10 Temmuz 2012 Salı

buraya başlık gelecek..




Bir şey yapamamak değil de çok şey yapabilecekken hiç bir şey yapmamak rahatsız ediyor beni.

Dünyaya kurtarabilecekken kurtarmamak.

Dünya barışını sağlayabilecekken sağlamamak.

Birini gülümsetebilecekken kendi yüzeysel depresyonuna takılıp kalmak. Bırak gülümsetmeyi, biraz neşe kırıntısını da anlattığın eften püften şeylerle, üstelik anlatarak hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini bildiğin cümlelerle birinin elinden almak.

Madem olduğun yeri daha güzel hale getiremiyorsun, bozma en azından. Olana dokunma be “insan.”

Birazcık çabayla yapabilecekken, kendin için bir şeyleri değiştirmemek. O gücü kendinde bulamamak. Hep birine, birilerine ihtiyaç duymak. Korkmak, cesaret edememek, kendine güvenememek.

Bir yerlerde okumuştum. “Cesaret korkunun olmaması değildir. Korka korka yapmaktır.” diyordu. Korkmadığın bir şey karşında cesaret göstermiş olmazmışsın yani.

Konu dağıldı değil mi? Söylemiyorsunuz. Siz -de ve -da’ları yanlış ayırsam onu da söylemezsiniz. Nayse, bunlar ısınma turu yazıları. Buralardayım yine.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Üşüdük..





Önce bedenlerimizi giydirmeye başladık.

Zamanla ortaya çıkan mecburi ihtiyaçlardı sebepler. Hayır, incir yaprağına kadar gitmeyeceğim. Kışın boğazlı kazaklar geçirip üzerimize, güneş yüzünü gösterdiğinde tiril tiril dolaşmamız bahsettiğim. Dünya üzerinde kaç iklim varsa, insanlar da o kadar iklime uyum sağladı.

Sonra ruhlarımızı giydirmeye geldi sıra..giydirdik de sıkı sıkı. Zaman aldı öğrenmesi mevsimleri ve elbette onların getirdiği iklim değişikliklerini..

Ben kendim için giyiniyorum” diyemedik, çünkü bize kalsa çırılçıplak olsun isterdik , aynen yeryüzüne indiğimiz gibi. Evden çıkarken “ne giysem acaba” diye sorduk kendimize çoğu zaman, süsledik püsledik bedenlerimizi. Kapıdan çıkmadan son anda ruhumuzun da üzerine bir şeyler geçirdik her seferinde farkında olmadan. Zor yoldan öğrendik. Direkt vuran güneş ışığı nasıl yakıyorsa, yaktı insanların darbedeleri de ruhumuzun tenini. 

Bazı insanlar o kadar soğuk, o kadar acımasızdı ki; buz tuttu dokundukları yerler. E bizde giyindik kat kat mecburen.

Üşüdük..

Ruhumuzun kreasyonunu hazırlamak ayrı bi zahmetti. Renkliler, siyahlar, griler, ipekler, yünlüler. Offf herkese farklı görünüyorduk, kişiye özel giyinmek gerekiyordu üstelik. Nihayet onları giyinmeden çıkamazan olduk mabedimizden. Döndüğümüzde kendimize, ilk işimiz üzerimizdekilerden kurtulmak oluyordu her seferinde. 

Sonra bir gün aniden, o kıyafetlerden kurtulmak istedik, çırılçıplak kalmak istedik birinin yanında..hiç olmayan birinin... 

Sonra o “Biri” geldi. Giydiğimiz her bir kıyafetten kurtardık kendimizi onun yanında. Bi arkadaşın, bi dostun, bi çift gözün, bir sevgilinin yanında. Her bir parçayı kendi isteğimizle çıkartmak veya onun çıkartmasına izin vermek istedik. Utandık, sıkıldık başlarda ama öyle daha çok sevdi bizi. Ya da sevdiğini söyledi. İnandık, inanmak istedik. Dolaştık salına salına. Örtüsüz ruhumuzun her ayrıntısını gösterdik gururla. “Bak aslında öyle görünmüyorum ama böyleyim, böyle görünmek isterdim ama korkuyorum” 

Sonra onlardan biri /bazen birden fazlası/ “hataydı” dedirtti. Savunmasız hissettirdi, acı, dehşet, hayal kırıklığı, yalnızlık hissettirdi. 

İki seçeneğimiz vardı artık.  Ya bununla baş etmesini öğrenip yaralarımızı iyileştirmeyi öğrenecektik. Ya da bir süre sonra korkuyla ruhumuza yapışmasına izin verecektik kıyafetlerin. Üstelik artık kendi seçtiğimiz renkler bile olmayacaktı hiçbiri.

Ve biz bir seçim yaptık... 

Ruhunuzun rengine sıkı tutunmanız dileğimle..


...