28 Mayıs 2010 Cuma

Hüzün yarası...

...

“Yaralarından tanıyorum artık onları” dedi kadın...”Ne demek yaralarından tanımak?” diye sordu diğeri...

“Yaralar nasıldır bilir misin?..Nasıl açıldığı önemli değildir, fakat hepsinin yeri çok farklıdır!”...

“Görebilirsin kimininkini... Gizlemez, korkmaz, çekinmez kabuk bağlamış yarasını görmenden... Onu yarasıyla sevmeye davet eder seni belki de, zamanla yarasını iyileştirmene izin bile verir ...Tedavi eden sen ol veya olma, bilirsin ki orada bir yara var ve sen dikkat etmezsen kanayabilir kolaylıkla... Dikkatli olursun bu yüzden onunla birlikteyken...Özen gösterirsin... Dokunmamaya çalışırsın acı vermemek adına... Sabır gerektirir iyileşme süreci kimi zaman... Üstelik tam geçti gitti dediğinde bile iziyle karşılaşırsın, her zaman orada olacak olan...

Bi başka cinsi vardır bu yaraların, öyle üstüne tentürdiyot basılan cinsten bişey değil öyle olsa basarsın üstüne merhemi geçip gider... Yeri belli olan yaraları kapamak kolaydır... Asıl zor olan baktığında göremediğin ama yerini bildiğin yaralardır ki; vay haline o kanayan yarayı gören gözlerin ...

Yaralar derindedir, çok derinde... İyileşmesi kolay olmaz... Önce kesmek gerekir ona ulaşabilmek için... Tedavi için kesiyor olsan da her ne kadar, acı verir bu ona... Anlatmak , anlamasını sağlamak gerekebilir bu yüzden... Eğer doğru kişi değilsen onun için, şifa diye attığın kesik daha büyük yaralara sebep olabilir... Her yarayı iyileştiremeyeceğini de bilmen gerekir“

“Peki neden zoru seçer ki insan? Yani neden yaralı birini seçer?” diye sordu...

“Basit”.. diye cevap verdi kadın... “Birini yaralarından sevmeye başlarsan onu hayatın boyunca seversin de ondan... Kıyamazsın, kendi yaralarının ortağını bulmuşsundur aslında bir anlamda... Bu nedenle onu tamir ederken senin de yaran beren sarıp sarmalanır... Sanırım bundan...”

“Tuhaf” dedi diğeri...

“Evet” dedi kadın... “Evet, tuhaf... Mantıksız ve kontrol edilemez, anlam veremediğin bir sevgidir bu... Ama mutlaka herkesin bir gün birilerine hissettiği...”

20 Mayıs 2010 Perşembe

Aslında...


“Aslında” insanlarımız var fakında olmasak bile... Aslında hiç de göründüğü gibi olmayan... Aslında öyle söylemek istemeyen, sözleri muhakkak yanlış anlaşılan... Aslında içinde bambaşka birini barındıran, ama duygularını göstermekten hoşlanmayan... Aslında hayat onu böyle yapmış, çok zor şartlarla büyümüş/doğmuş/yaşamış... Aslında farkı olmak isteyen... Aslında normalde neşeli/eğlenceli olan...

Aslında “böyle” olmayan...

Birini sevmek için zorluyorsak kendimizi , veya onu sevmeye devam etmek için sebepler arıyorsak... Bahaneler sunuyorsak önce kendimize ,sonra çevremizdekilere... Bir sürü savunma mekanizmasını devreye sokuyorsak görmek istemediklerimizi görmemek için...

Çok büyük ihtimalle ego devrede demektir , duygulardan çok...

Birini her türlü olumsuz özelliğine rağmen sevmeye çalışmak egodur ... “Bak ben seni bunlara rağmen seviyorum” “Senin olumsuz özelliklerinin bir önemi yok, ben olduğun gibi kabul edebilirim seni, böyle de yüce bir kişiliğim” “Bakar mısın, seni bile hayatıma dahil ediyorum, ne kadar mütevazıyım” demenin başka bir üslup şekli benim için...

Önemli olan bu değil ama...

Önemli olan “aslında insanlarımız”ın bizden aldıkları... Çoğunlukla çabalarımızın boşa çıkması ve bu çırpınışlar sırasında “kaybettiklerimiz”... Bizden alınan güven , inanç duygusu... İşte önemli olan sadece bu...

“Aslında” diye başlıyorsan cümleye kendini kandırmaya hazırlanıyorsun demektir... Bir yerde vazgeçmek gerekiyor...Özgür bırakmak, hem kendini hem karşındakini... Çok güç gerektiriyor belki ama ... Yapılması gereken bu... Üstelik sadece kendin için değil... Karşındakini hazır olmadığı, henüz yüklenemeyeceği, hatta belki de hiç sahip olmak istemediği ve istemeyeceği sıfatlara boğmamak adına... Çünkü senin “aslında”ların başkalarının “iyi ki”leri olabilir...

13 Mayıs 2010 Perşembe

yürü de şöyle endamını görelim..



...
Geç kalmış bir yolcuyu 4 dakika beklediğimiz için gereksiz cümleler sarf eden, 4 dakika boyunca hiç durmadan söylenip sonunda olayı “bu ülke işte bu yüzden böyle”ye getiren yaşlı tonton!!! bir teyze...tonton monon değildi ,yalan söylüyorum...neden kara kuru teyzeler böyle asabi ve sivri dillidir de , pofidik olanlar hep sevimlidir genelde... neysee... acaba tüm hayatı böyle midir diye merak etmek zorunda bırakıyor beni o dırdırının sonunda.. yazmaya başlıyorum tabii, “bu çocuklarına da gün yüzü göstermemiştir, hayatı onlara söylenmekler, her saat başı aramakla geçmiştir.. huzur vermemiştir” ...off ne biçim travmanlar yapmışlardır, erkek olanlar varsa kadın denen milletten soğumuştur, kızlar pasif agresif ile şizoitlik arasında gidip geliyorlardır ...Sabır ve hoşgörü ne büyük erdem...

Güzergah üzerine abartılı espriler ve yorumlar yapan ön koltuktaki abiden geçkince kır saçlarına rağmen kendini genç hisseden abi var bir de... Göz ucuyla seni fark edip fak etmediğimi kontrol etmen biraz itici... Hepimizin mi davranışını motive eden tek unsur “farkedilmek” ve “ben varım” çığlıkları atmaları aslında... Hangi anda gerçekten kendimiz olarak davranıp konuşuyoruz diye düşündürdün ya bana helal olsun... Heyy, çok yapay oluyor böyle olunca biliyor musun... Ben ve tüm yolcular o esprileri!! Duymak zorunda değiliz... Görüntüm sadece beni ifade etmeli, ilgi çekmek ve onaylanmak için çırpınan birini değil..

Banka sırasında beklerken arkamda bekleyen uzun boylu kız... Ne uzundun sen öle yaa... Rahat 1.80 vardın... Bana tanıdığım başka bir uzun boylu hatunu hatırlattın... O yüzden o kadar dikkatli baktım... Duruşunu , endamını, tarzını da sevdim ama en çok sadeliğini...Hal ve tavırlarındaki mesafeli ve soğuk duruşunu bile... Kesin çok iyi anlaşırdık arkadaş olsaydık...Dalgınlığımı farkediğ hafifçe omuzuma dokunup gülümsemen değerini katladı... Evett yaa, abartılı olan hiç bir şeyden hoşlanmıyorum kesinlikle...

Alış veriş yaptığım dükkandaki satış elemanı... Bir sıkıntın vardı belli... Ama senden bir kaç dakika önce benimle ilgilenen mesai arkadaşın gibi “ne satabilirim acaba” düşünceleri fışkırmıyordu gözünden... Biraz daha huzurlu bir yapın vardı...Sakin ,sade ve yalın... Neler istediğimi , nasıl yardımcı olabileceğini anlattın... Başın ağarıyormuş, iş yerindeki elemanlar arasındaki ilişkilerden rahatsızmışsın... Dedikoduyu sevmiyormuşsun... Satış işinde abartılmayan, avam ve basit olmayan samimiyet olumlu etki yapar... Sen de ben de biliyoruz ki bir daha gittiğimde seni bulacağım...

Farkında olmak , görebilmek zorlaşacak derken kolaylaştı mı yoksa? Sahteler çoğaldıkça geçek olan her şey daha mı bir belirginleşti... Hayatın hızına yetişmeye çalışırken göremediğimiz ayrıntılar aslında hayatın en önemli kısmı mı? Biri hakkında düşünmekle başlayıp çok fazla sonuca ulaşıyorum kimi zaman... Öğrenmek için yaşamam gerekmiyor... Hatta yaşamamak için öğreniyorum çoğu zaman, konu mankenleri kullanarak...

Gerçi kız arkadaşlarım öğretmişlerdi üniversite boyunca , bir insana baktıklarında neyi nereden aldıklarını, markasını, tarzını okuyabilmeyi... Gerçi o zamanda hayretler içinde bakardım ve “hangi kız, ne zaman , nerde?” derdim... Bu tür ayrıntıları bir türlü aklımda tutamıyorum...:(((

Bu arada, yalnız değilim umarım... Birine baktığında tüm hayatını kafasında yazan ben değilim değil mi?

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Agâh ol..

Hayatımıza giren insanlar veya hayatımıza aldığımız insanlar.. Bazı insanlar ellerini uzatıp birini çeker alır, bazıları “alınan” rolünü oynamak zorundadır.. Seçen ve seçileni belirleyen bulunduğu yerdir çoğunlukla... Tam göz mesafesindekini almak yerine üst raflara uzanmaya çalışır kimi, bunu yaparken zorlanır haliyle...Kimi de kolayı tercih eder , alt raflardan birini seçer... Bu bir eleştiri değil aslında göründüğünün aksine..

Çünkü...

Bazen...

Alt raflardan birini alıp biraz yukarılara taşırız , farkında bile olmadan... Görevlerimizle dünyaya geliyoruz... Bilmiyoruz belki görevlerimizi ama, bilmek önemli olmuyor zaten çoğunlukla.. Hayata kattıklarımız ,insana kattıklarımızla eş değer...
Üst raflardan biri ise mutsuz olabilir yanınızda... Onları ise zamanı geldiğinde özgür bırakmak gerekebilir...

Roller zaman zaman değişir elbette, bazen seçen, bazen seçilen oluruz.. Ama seçen olarak gelmişseniz dünyaya bundan kurtulamazsınız kolay kolay.. Eksiğimiz varsa tamamlanmak , bazen birini tamamlamak için varız... Hayat karşımıza farklı “kıyafetlerde” çok farklı kimlikte insanlar çıkartıyor... Agâh olmak ve gerçekten her anın farkında olmak gerekiyor... Neye inanırsanız inanın “herşeyin” bir sebebi olduğuna inanmak çok daha iyi hissettirir bu düşüncenin karşısındaki her şeye göre... Karşılaştığımız , bir şekilde /sebebi her ne olursa olsun/ hayatımıza giren insanlara özen göstermek küçük bir ayrıntı olabilir bizim için... Onun için ise ne demek olduğunu o bile bilemeyebilir... Bu anlamda sadece araç olduğumuzu da unutmamak gerekiyor sanırım...