu iş bitecek. Bu yazı yazılıp yayınlanacak. Yok öleydi yok, böyleydi anlamam. Yazı ne kadar saçma olursa olsun, ne kadar içi boş anlamsız olursa olsun, bu yazı yazılacak ve yayınlanacak yesari. Yoksa gidişat hiç iyi değil , hiiççç değil hem de..

Çok yoğun bir hafta sonuydu. Hafta sonu bitti bitmesine haftanın ortasına bile geldik. Ailem şehirdeydi ziyaret için. Sonra “Trabzondan Burcu” geldi.  “Trabzondan Burcu” diye tanıttık herkese onu. Can’ım yaa... Memnun edememiş olabiliriz belki. Ben iki , hatta 3-4 yere bölünmek zorunda kaldım. Keşke daha sakin bir hafta sonunda tanışmış olsaydık. Kız bileklerini kesmek istedi bence bir ara, ya da ben istedim ama yapmadımm korkutmamak için... Burcu bu hafta sonundan sonra asla eski Burcu olamayabilir. Bunun vebalini üzerimde taşıyorum valla. Neyseki odunları kuzenimle bölüşüyorum cehennemde. Bir odun bana bir odun onaaaa...

Neyse efendiimmm; küçük yeğenime 2 gün boyunca “hala” demeyi öğretmeye çalıştım. Başardı üstelik hala demeyi, ama bana değil!!! Sürekli başkalarını işaret etti. Bir daha ki görüşümde yön duygusunu da geliştirmeye çalışacağım..

Dün diğer yeğenimin doğum gününü unuttum... ama öyle böyle unutmak değil , sabah ablam hatırlattı “sakın unutma çok üzülür” diye. .. saat 3 gibi okuldan döndüğünde arayacaktım.. ama ertesi sabah hatırladım ancak.. nedir bu hafıza sorunum, dikkatsiziğim.. sonu ne olacak.. sürekli kafamda unutmuş olma ihtimali olduğum şeyler dolanıyor.. ciddi tatil ihtiyacım var.. bi uyusam, 1 hafta uyanmasam mesela.. uyandığımda herşey ohhh miss gibi olsa filan..

arayı bu kadar açmam umarım.. özlüyorum...

7 Şubat 2010 Pazar

ey hafıza! kanıyor ne varsa süzdüğün...

ikinci kez bu başlığı atıyorum..

blog yazmaya başladığım günden itibaren beni üzen hiç birşey yaşamamıştım..bugüne kadar..

ne kadar üzgüm ama öncesinde kızgın olduğumu sözlerle anlatamayacağım.."can" dediğim insan gitti...

sadece tek bir cümle kurabiliyorum..

blogunaqsanabiseyolmasın...

5 Şubat 2010 Cuma

bir bardağım olsun isterdim..gül yüzü gülen..


Evde herkesin çay içmeyi tercih ettiği bir bardağı var. Herkesinkini bilirim, sık sık gelenlerin bardaklarını da. Ben dağıtacaksam karma karışık bir görüntü olur tepside. Bir benim yok belirli bir bardağım. Bunu fark edince “ulan amma kişiliksiz bir şeyim” dedim. Bana sorarlarsa “ hangi bardakla içersin” diye, “fark etmez” demek ağır gelecek bundan sonra. Bir de mutfak masasında oturma düzeni var bunun. Ev ahalisinin normal sayısı (üç) mevcutsa benim yerim bellidir. Ama bir kişi misafir olmasın, benim yerim onun yeridir ama onun yeri benim yerim değildir. Az biraz göçebe bi tarzım olduğundan diyorum , yada bir diğer değişle “evin küçüğü olacağına köpeği ol” anlayışına da bağlayabiliriz. Olay bunlarla kalsa iyi neyse ki, ben çay çok sevmem , kahve sevmem, asitli içecek çok sevmem.“yesari şunun tiryakisidir” diyemez kimse yani. Oturma odasından “benim yerim” diyebileceğim bir bölüm bile yoktur mesela. “Yatacak yeri yok” derler ya, onun topraksız versiyonu işte. Örnekleri sırf kalabalık olsun diye çoğaltmamız gerekirse; çok fazla sevdiğim bir kıyafetim yok, uğurum saydığım bir eşyam yok. Bir tek kitaplarımı severim, gözüm gibi bakarım. Okunması için bile verirken için gider acaba bana geri dönecek mi diye. Ama vazgeçilmez değildir yine de. Takıntım yoktur pek fazla.”aaaa ama o benim kaşığıımmm” diye çemkirmedim kimseye. Titiz sayılmam.(öle herkesin yaptığı yemem o kadar, hani eve getirir birileri ya , sonra boş iade edilmez o tabak , onlardan bahsediyorum)

Bu “kişiliksizim” yaklaşımı bardağın boş tarafıydı. Ters köşe yapmadan önceki anlatımı es geçmemek gerek.:) Benim savunma mekanizmalarım mükemmel işler. Şimdi bu anlattıklarıma inanılmaz mantıklı açıklamalar getireceğim ve aslında nasıl kişilikli biri olduğumu ispat edeceğim. (hep bir ispat peşindeyim ama durun bakalım ne çıkacak sonunda)

Bir tane bardağa bağlı kalmak istemiyorum. Mesela bir bardak tipinden bir adet kaldı, hepimiz ona gözümüz gibi bakıyoruz dolayısıyla. O bardağı kıranın kalbi fena kırılacaktır çünkü. Ben dolabı açtığımda başka bir bardağı beğeniyorum bezen, onunla içiyorum çayımı. Veya bardakla değil fincanla içmek isteyebiliyorum başka bir sabah. Aynı koltuğa oturmayı da sevmiyorum , bu sefer diğer koltuktan manzaranın nasıl göründüğünü ya da televizyonun hangi açıdan izlendiğini merak ediyorum. Bir yere veya bir şeylere bağlanmak istemiyorum körü körüne. Benim için her şey değişebilir ve yenilenebilmeli olmalı. Eşyalarıma çok bağlanmamalıyım, kapıyı çekip gidebilecek kadar az olmalı. Fazla ağırlık vermemeli ruhuma, ardımda bıraktıklarım. Hayatta hiçbir şeyin kalıcı olmadığını söylememe gerek yok sanırım. Bir gün istediğim bardağı bulamadığımda içim acımamalı benim, aklımda en sevdiğim bardak değil içtiğim çayın aroması olmalı. Başka bir şehre gittiğimde aklımda yeni bedenimle aynı yerde olmalı.

İnsanlarla ilgili bağımlılıklarım ve bağlılıklarım konusu başka bir post konusu. Aklınızdan geçenleri biliyorum. İçiniz fesat sizin.. :))

dip nöt; yazının içindeki kafanızı karıştıran her cümle için, yazıyı yazarken dikkatimi dağıtan bir takım dış mihrakları suçlayabilirsiniz.. izin veriyorum.. isim ifşa etmiyor olmam saygılı kişiliğimdendir..:))