30 Nisan 2010 Cuma

saygını al..


Soru şu, kadına hak ettiği gibi davranılmıyor mu ,yoksa kadın neyi hak ettiğini bilmiyor ve bunu talep etmiyor mu?

Körü körüne atladığımız, artık dillere pelesenk olmuş tartışmalara biraz daha gerçekçi bakmak mı gerekiyor acaba...

İnsanların, bir gün uyandıklarında kadınlara karşı bir anda saygı duymaya başlamalarını beklemek kusura bakılmasın ama polyannacılıkdan başka bir şey değil. İnsanların diyorum çünkü bahsettiğim kadına karşı saygısızlığı sadece erkekler yapmıyor. Kadının başka bir kadına saygı duymadığı, vurun kahpeyecilik yaptığı bir zaman çünkü. Ben artık herkesin bu kadına saygı konusunun sadece, tartışma konusu olarak gördüğüne ve “ne olacak bu ülkenin hali” muhabbetinden bir farklı kalmadığına hükmetmiş bulunuyorum. Herkes üzerine düşen rolden memnun, biçilen kumaşın içinde rahat (değilse bile şikayet etmiyor) devam ediyor yaşamına. Senaryoyu değiştirmek ve rolünü doğaçlama yapmak isteyenler ise “garip”bulunuyor adeta. Edilgenliğine alışmış kadın, mızmızlanmaya , şikayet etmeye, haksızlığa gelemediğini sadece dile getirmeye..Haklarının birileri tarafından verilmesine boyun eğmiş ve bunlardan şikayet etmesi bile sisteme dahil.. Başkasının ona saygı duymasına muhtaç, o saygıyı hak etmek için bir şey yapmak derdinde değil..

Bir zamanlar kullanılan “bu erkekleri de yetiştiren kadınlar” savunması ise çoktan geçerliliğini yitirdi bana kalırsa.. Elimizden saygımızı bir kadın alabiliyorsa başka bir kadın da geri alabilir çünkü. Bizi de yetiştiren aynı kadınlar nede olsa. Yetiştirilme sırasında sahibi olduğumuz davranış şeklini, düşünce yapımızı değiştiremeyeceğimizi düşünüyorsak kaderimize razıyız demektir. Güçsüz ve her zaman sunulanı kabulleneceğiz demektir. Kaldı ki bu noktada eğer bir erkek kendi karar veremiyorsa “insana saygı” duyması gerektiğine, başkalarının zayıflıklarından faydalanmaması gerektiğine veya, önce kişilikteki arızaların çözülmesi gerekiyor zaten. Çok zor ve uzak kimliklermiş gibi görünüyor olabilir . İşte “çok zor” , “nerede böyle insan” “ohooo sen nelerden bahsediyorsun hacıı” anlayışından uzaklaşmadan olacak şeyler değil.

Kadın değil , herhangi bir insanda dahi katlanamadığım tek anlayış “kendi isteği dışında” davranışlar göstermesi. Zaman zaman herkes yapmak istemediği şeyler yapar tamam da.. Hedefini “erkeğin onu sevmesi, daha çok sevmesi” olarak belirlemişse bir kadın, daha sonra erkekler hakkında söylemlerini türkü gibi dinlerim ben. Acıların kadınını oynamak sadece oynamaktır işte. Yani kadın dediğin“hükmedilmeyi sever,maço erkek sever, sahiplenilmeyi sever” anlayışlarını dillendirerek tüm ipleri eline verdikten sonra, birazcık sevgi kırıntısı için ona köle olmak değildir sevmek. Sevgiyi göstermenin, kendine olan saygından, karşındaki insanın sana duyduğu/duyacağı saygıdan “geçmek” olduğunu düşünmüyorum. Her şeye rağmen önce kendine saygın olacak derler ya, ödün vermeye başladığın çizgiden sonrası için yapılabilecek bir şey yok işte. Sana olan davranış şeklini sen belirliyorsun aslında bu gücün farkında olmasan da. Bazen savaşman gerekiyor ama severiz zaten savaşmayı.Kadını döven, söven , insanlıktan nasibini alamamış, eğitim öğretim hak getire, sıfatlarını saymaktan ar edeceğim “şey”lerden bahsetmiyorum elbette. Onların yaşam alanlarının, yan yana dizilmiş önüne konanın yenildiği besi ciflikleri olduğunu düşünüyorum çünkü. Konu dışıdır, ama o türler dışında taş devrinden bu yana her iki cins içinde size nasıl davranılmasını istiyorsanız bunu siz belirleyebilirsiniz diye genelleyebilirim. “Ben elimden geleni yaptım ama olmuyoor olmuyor işte” diyorsanız da, “yol vermek” her ne kadar kaba bir tabir olsa da oldukça uygundur bu tür durumlar için. Kendinize saygınızı kaybetmekten daha kötü olamaz çünkü..

Neyse, tez yazmıyorum bu konuda.. Yoksa bilimsel kaynaklara dayandırmak isterdim ben de tabii yazıyı.. .Fazla uzatmayalım, sonra çemkiriyorsunuz..söyleyecek çok şey var daha ama..Bitti..Gittim.. Biri beni durdursun:(

29 Nisan 2010 Perşembe

Nirvanayı gördüm..!!


Sen Nirvana nedir bilir misin?... Sen onu hiç iliklerine kadar hissettin mi? "Buldum" derken, onun bilincine ulaştım derken elinden kaçırdın mı hiç? Ben bugün buldum... Kısa bir süre için olsa bile tadını aldım, ve bundan sonra ne yapacağım onsuz, bilmiyorum. Ömrümü ona tekrar erişmek için harcamayı düşünüyorum ama bundan bile emin değilim. Ulaştığımda ona zarar verebilirim çünkü, eski hayatımı özleyerek o düzeni istemeden olumsuz etkileyebilirim. O yüzden kendimi "o"ndan korumalıyım , evet eveet. Oraya ait değilim ve deli gibi kıskanıyorum sahip olanları...

Merak duygusu güzeldir, sizin bu duyguyu yaşamanız için yazının bu bölümünde ara veriyorum ...

...

...

Şaka yaa şakaa, anlatıyorum tamam...

Ablamın yanındayım bir kaç gündür, denizaşırı bir şehirde... Hava kapalı olduğu için offlayıp püfflemelerime dayanamadığı için silah zoruyla evden çıkartarak site içindeki arkadaşlarıyla toplantılarına götürdü beni. Hani “anne günü” dediğimiz cinsten, pastalı börekli, ilgisiz bir şekilde "fırında patatesli":/

Apartmandaki komşular, karşı binadaki Özlem filan iştee, “bizimkiler” yaaa. Ben “şehir dışından nadiren gelen küçük kız kardeş”olduğum için günün konusu ben ve benim kırdığım potlardı.

İlk andan itibaren hiç yabancılık çekmemiştim. Sanki aralarında doğmuş abla demiştim onlara, “-abla, sana abla diyebilir miyim?” demiştim..Onlarda hep huzurla gülümsemişlerdi bana.. Hep gülmüştük beraber...Onlar yaşadıkları komik şeyleri anlatmışlar, ben de aynı komiklikliklikler yapıp karşılık vermiştim.. Hep onlardan biriydim sanki.. Önüme gelmişti sanki o mercimekli köfteler, fırında patatesler , çayar, tatlılaaar.. Sanki koltuk değildi üzerinde oturduğum küçükken çizgifilmlerde izlediğim bulutlardı..Uçuyordum, evet evet uçuyorduum.. Hepsinin ismini hafızama yazıyordum teker teker.. İnsanın hayatına kaç kez böyle özel insanlar girebilirdi ki.. Bu şansı değerlendirmem gerekiyordu.. Sohbetleri ne kadar ttlıydı, hiç sıkıcı değildi.. Kimse işten güçten bahsetmiyor, bitmeyem ödemelerden, yarın yetiştirilecek siparişlerden, çıkan sorunlardan , müşteri şikayetlerinden bahsetmiyordu.. Nasıl güzel bakıyorlardı öylee.. Aman yaraabimmmm.. Herkes mi nur yüzlüydü bana mı öyle geliyordu..

Sonra...

Sonra, aklıma kötü kötü şeyler getirdim. İş yeri, işle ilgili sorunlar, Ankara, blog, FF, twitter, oradaki sanal kişiliğim, geldiğimden beri okuyamadığım kitabım, evde unuttuğum iki kazağım, telefonumun evde olduğu, kimlerin aramış olabileceği filan...

Yeni uyanmış gibi “kaçta kalkıyorsunuz?”gibi anlamsız bir soruyla atladım ortaya. Bunu da gülümseyerek karşıladılaar, bunu daa!!!” İstediğin zaman kalkalım” dedileer.. Bu kaba davranışımaa bile birşey demedileeerr...

Ben böyle bir yaşamın olduğunu bilmiyordum.. Hiç bir paralel evrende bunu tahayyül edemezdim.. Ama gördüm..Nirvanayı gördüm benn..!!!

(ciddiyim nan)

21 Nisan 2010 Çarşamba

Allaha yakın, bana uzak vol.3

GÖRMEDİM DUYMADIM..DUYMADIM..DUYMAD..DU..

Uzun süre ara vermişim bu yazı sizisine, ama bundan hiç sıkıntı duymuyorum. Olumsuz insan türlerini kategorize ettiğim bu seri genellikle keyifli anlarımda çıkmıyor çünkü. Sıradaki kategorimize giren insan tipi, bildiğin “eski kafalı” insanlar. Onlara çok bulaşmamayı alışkanlık haline getirmiş olsam da bu göz görüyor canııım. Onları oldukları gibi kabul etmiş sahte görüntümün altında aslında “umursamamak” yatıyor babalar gibi. Ama neyse ki, bu insanlara göre onlardan daha “doğru bileni” yok, “onlardan iyisi” filan zaten dünyaya gelmedi henüzz. Yeniliklere açık olmamakla birlikte genellikle hayatları dır dır ederek ve eleştirerek geçer. Bu tür kişileri orta yaş ve üzerinde sıkça görmeye alışmış olsak da, yeni nesilde de sıklıkla karşımıza çıkıyorlar. Beni en çok rahatsız eden sanıyorum dar bakış açısına sahip olmaları ve sürekli eleştirip dır dır etmeleri. Hoşgörü kelimesinin anlamını bile bildiklerinden şüpheliyim. Saygı duyuyorum duyabildiğim kadar, ama sözlerimi de sakınmam bu şekilde saçmalayan birini gördüğümde. Onları şu cümlelerden hemen tanırsınız. “Bence sen çok öleeesin/böleesin/şöleesiin.. “Ben senin yerinde olsam şöyle yapardımm, çok hatalısın..” “ Benim başıma hiçb öyle birşey gelmedi, neden seni buluyor ki böyle şeyler!!!” “Eee olacağı buydu tabi ki” “Ne bu şimdi, bu kıyafet/yemek/fikir/düşünce olmuş mu hiç?” “Sen bu kızını/oğlunu çok başı boş bırakmışsın” “Erkek/kız dediğiin...” “ Neden şunu/bunu/onu öyle/şöyle/böyle yapmıyorsun/etmiyorsun..” “Maşallah, dil de papuç gibi..”

Yoook yani, dinime küfreden müslüman olsa. Sen nesin, neler yapıyorsun, dışardan nasıl görünüyorsun, senin kızının/oğlunun yaptıklarıyla söylediklerin örtüşüyor mu bir kere..Bunları düşünmeden neden böyle üfürüyorsun paçoooz. Bakın “paçoz” dediğime bakmayın , çünkü bu kişilik tipinde cinsiyet ayrımına gitmiyorum. Bak yine delirdimmmm. İnsan herşeyden önce kendi sorumluluğunu bilecek, kendini bilecek. Ne o , herşeyi düzgün ve doğru yapıyormuşsun gibi başkalarına ne yapmaları gerektiğini dikte etmek filan. O at gözlükleri çıkmadan o gözlerden, sen ne olanı gerçek manasıyla görebilirsin , ne de “olduğunu varsaydığın” durumlarla ilgili kem küm edebilirsin.

Biri hakkında fikir sahibi olurken, en azından hüküm verirken biraz sabırlı olmalı. Biraz olayları ön yargısız ve hoşgörülü olarak değerlendirmek ve ondan sonra cümleleri sarfetmek gerekiyor sanırım. Hiç kimsenin eleştiriyi ve kendisine karşı peşin hükümlü olunmasından hoşlanacağını sanmıyorum. Birinin sizi eleştirmesini istiyorsanız bunu istediğiniz kişiye çok dikkat etmelisiniz. Sizi gerçekten tanıyan, neyi neden yaptığınızı bilecek birinden eleştirmenizi istemeniz sizin ve kişiliğiniz açısından önemli. Lisede en yakın arkadaşımın söylediği bir sözü hatırlıyorum. “Seni bu kadar iyi tanımasam gerçekten elimde kalacaksıın” (hayır yani sadece lay lay lom ortalıkta dolanıyordum, “onula da samimi oliim, bununla da” derken onu ihmal etmiştim..ikizler burcu arızası).

Belli bir yaştan sonra olumsuz etkilemez belki, insanların yersiz eleştirileri. Ama, bu anlattığım tarzda insanlara da katlanmak zorunda değilimm. Dileyen herkese itinayla haddi bildirilir...

18 Nisan 2010 Pazar

siyah-beyaz pazar..

Ben de yapabilirim.. Evet, edebi olmasa da , çok ayrıntı veremeyecek olsam da ben de izlediğim filmler hakkında yorum yapabilirim, ne var yaniii!!! Hiç bakmayın ölee, filmlerle ilgili şöle oluyor böyle oluyor diye yazmayacağım. Spoil vermemem gerektiğini öğrendim. Gerçi çok pis yaparım ama ıı ııhh yapmayacağım..Okuyucu kaybetmeye gelmez durup dururken, altın değerinde şu devirde. Uzun zamandır oturup öle peş peşe film izlemiyordum. Şu an zihnim bulanıklaşmaya başladı  izlediğim filmler yüzünden. Yazıyı yazdım yazdım. Yoksa unutup giderim , ziyan olur valla.

Başlıktan da anlaşılacağı gibi siyah-beyaz bi pazardı. Ama hiç öle 1950lerin filmlerini beklemeyin. O kadar da değil. Bildiğim modern filmler ama siyah beyaz çekilmiş işte.


“Angel-A“ Yönetmen Luc Besson . Bu bile birşeyler anlatmaya yetiyordur, belki bir çoğunuz izlemiştir bile. Ama ben uzun süredir erteliyordum izlemeyi. Harika Paris görüntüleri eşliğinde , oldukça keyifle izleyeceğiniz bir film. Ben sürekli sarışın hatunumuzun boyutlarına takıldım kaldım. Resmen benim boyum kadar bacakları vardı yaa. Bu açıdan bakıldığında tam bir görsel şölen. Filmi keyifli kılan diğer bir unsur, Paris’e siyah beyazın çok yakışmış olması.Veee inanır mısınııız film boyunca hiç turist görmedim. Filmin müzikleri Fıransızca olmadığı için klasik Fransız filmlerinden kendini sıyırmış.Ayrıca sadece bir romantik komedi gibi değil de, 3.gözünüz açık olarak izlerseniz çok değerli replikler yakalayabilirsiniz film boyunca. Düşen meleklere dikkat!

Fimlerle ilgili bilgilere ulaşmanız için üşenmeyerek imdb linklerini veriyorum. Kolay değil blog yazarı olmak:).

http://www.imdb.com/title/tt0473753/


İkinci siyah beyaz filmimiz “In Search of a Midnight Kiss” Fim Los Angeles’da geçiyor. Ben nedense çok severim toplamda 24 saat içinde yaşanan olayların anlatıldığı bu tür filmleri. Oyuncuları tanımadığım gibi , başka bir filmde izlediysem bile kesinlikle hatırlamıyorum. O yüzden eğer hiç tanımadığınız insanların olduğu, hakkında hiç birşey bilmediğiniz bir filmi seviyorsanız sonunda, iyi iş çıkarmışlar demektir. Aldığım duyumlara!!! göre bağımsız filmler festivalinde gösterilmiş ülmemizde. Bir sürü ödül de almış festivallerden. bu açıdan sevmiş olmam oldukça tuhaf zaten.. Ama en çok dikkat çeken özelliği “doğal” oluşu sanırım. Yani tepkiler, olaylar çok kendinizi bulabileceğiniz şeyler. (filmin başındaki olayı es geçelim bu son yorumum için tabiki, bizim ülkemizde cinayet sebebi olabilir çünkü) Gülümseyeceksiniz, eminim bundan..Var yaa, siz kesin bunu da izlemişsinizdir benden önce!!! Eğer öleyse sonsuza dek susun!!..

http://www.imdb.com/title/tt0989000/


Geldik siyah-beyaz olmayan son filmimize. Siyah beyaz olmasa da oldukça kasvetliydi. Fırtına ,yağmur, bir ada, akıl hastanesi, hastalar. Filmimizin adı “Shutter Island” Yönetmen, Martin Scorsese...Başrolde Leonardo DiCaprio’nun olması sizi yanıltmasın. Bence çok daha iyi, dev oyuncular film boyunca karşınıza çıkarak sizi şaşırtıyor. Oyuncu kadrosuna bakmadan izlemeyi deneyin. Şaşırmak güzeldir.. Valla biraz geriden takip ediyorum filmleri. O yüzden bu önerilerim izlemeyenler için. Film boyunca sürekli aklınızın kıvrımlarıyla oyunlar oynuyorlar, ama ben öğrendim bu işi. Bu amerikalılara hiç güvenmiyorun, benim için hiçbirşey göründüğü gibi değildir.Siz de durmadan düşünün valla psikolojik gerilim bu, beyninizin kıvrımlarıyla oynayın oynayabildiğiniz kadar. Ben bir tek oyunculardan Michelle Williams’ın uyumsuz olduğunu düşünüyorum. Dawson's Creek’den beri gözümdeki sıradan sarışın imaji değişmedi. Bakmayın siz ona, dağıtmasına izin vermeyin dikkatini.

http://www.imdb.com/title/tt1130884/

İyi seyirler herkese...

Bu arada ben yazıyı yazarken derbi vardı tv'de..FEBE-BEJEKE .. Başlık ona da uydu sanırım:)..buradan çıkartılacak sonuç ben Galatasaraylıyım:)))

15 Nisan 2010 Perşembe

dertlerimi zincir yaptım, ahh ahh!!

06/04/2010 saat; 17:12

An itibariyle adını bilmediğim bir parkta bir armut ağacının dibinde,(düşmeediim düşmedim, geldim oturdum sadece!) ağaca sırtımı dayamış bu satırları yazmaktayım. Yer çekimini keşfetmeme çok az kalmış gibi hissediyorum ama i-tunesda çalan müzik dikkatimi dağıtıyor. Evden çok fazla uzaklaşmamış olsam da wireless çekmiyor, ayakkabılarımla birlikte tüm sıkıntılarımı da çıkarttım biraz önce. Bi mola ihtiyacı bu sadece, kısa sürecek ama işe yarayacağını umuyorum. “sorma, sorma doldur boğaziçiniii, sen doldur ben içerim.. “ .. Yeşil bile gözüme güzel bir renk gibi görünmeye başladı..

(bir müddet sonra)

Bu satırları yazmışım ama, lay lay lom, kuşlar, ağaçlar, dışarıda bir bahar havası blah blah blah.. sonrasını hatırlamıyorum işte. Benim neyimeee huzur, alışık değilim bir kere. Aynı word dosyası ile buluşmamın üzerinden bile 9 gün geçmiş. Bazı insanların huzurlu anları kısıtlı galiba, ya da işte nasıl söyliim.. Durup sakince etrafını, olup biteni izlediği zamanlar, onlar için lüks sayılıyor..İnsanın "dönüm noktası" denilen yaşlarından biri şuan içinde bulunduğum yaş..(sayı vermemi bekleyenlere sevgiler saygılar diliyoruum!!!).. Ama kimse o söz konusu noktanın geçtiği düzlemin, insana kan kusturacağını söylememişti!

“Başıma şu geldi, bu geldi”, “ayy bunlarda hep beni buluyor”, “bu tür şeyler neden iyi insanların başına geliyor”, “ben bunu hakedeceek naaağğptıım” tarzı cümlelerle süslemek isterdim bu yazımı. Ama dertlerim ve sıkıntılarımla ilgili ketum mu ketum bir yapım var. Nasıl yetiştirmişler, bunu nasıl başarmışlar bilmiyorum ama, kol kırılıyor bizde, sonra yen de içinde kalıyor, yetmiyor sonra kaynıyor o kol, iyileşiyor filan, o kadar yani vahim. İşte bu yüzden kötü bir dost olduğumu düşünürüm çoğu zaman. Dert dinler dinler, kendi derdimi anlatmamm..geçiştiririm hep.. Herneyse, bu konuya gitmeyelim psikanalizle çıkmak zorunda kalabilirim..

Bizde, nedendir bilinmez, hatun kısmı daha bi güçlüdür her nedense. Karadenizli olmaktan mı geliyor bilmiyorum ama çabuk uzayan, büyüyen serpilen, kızlar oldu hep. Abim anlatır halaa “küçükken bu beni döverdi” diye :)) ahahaa aklıma geldi.. sonradan uzamıştı boyu onun.. Korkardı hep kısa kalacak diye. Neyse bunu anlatmayacaktım.. Geçenlerde çok sık aramayan amcamın oğlu beni arama gafletinde bulundu. Nadiren arar, özlemiş demek ki yazıık.. Hal hatır sorarken ben içinde bulunduğum sıkıntılardan biraz bahsettim yanlışlıkla!!! Telefonda o anda ses kesildi bi anda. Nefesini bile duyamıyorum daaağ gibi adamın.. Ondan sonra gülmeye başladım ve teselli etmeye çalıştım “Yaa boşveeer canım, valla geçecek, düzelecek yani.. Bir süre sonra toparlarız, dert etme seen, ben çok iyiyim inan banaa” diyor bir yandan da sürekli gülüyordum.. Beraber büyüdük, her türlü tuhaflığıma alışkındır aslında canım benim, ama sanırım bundan sonra bir daha bana telefon etmeyecek ,bundan eminim…Heralde ne söylemek istediğimi anlamışsınızdır.. Bu arada son bir istek; "Bana telefon etmekten korkmayan" emmoğlu istiyoorummmmm:((

12 Nisan 2010 Pazartesi

kadınlar ne söyler ne söyleeer??


Şimdi bi film var televizyonda. Ben pek tv açmam ama evde tek başımaysam yalnızlık hissimi azaltıyor. Filmin adı “kadınlar ne söyle ,erkekler ne anlar”. Ben daha önce izlemiştim , izleyenler de vardır. Oldukça keyifli ve bittikten sonra aklınızda pek bişey kalmayan o sabun köpüğü filmlerden. Ama konu güzel işlenmiş bence. Hani ne onlar bizim , ne de bizler onların söylediklerini anlamıyoruz ya. Hani onlar venüsten biz marstan geliyoruz ya. Hah işte, şu geldi aklıma. Ya kadınlar her ne söylemeye çalışıyorlarsa , erkekler onu anlasalardı. Veya tam tersi işteee.

Biraz şükretme zamanı geldi hepimiz için.. Bir daha “beni hiiç anlamııyooğğ” diyebilecek misiniz bakalım!!

Hani böyleeee, meselaa , farz-ı misaaal, hanii olmaz yaaa..Çok güçlüsündür aslında, ihtiyacın yoktur kimseye.. Ama hani erkekler sever ya güçlü taraf olmayı, korunmaya muhtaç olanı korumayı, hepsi bir yana “kendilerine ihtiyacı olunduğunu”hissetmeyi. Hah işte, onlara böyle hisettirdiğiniz o ince ayrıntıları anlasalar mesela. “bebeeeğğm ben bu sehpayı alıp şuraya taşıyamıyoruum, tırnaklarım kırılabilirrr, lütfeen bana yardım eder misin?” sorusunuzun ardındaki “istesem ben bu sehpayı baştan yapacak yeteneğe sahibim , ama senin bunu bilmene hiç ama hiç gerek yok, ben bildiğin sıradanhatun kişiyim” mantığını anlayabildiklerini düşünmek istemezsiniz sanırım. Bunun bir de duygusal boyutu var tabikii. “Ben kırılganım, korunmaya, gözetilmeye muhtacım, çok acılar çektim, çok hassasım” büyük yalanının ardında “seni ancak böyle kendime bağlarım, beni bırakıp gidemezsin, gitsen de dönersin paşa paşa” gibi bir minik ayrıntı olduğunu söylemeyeceğim, sözzz!!!

Veya kıskandırmak için yaptığınız küçük oyunları, cümle arasına soktuğumuz saçma sapan cümlelerin ardını görebilseler ve sizin kendinizi aptal gibi hissetmenize neden olsalar iyi mi olurr???.. “ahahhahha şu abuzittin de çok komik bi çocuk, çok gülüyorum ona beeen, sence de değil mi balıımmm?” dediğinizde de “abuzittin diyooruuum, bak bir erkek adııı, onu komik bulmuyorum aslında, sadece bir erkek ismini dile getiriyorum, senin yanında, ölesine bir cümleymiş gibi, ama aslında senin beni kıskanmanı istiyoruuuum” olarak anlasalar.. senin halin nice olur..(tam tersini erkeklerin de yaptığını söylemek isterdim ama pek öyle düşünmüyorum/istisnalar olabilir/)

Benzetmeleri çoğaltmak mümkün elbette ama sadece hemcinslerime yüklenmek istemiyorum. Erkeklerin bir çoğu için gizlemek, genelde mümkün olmaz. Veya şöyle söyleyelim...Onlar zaten gizleyemezler de, kadın da genellikle kendi anlamak istediği anlamları çıkarttır onların davranış ve sözlerinden. Ama kısa kısa geçersek “gerçek amaçlarını” gizlediklerini düşünerek yaptıkları komplimanlar, iltifatlar, ilk kez tanıştıkları , bazı mekanlarda tanımaya çalıştıkları hatun kısmına kurduğu süslü cümlelerinin ardında yatan “canım , şimdi böyle uzun uzun cümleler kurdurtuyorsun ya banaaa , ben biliyoruum sana yapacağımııı, duur sen duurr” anlamı gören dişi, olay yerini çok hızlı olmasa da yavaş yavaş terkedecektir..(ya da ben çok safım, ikisinden biri işte).. Kuru iltifatlarınızın gerçek düşüncelerinizle alakası olmadığını söylememe gerek yok sanırım. Ama ne güzel ki başta da dediğim gibi kadın dediğinin inanılmaz bir savunma mekanizması gelişmişliği vardır..İnanmak istediğine inanır, inanmak istemediğine inandırmak için de boşuna çabalamayın. Yani söylediğiniz yalanlara inandıklarını gördüğünüzde kelebek gibi sevinçten çırpınmayın. Kelebeklerin ömrünün 1 gün olduğunu bilmek için belgesel kanallarında gezmeye luzum yok!!!

Aslında çok net söylemek isterim ki; kadın erkek, hiç farketmez..Hiçkimsenin aklından gerçekten geçenleri bilmek istemem. Aptal yerine konmak en nefret ettiğim şey olsa bile ben ne kadarını bilmem gerekiyorsa onunla yetinmeyi severim. O beni anlamıyor, ben onu anlamıyorum diye bik bik etmiyorum. Anlamıyorsa biri anlatamıyorum demektir. Bundan ötesi yok benim için. Biri bana “yaa bak yanlış anladın sen” dediğinde bana “gerizekalı” demiş gibi hissediyorum. “gerizekalısın çünkü söylediğim şeyi bir seferde anlamıyorsun”. Çok ağır mı oldu? Olmadı, güvenin bana...

5 Nisan 2010 Pazartesi

"sizde bir çoraaap varmışşş"

“Devam edecek” derken bu kadar hızla devam edeceğini düşünmüyordum bu ikinci bahar aşklarına resmiyet kazandırma işinin. Bu cumartesi günü diğer kuzeni de 2.kez nişanlandırdık. İlkinde yoktum iyi oldu valla. Bu sefer erkek tarafı olmamız dolayısıyla telaşsız ve heyecansız bir cumartesi günü geçirdik. Her şey gitme saatine bir iki saat kala kuzenime gitmek için evden çıkmamla başladı. Altı üstü iki tane çoraaap alacaktım, neymişşş efendim uçları açıkmışşş, böle parmaklar açıkta kalıyormuş ama bildiğim külotlu çorapmış..”uçları kessek olmuyor muuu?” dedim..yüzüme kapanan telefonla birlikte sinyal sesiyle muhatap olmak zorunda kaldım.. Gittik taze enişteyle Tunalıya çok meşhur mağazamızın önüne. (istediği çoraplar sadece orada vardı napalıımm yanii) neyse; sanki bu ülkede kriz yok anacım.. kasada leopar desenli penye bluz giymiş balinadan hallice ablanın alış verişini , hediye tabak çanak seçmesini beklerken 2 çorap için 30dk harcadığımı fark etmemişim. (o çorapları yanlış renk aldığımı ve sonra değiştirmek için kaç dakika cebelleştiğimi anlatmayacağım bile!!!)

İşlere boğulduğum son iki hafta yüzünden oyun parkına götürülmüş çocuk gibiydim zaten. Tuhaf tuhaf insanları izliyordum. Ama siz siz olun Tunalı Hilmi’de silikon tabanlık (böle topuklu ayakkabı içine konulur,kaymaması iin ayağınız) arıyorsanız dolaşmayın boşuna. Saçma sapan cevaplar alıp (“yazın satılır” o gibi) koşuşturmanızın üzerine bir de sinirlerinizin yıpranmasına sebep olabilirsiniz. Anlayacağınız evden çıkmamız gereken saatte hala yoldaydık bu ne demek; suratta sıfır makyaj ve ıslak saçlarda eve girmek demek, saçları ve makyajı yapmak için 15 dk demek .. Offff demek offffffff.. Bir kere de bir yere giderken böle sakin sakin hazırkansak normal insan gibi ..ama yoookkk..

Sadece evde “bana bi kolye lazıımmm” , “yaaa tel tokan da yoktur şimdi”, “aaaa ben ayakkabımı evde unuttummm, ne giyiceem bunun altına” kahverengi kalemiimm nerde” “off bu iğrenç oldu iğren, bitim been” bu oldu mu şimdi, sen bunu giy, ben onu giyerim Allahın cezasııı” “allığı almadımmm galiba, unuttummm” “bu rujj olmadı ama neyse”gibi onlarca cümle duyuldu o 15 dk içerisinde..sonunda insan formuna girmiş ve çok havalı olmuştuk nihayet...tek eksik küpeydi..şu parlak olan var ya.. kaybettiğin!!!

En son evin önünde karanlıkta bordo oje sürdük. Evet ,evet..yaptık bunu.. gülmekten mi karanlıktan mı bilmiyorum ama tırnaklarımdaki ege haritasını gördüğümde ellerimi saklamak zorunda kaldım evdeee.

Nişan oldukça ve oldukça keyifliydi. Herkes durumun tuhaflığından mı yoksa, olgunluk ve görüp geçirmişliğin verdiği rehavetten mi bilmiyorum çılgın gibiydi. Nişanlanan çiftin ikizinin de çocukları boyunu geçmiş yanlarında durmuş gülümsüyorlardı. E herkese nasip olmuyor tabii annesinin-babasının nişanına katılmak. Çocuklar da 15 yaşa göre oldukça uzun boylu ve olgunlardı zaten. Eğlenceli sohbetler, güzel yemekler, kahkahalar, sazlar sözler… Ayyy koro kurduk zaten..15 gün arayla nişan düğün törenlerinde çalışan ekip olduk..
İşte böyleee, yine güzeliz yine çiçek.. böyle Allah aklımızı aldı da lay lay lom yaşıyor gibiyiz..Allah mutlu etsin onları da.. Ama lütfen bana bakıp durmayıınnnn..15 günde birini bulamaaammmmm!!!

2 Nisan 2010 Cuma

kesmesini bilmez yavrum gülüm Katinam..

Ne kadar “zeki bir aptal” olacağımı anladığım gün üniversite yıllarıma dayanır. Nedense üniversitede hocalarının ders ile ilgili anlattıkları değil de , “hayat dersi” niteliğindeki söylemleri kulaktan kulağa yayılır. Onlardan biri bana da denk geldi vakti zamanında. Hocamızın, bilmem hangi hukuk dersinde bize naklettiğine göre “dünyadaki en pahalı pilavı üniversite mezunu kadınlar yapar”mış. Bunu söylediğinde tüm sınıf gülümsemişti benimle beraber. Ama ip nerede koptu biliyor musunuz? Hoca ne anladığımızı sorduğunda sınıftaki kızlardan birinin “ayy heraağlde bölee pirinçleri çok fazla saçtıkları içiinnn birazz pahalı oluyooo” dediğinde gözlerimi kocaman kocaman açıp şaşkınlıkla kızın yüzüne baktığımda. Asıl yapmam gereken “ tühhh yaa, neden benim aklıma da böyle şeyler gelmiyor” diyerek hayıflanmam ve onu üstad bellemekti. Kapısının önünde paspas olmam gerekiyordu o dakikadan sonra. Ama ben ne yaptım , şaşkın bakışlarımdan dolayı bana yönelen hocanın sorusuna “ sanırım aldığımız tüm eğitim sonucunda, mezun olduğumuzda yani, sıradan bir ev kızı ile aynı pilavı yapacağımız için” dedim. Bu cevabın sonunda da aynı kızımızın “ayyy bu nerdeen aklına geldii” tepkisine maruz kaldım. Cidden yaa, nereden aklıma geliyordu böyle şeyler. İşte , eski zaman..geçmiş gitmiş..neyse ki şimdilerde susmayı öğrendim.

Bunu neden anlattım.. “Benden bişii olmaz” demek için bu kadar uzun paragraf yazmayacağıma göre, aslında bu yazının "insanlığa fayda verecek eser" olma amacı var.. Küçümsemeyin beni yaa..Birşey biliyorum da yazıyorum..aaaaaa..

Etrafta görüyorum, artık neredeyse her yurdum kızı üniversite mezunu. Bazıları master ve doktora çalışmalarını hızla devam ettiriyor. Üniversite mezunu değilse bile kendini yetiştiriyor, belli entelektüel gelişimini tamamlıyor bir şekilde. Kötü bir yığın örnek yok değil elbette. Ama o kötü örnekleri de katalım bu kendini yetiştirme çabası içinde başarılı olmuş veya olamamış gruba. Sonuçta ortada bir emek var, başarılı olmuş veya olmamış bizi ilginendirmez. Ama herşeyin sonunda, onlara yaklaşmak için belli aşamaları geçmişseniz veya sanal/gerçek ortamda kendilerini rahat hisetmişlerse, bunları da geç, kendileri ile ilgili güzel birşey söylemek istiyorlarsa “ben çok güzel ebegümeci ( eeenn sevdiğim yemek ismi kendileri, her türlü kötülüğü içinde barındırıyor) yaparım, ayyhhh benim fırında makarnamı yemelisin, bu kekin içinde kaç gr kuru porakal kabuğu kattın, ben de yapmak istiyorum, yemek yapmak benim için bir sanat, bir meditasyon aracı” gibi cümleler çıkıyor o güzel ağızlarından. Olmadı yaptığı yemeklerin fotoğraflarını paylaşıyor orada burada “bunu yaptım, bu akşam yemekte bilmem ne var” başlıklarıyla. Yemeği geçtim el marifetlerini sergiliyor en şaşalısından. Makrome yapılmıyor artık ama muhakkak güzel kazaklar, atkılar örülebiliniyor!!!

“Eee erkeklerde yapıyor bunu” diye gelmeyin sakın bana. Onların üzerinde tuhaf duruyor işte, çünkü alışılagelmemiş bir durum iyi yemek yapan erkek. Bunun sebeplerini, ortaya çıkışını, mitolojideki yerini filan “ıssız adam” belgeselinde hep beraber izledik zaten. Onlar hakkını veriyorlar bu yeteneklerin. Ama sana ne oluyoor güzel kızıımm nee. Zaten ezelden beri annenn bunları öğretmek için çırpınmıyor muydu , temizlikti, yemekti , el hüneriydi. Sen değil miydin direnen anne öğretilerine (ama okursun onu bunu satan bilgenin anılarını, hepinizin bilgesi anneniz aslında kabul edinnn), odanı darmadağın bırakıp çıkan. N’oldu peki sonraaa, neyi keşfettin hııı sorarım sana. Ne bu Ametikayı yeni keşfettim ayaklarıı ben bunu anlamıyorumm.. Madem değişmez kural bu, baştan direnmek neden. Yok ben yemek yapmayı bilmem, yok temizlikten ev işlerinden hiiç anlamam. Sonunda göreceksin ki seni yetiştiren anneler gibi anneler yetiştiriyor o etkilemeye çalıştığın erkekleri de. Paşa paşa , seve seve, kendi özgür iradenle öğreniyorsun. Ama sen de haklısın, ben de baskıya gelemem bu tür konulardaa...

 Ne demişler "deneyim herşeydir.."