11 Aralık 2013 Çarşamba

vezir ile şah





Ben senin hayatımda “şah” olmanı istiyorum. Kendi hayatımda vezir olmaya razıyım.


Hep  senin en yakınında olmak, bazen biraz uzağında. Sen kendi alanında, ben kendi alanımda. Yanında olmam, senden uzak kalamadığım için. Ya da ihtiyacın olduğunda seni koruyabilmek. Oyunun sonuna kadar kalmak istemem de bundan.


Oyun önemli değil aslında, kazanmak da. Kazansak da kaybetsek de aynı tarafta olduktan sonra...


Her nedense ara sıra hatırlatıyorlar bana; oyunun sonunda, kazananların da kaybedenlerin de aynı sepetin içinde toplandığını. Ama ben anlatamıyorum. Bir oyun olduğunu hatırlamak istemediğimi. Kimin, kimi oyun dışına attığını, sonunda “mat” diyenin kim olduğunu da umursamadığım gibi.


Sadece, oyunun başından sonuna kadar değil, oyun bittikten sonra da seninle olmak istiyorum…



Sevilmek mi önemli olan, sevmek mi yoksa??
…sevmediğinde ne kadar varsın? Sevilmek işin kolayına kaçmak mı? Sevmek ise ağır ve zor olan…


Ben kalbimden eminim, kimseye zarar verecek bir şey yok orda… Ama emin olamıyorum hiç kimsenin yüreğinden… Neler var beni bekleyen bilmiyorum…Nasıl depremler…Yönlerini bilmediğim yollarla karşılaşma ihtimali…Kaybolmak…
Dalamıyorum fütursuzca derinlerine kimsenin... Dokunamıyorum korkusuzca duygularına…


Korkulacak hiçbir şey barındırmayan bu bünye, neden bu korkularından güç alıyor her seferinde… Kaçıyor o güçle…Ardına bile bakmadan bazen…Neden kalbe giden yol bu kadar karmaşık, zor ve engellerle dolu…Sevmek çok mu zor cidden…Bu yük ağır mı geliyor omuzlarıma…Omuzlarına…Her baba yiğidin harcı değil galiba “sevmek”…Yarı yolda bırakmak…”yapamıyorum, olmuyor” demek kolay…Üstelik genellikle bunu bile söyleyememek…Bunu bile karşındaki kalbe söyletmek…


Önce sevgidir aranızda olan sadece. Saf olduğuna inandığınız sevgi. Sonra nedense katılaşır her şey kalp gibi. Duyluların yerini soğuk rüzgarlar alır. Rüzgarlarla birlikte savrulup gitmek istersin. Hiç orada olmamış olma. Birini sevmemek hakkını kim verdi sana?


Birinin sevmek mi güç verir sana, yoksa sevmesi midir seni güçlü kılan.
Güç oyunlarının ne işi var içinde sevgi geçen cümlelerle peki. O hiç kurulmayan cümlelerde, söylenmeyen kelimelerde…


Sözler kimsenin kalbine değmiyor artık…Kulak duyuyor..Beyin anlıyor…Kalbe giden yollar tıkalı artık…Ben ise o yola bile girmiyorum…

6 Aralık 2013 Cuma

O romantikli pencere fotoğrafı buraya gelecek!




Mutfakta pencerenin önünde duruyorum...

(Büyük ihtimale ailemin evindeyim çünkü şimdi mutfağın penceresi baş hizamın üzerinde ve apartman boşluğuna bakıyor. Bu binanın mimarı ile ilgili düşüncelerime girmeyeceğim. Gerçi onlara pek düşünce de denmez. Bölük pörçük küfürler.)

Pencereden amcamların evinin girişi görünüyor incir ağacının yaprakları arasından. Diğer amcamın kapısının girişi ise kiraz ağacının arkasında. Yani bize incir ve kiraz ağacı kadar uzakta sevdiğimiz insanlar.

Bayram günlerinden biri. İçerisi çok kalabalık. Ananem bizde, bayram ya. Kalabalığın başlıca sebebi o aslında. Hayatta kalan tek yaşlımız. Şık giyinmişim, bayram ne de olsa. Biz de öyle bayramlarda geç saatlere kadar uyunmaz ki. O baba, o abi ve evde yatılı kalan misafirler bayram namazından geldiğinde giyinilmiş, kahvatı sofrası hazırlanmaya başlanmış olur. Sanki bir iki saat önce evden çıkanlar onlar değilmiş gibi geldiklerinde herkes çok mutludur.

Ne demiştik. Şık giyinmişim. Kıyafetimin üzerinde de bir banyo önlüğü. Bulaşık yıkıyorum! Biz de öyle romantik pencere önü aktiviteleri olmaz.

Eve gelenler gidenler değişiyor. Ara sıra kuzenler gelip evin nüfusunu bildiriyor. Uzaktan gelen kuzenlerim beni görüp gülmeye başlıyor. "Bayramlar değişiyor senin yerin değişmiyor." Evde bulaşık makinası mı yok? Yoo var. Köy güya ama her evde bulaşık makinası var. Annem beni facebooktan takip ediyor. Ama misafirler o kadar çok ki. Ya da ben o kadar alışmışım ki. Bana yardım eden insanlar değişiyor. Eve gelenler gidenler değişiyor. Ben değişmiyorum.

Küçükken kızardım bu anlarda. "Hep ben neden yıkıyorum bulaşıklarııı yaaa. Pfff, offf." Zaten yaramaz, hatta hatırı sayılır sayıda kişinin "en yaramaz" olarak nitelendirdiği çocukmuşum. Doğal sürekli şikayet etmem ev işlerinden. Ama şimdi büyüdüm. Ananem artık yok. Dolayısıyla gelen giden o kadar fazla da değil. Bulaşık da doğal olarak. Ortalık biraz kalabalıklaştığında yıkadığım bulaşıklar gülümsetiyor artık beni. Keyif veriyor. Sırtım dönük salona yıkarken o pencerenin önünde bulaşıkları, eski günler geliyor aklıma. Sanki herkes içerideymiş gibi hissediyorum...

4 Aralık 2013 Çarşamba

Bir an



Beklerken kendini yabancı hisseden herkes gibi, içinde bulunduğu durumun tuhaflığından çok, etrafındaki nesnelere yoğunlaştı. Sonra kütüphanenin başka bir bölümünde, diğerlerinin aksine üst üste duran kitaplar dikkatini çekti. Diğerlerine göre daha yeni gibi göründüklerini düşünürken, farkın yeni görünmüşlükte değil, okunmamışlıkta olabileceğini fark etti. Sanki daha sevilir kılıyordu okunmamış olmaları. O yüzden de ayrı bir yerde üst üste duruyorlardı. Henüz kütüphaneye ait değildi. Okumadığın bir kitap daha az senin olmaz mıydı gerçekten. Sahip olmak, parasını ödemekle olmuyordu demek ki kadın için. Bir şeyler katmalıydı ona, bir şeyler almalı, belki yerine yenilerini koymalı veya koymamalıydı. Ama muhakkak okunmalıydı.


Hoşuna gitti onun hakkındaki bu varsayımlar. Tam kitaplarla ilgili düşündüklerini kadının hayatına ait diğer her şeyle ilgili genelliyordu ki içeriden yaklaşmakta olan ayak seslerini duydu. Yüzünde henüz düşüncelerinin etkisi varken ona doğru döndü ve “Gitsem iyi olur.” dedi. “Gitsem iyi olur..”


-Gitsen mi?
-Evet, yarın erken kalkmam gerekiyor. Seni de rahatsız ediyorum.
-....
-İyi geceler.
-Dur kapıya kadar...
-Hayır, lütfen sen rahatsız olma.


Henüz birbirlerine ait değillerdi. Kendini okunmamış kitaplardan biri gibi hissetti. Zamanı geldiğinde kadının hayatındaki yerini yine kadın belirleyecekti sanki. Bunun olmasına izin vermemek için hızla uzaklaştı. Düşüncelerinden de, O’ndan da.


Not; 3.gün yazısını yazamadım. Yazsam sizi şaşırtabilirdim. Eksik ve hatalı şeyleri seviyorum... ;)

2 Aralık 2013 Pazartesi

Haklısın



Bir kadın, dostlarını ve sevgililerini akıllıca seçmelidir, çünkü her ikisi de kötü bir üvey anneyle berbat kız kardeşlere benzer hale gelebilir. “Kurtlarla Koşan Kadınlar”


Ne derler bilirsiniz. Öğrenci hazır olduğunu zaman öğretmen gelir. Öğretmen genelde kanlı canlı dışarıdan bir başka insan suretinde de gelmez. Egoyu aşabilirse içeriden gelir. Öğrenmeye hazır olduğunuzda gelir. Söyleyeceklerine ve öğreteceklerine katlanabileceğiniz zaman, onları fark edebileceğiniz zaman gelir. O geldiği zaman hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Geri dönüşü yoktur.Görmek istemediğiniz her şeyi görür ve anlarsınız. Anlamak zorunda kalırsınız.


Hadi bir oyun oynayalım. Herkes kendi hafızasını gözden geçirsin. En son ne zaman, içinizde hissettiğiniz şeyi göz ardı ettiniz. Mesela size yapılan bir hareketin gerçek anlamını biliyordunuz ve “hayır öyle değildir” diyerek bilinç altınızın uzak uzak diyarlarına gönderdiniz ve unuttunuz. (Veya unutmaya çalıştınız.) En yakın arkadaşının bir sözü, hareketi. Sevgilinizin umursam davranışı veya söylediği samimiyetsiz bir şeyi. Yüzünüze gülen birinin o gülümsemesinin ardında bir saniyeliğine başka bir şey gördünüz ve hemen uzaklaştırdınız zihninizden. Size söylenen o basit yalanı ve arkasındaki basit olmayan nedenleri gördünüz ama o yalana inanmak istediniz. Zaten yalan dediğin sevdiğin biri tarafından geliyorsa sen ona %51 inanmak istiyorsundur. Siz hazır olduğun için geliyordur.


Sizi fazla üzmek istemem ama hissettiğiniz şey, siz oturup onu senaryolaştırmaya başlamadan az önce hissettiğiniz o şey. Evet o şey gerçek!


Kendimizi bir kişiye, bir topluluğa ait hissetme duygumuz sesimizi çıkartma duygumuzdan üstün geliyor çoğunlukla. Korkuyoruz dışlanmaktan ve “sen yanlış anladın yok öyle bir şey” denmesinden. Başarısızız kendi hislerimizi savunmakta çoğunlukla. Hep başkalarının “daha çok bildiği, daha iyi olduğu, daha bilgili, daha haklı” olduğu düşüncesiyle büyüdük çünkü. Güven duygusunu tam tadarak büyüyenimiz çok sanşlı bir azınlık. O kadar azlar ki ben karşılaşmadım henüz hiç biriyle.

Ama ben söylüyorum işte. Haklısınız. Aklınızı devreye sokmadan çok kısa bir süre önce hissettiğin o şeyde haklısınız. Ama az, ama çok. Haklısınız, haklısın!

1 Aralık 2013 Pazar

Gerçek mi?

Twitter'da artık ıssızlaşan blogları hareketlendirmek için bir #blogfırtınası hareketi başlatıldı.. Linke tıkladığınızda hoop götürüyor sizi bilgiye zaten. Bu da benim 1.gün yazım. Hadi bakalım ne kadar istikrarlı olacağım, hep beraber görücez.




Bir varmış bir yokmuş..


Zamanın ve ülkenin birinde diğer tüm masallarda olduğu gibi bir kral yaşarmış.. Her kralın olduğu gibi onun da bir kızı varmış. O da her kral gibi prenses gibi yetiştirmiş kızını. Kız da her prensesin beklediği gibi üvey annesinin ona kötü davranmasını ve zehirli elma yedirmesini, olmadı bir cadı tarafından kaçırılıp bir kuleye hapsedilmeyi, kötü kalpli üvey kız kardeşleri tarafından aşağılanmayı, en son hiç olmadı artık, kötü bir perinin onu sonsuza dek uyutmasını bekliyormuş. Ama hiç bir şey beklediği gibi olmamış.


Hiç bir prensi etkilemek için bal kabağından araba yapmak zorunda kalmamış veya saçlarını sarkıtmamış kulenin birinden. Süreç böyle zorlu olmayınca gelen giden prens çok olmuş. Önce hepsi onun güzelliğinden, şanından şöhretinden etkilenmiş. Ama sonra aynı şeylerden korkar olmuşlar. Biri “henüz ciddi bir ilişkiye hazır değilim” demiş, diğeri “sen benden daha iyilerine layıksın” En son biri çıkıp “sorun sende değil” diyecek olmuş ki; prenses “Eeee başlarım artık sizin klişelerinize amaa haa” demiş. Neden böyle olduğunu, yani neden hiç bir ilişkisinin yolunda gitmediğini anlamaya çalışırken aslında sorunun tam da kendinde olduğunu farkına varmış..


Daha henüz bir çocukken prenses olacağı için ona yüklenen sorumluluklar, nasıl biri olması gerektiğine dair kurallar, gelecekte başına geleceğine inandırıldığı şeylerden dolayı bir korku duvarı ördüğünü fark etmiş. Kaybetme, değer görmeme, başarısızlık, ölüm.. Birikmiş de birikmiş. Bu yüzden de korktuğu şeyleri ona yaşatabilecek prensleri seçiyormuş prenses.

Masal burada bitmiş. Prenses için yüzleşme vakti gelmiş...

5 Temmuz 2013 Cuma

Neler değişti? #gezihatırası




Gezi eylemleri sürecinde ve sonrasında, benim için neler değişti? (Türkiye genelinde bir değerlendirme bekleyenler şimdi yavaşça uzaklaşıyor.)


Bu sürecin başında apolitik, sıradan haktım. Sonunda çapulcu oldum, “bunlar” oldum, “onlar” oldum, faiz lobisi oldum, marjinal oldum, baş olmaya çalışan ayak oldum.


Hayatımda ilk defa eylemlere katıldım, slogan attım, yürüdüm. Biber gazını tattım.


Bizim evden Kızılay çok uzak değilmiş. Hatta gözümde çok büyüyen meydan ve Bakanlıklar bölümü defalarca yürünebiliyormuş, koşulabiliyormuş bile. Atatürk Bulvarı’ndaki alt geçitten geçerken “canım canım seramikleri” kırık görünce gülümsüyorum.


Ntv, CnnTürk, Habertürk gibi kanalları izlemiyorum. Bazı programları izlerken bile suçluluk duyuyorum. (Tartışma programları izliyorum, mecbuuur) Reklamlarda kesinlikle kanal değiştiriyorum.


Başbakan’ın mitinglerinde verdiği istatistik rakamlarını kafadan 10’da 9 oranında küçültüyorum.


Geriye doğru kafamda Türkiye gündemini tarıyorum. Bize ne konuda yalanlar söylenmiştir daha önce diye sorguluyorum.


TOMA’nın, POMA’nın açılımını biliyor, akrebi gözünden tanıyor, biber gazı ile nasıl mücadele edeceğim konusunda kendimi geliştiriyorum.

Ekose ceketin ve bir Belediye Başkanı'nın twitter hesabının işkence yöntemi olarak kullanılabileceğini öğrendim.

Orantısız şiddete, orantısız mizah ile cevap verilebileceğini, biber gazının ve Toma'dan sıkılan suyun insanları dağıtmaya değil birleştirmeye yaradığını gördüm.


Artık kitap tercihlerimi Türkiye’nin yakın tarihi, siyasi geçmişi, araştırma ve otobiyografi kitaplarından yana yapıyorum.


Arkadaşlarımızla ilk sohbet konumuz ülke gündemi ve Gezi olayları. Geriye kalan konular da bir anda önemini yitiriyor zaten.


Halk tv ve +1’in kanalarda hangi numarada olduğunu biliyorum artık. O hortum kaç metre uzuyor, yaz aylarında kıllarla mücadele falan hep bizim konumuz. En son artık zayıflama ile ilgili reklamlar başladığında “Beni tanıdılar siz kaçın.” dedim.  


Uyanır uyanmaz twitterda ben uyurken neler kaçırmışım diye kontrol ediyorum. Sosyal medyada duyduğum haber için değil, geleneksel medyada duyduğum haberi doğrulamak için sosyal medyaya bakıyorum.


Twitter’da hangi bilgi dezenformasyon, hangisi gerçek, hangi hesap fake, hangisi takipçi çekmek için tweet atıyor gözünden tanıyorum.

Ülke gündemini okuyabiliyor, okuyamadığım yerde farklı görüş ve düşünceleri takip ediyorum.


Antikapitalist marjinal müslümanlar nedir, kimdir, nasıl düşünür, nasıl hareket eder, nelere karşılar, kimlerin yanındalar biliyorum.


Zaten öyleydi ama artık ikinci takımın gönülden Beşiktaş. Çarşı ruhunu zaten seviyordum şimdi hastasıyım.

Son olarak;


Artık insanları daha çok seviyorum. Kesin bilgi.

Hülooooooğğğğğ!

26 Haziran 2013 Çarşamba

Bir "Gezi" yazısı...



Merhaba. Ben Yesari. Başbakan size benden bahsetmiş olmalı. Bir süredir evde zor duruyorum. Onun deyişiyle “tutuluyorum” Ben de madem evde zor duruyorum, bir şeyler yazayım dedim.


Neden tutulduğuma gelince.


Çünkü ben Başbakan’ın cepte gördüğü %50’denim. Sebeplerimle seni sıkmak istemem ama 2002 yılında ona oy verdim. İmam Hatip Mezunu’yum O’nun gibi. Ailem muhafazakar diye nitelendiriliyor. Üniversite’de bir iki yıl sorun yaşamadım fakat dekanla uzun ve güzel bir konuşma yapıp başörtümü çıkartıp okula gitmek zorunda kaldım sonrasında. Ailem çok destek oldu bu zamanlarımda. Arkadaşlarım da. Kızmak için çok sebep bulabilirim. Başbakan’ın hor görülen, aşağılanan “bacısıyım” anlayacağınız.


Ben şanslıydım. Babam akşamları biz televizyon izlerken “Ne öğrendin bu izlediğinden?” diyerek sorgulamamızı sağlardı boş geçen vaktimizi. Biz televizyon izlerken, o kitap okurdu. İmam olmasına rağmen kimseyi aşağıladığını görmedim, yargıladığını da. Siyasete ne kendi bulaştı ne bizi bulaştırdı ısrarlara rağmen. Üniversitede ise benim gibi giyinen! ama benim gibi düşünmeyenlere uzak durdum. Apolitik olmaktan rahatsız olmadım. Sırf türban taktığım için birilerinin yanında olmak anlamsız geldi.


Neyse. İşte geçenlerde ben yine evde duruyorum. 28 Mayıs 2013 günlerden. Bir şeyler değişti bu ülkede. Sen, ben, biz değiştik. Hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı artık. Sıradan dertler tasalar önemsiz gelmeye başladı sana da, bana da. Çünkü daha önemli şeyler için endişelenir olduk. (Ya da endişelerimizi dile getirir) Haklarımız, geleceğimiz, özgürlüklerimiz, daha fazla demokrasi, adalet için mesela. Yaşam şeklimize saygı duyulmaması, sıradan vatandaşlık haklarımız, düşüncelerimizi söyleyebilmek için. Yeşilimiz, yaşam alanımız, bize söylenmeyenleri söyletebilmek için. Sesimizi duyurmak, ben de bu ülkede yaşıyorum diyebilmek, herkes için eşit hak, polis şiddetine hayır diyebilmek için.


Bunlar için savaştığımız bir sabaha uyandık hep beraber. (İtiraf ediyorum o aralar çıktım evden mecburen. Ankara’da olduğum için Tunalı’da, Kızılay’da hiç tanımadığım insanlarla yürüdüm, slogan attım. Bunlar aramızda kalsın. ;))


Her kesimden her düşünceden binlerce insan bir araya geldik haklı bir direniş için. Aman yanlış anlaşılmasın. Kalabalık olduğumuz için haklı değil, haklı olduğumuz için kalabalıktık.


Yaş ortalaması çok düşüktü. Ankara’da lise öğrencileri vardı sokaklarda. Siyasetten hep çok uzak olan bir nesilden bahsediyoruz. Siyasi oyunların hep çok dışında kalmış. Bu anlamda belki de korumuş kendini. Bu bir uyanış oldu bir çoğu için. Benim için de. Belki senin için de.


Kendileri için çıkmış gibi görünebilir bunca insan sokağa. Öyle elbette. Ama bu yeni nesil öyle bir nesil ki, karşılarına bir tehdit olarak konulan %50’nin haklarını bile korur sonuna kadar, öyle bir bilinçte. Bunun henüz kendisi bile farkında değil belki de. Ama ben çok güveniyorum onlara.


Çok renkli bir ülkeyiz. Her türden hoşgörü derecesine sahip insan var elbette. Hoşgörüden, saygıdan nasibini almamış insanlar her yerde mevcut. Ben çok şahit oldum inancı gereği başörtüsü takan insanların aşağılanmasına ve taciz edilmesine. Veya kendini dindar olarak gören insanların kendi gibi düşünmeyenleri nasıl dinsiz, günahkar diye sıfatlarla yaftaladığını. Artık anladık ki her zaman karşımıza önceliği saygı olmayan insanlar çıkacak. Bunları kabul etmeli, elimizden geldiğinde verdikleri tepkilerde orantısız saygısızlık yapmalarına engel olmalıyız.


Kızmayı ve nefret etmeyi, taraf olmayı seçmek bir tercih. Ortada bir yerde buluşmayı tercih etmek de.  


Çok seslilik ne güzeldir halbuki. Başbakan bir müdahale ile AKM’nin üzerindeki o posterleri ve pankartları indirttiği zaman çok üzülmüştüm. Farklı sese tahammülü olmadığını gösteriyordu çünkü bu. AKM o günlerde Türkiye’yi ifade ediyordu çok fazla.


Çözüm taraflar oluşturmakta, ayrıştırmakta, bölmekte değil biliyoruz. Tarafların aralarında uçurumlar açmak hiç değil. Bir tarafın diğer tarafı cahil, eğitimsiz olarak görmesi, alay etmesi, verdiği oydan dolayı aşağılaması da olamaz. Çünkü bu ülke değişecekse ve gelişecekse bu, hep birlikte olmalı. Bir kelime, bir düşünce, bir özgürlük karşındakinden fazla biliyorsan bunu ona öğretmelisin. Ya da tam tersi öğrenmeye açık olmalısın hiç ummadığın birinden. Kendin gibi insanlarla olacaksan saygı duyacak kimsen olmaz. Yüzüne bakmadığın, karşılıktı oturmadığın insanlar hakkında fikir yürütmek, ön yargı oluşturmak çok kolaydır. Hakaret edebilirsin, küfredebilirsin, aşağılayabilirsin. Ama mesela birlikte çay içtiğin insana karşı yargı oluşturman kolay değildir. Onu dinlersin söylediklerine katılmasan bile. Birlikte çay içebildiğin insan ne kadar kötü olabilir ki hem. Benimki açık olsun.


Bizim gibi düşünmeyen insanları tehdit olarak görmek geride kalmalı bu süreçte. Bize en çok zarar veren şey korktuğumuz şeylerdir çünkü. O yüzden birbirimizle iletişim şart. Kaçarak, görmemezlikten gelerek, reddederek bir yere varamayız.


Sen bana hiç benzemiyorsun belki. Benim inandıklarıma inanmıyor, benim düşündüğüm gibi düşünmüyorsun. Ama inandığın veya inanmadığın şeyler senin gibi olmayana saygı duymana engel olmamalı. Nefret ettiğin, eleştirdiğin insan tipine dönüşebilirsin hiç fark etmeden. Özgürlük için savaşırken başkalarının özgürlüğünü kısıtlayabilirsin. Yapma.


Dedim ya, artık bir şeyler değişti bu ülkede. Yapabiliyorsan sen de değiş o yüzden. Geride kalma.


Bi’ de, ben çıkmasam mı evden artık?

23 Mayıs 2013 Perşembe

Sormak istenen ama sorulamayan sorular.




Kafamda deli sorulaaar.. 

Söz verdiğim gibi “ sormak istenen ama asla sorulamayan sorular” listemi de yaptım;
1) - Benim hakkımda ne düşünüyorsun?


Herkesin hayatta en çok merak ettiği şey neden kendisi? Kendin kendindesin işte. O ne düşünüyor, bu ne düşünüyor benim hakkımda diye kasmaya ne gerek var. Karşındaki insanın senin hakkındaki düşünceleri onu ilgilendirir. Sen kendin hakkında ne düşünüyorsun, ona odaklansan.


Bana bu soruyu soran insan hakkında iyi düşünmem ona göre. Sorulmayan soru olarak kalmasında fayda görüyorum o yüzden.

2) - Allah aşkına ne anlatıyorsun sen!? / Bu daha uzun sürecek mi!?


Biri bir şey anlatıyorsa benim dikkat sürem 15 dk. O da zorladığımda. İsterse konuşan başbakan olsun.


Sizi bilmiyorum ama 15 dakika sonra isterseniz bana evrenin sırlarını anlatın. Orada değilim. Cümleleri uzatmayın. Twitter bile 140 karakter. Dünyanın nereye gittiği ile ilgili bir şeyler anlatmalı bu. Söyleyeceklerim de bu kadar.

3) -Komik mi şimdi bu?


Kadınlar komik erkeklerden hoşlanır safsatasını ilk kim çıkarttıysa Allah onun bin defa belasını versin. Ortalıkta dolaşan çakma Cem Yılmaz’ların sebebi o çünkü.


Yaptığı esprilerin  komik olduğunu düşünen insanlarla ilgili hassasiyetim ailemin laz kökenli olmasıyla ilgili olabilir. Çünkü bizimkiler kendi kendileriyle konuşurken bile komikler. (Hatta o zaman daha komikler galiba.) Üstelik biz de kimse küfür ederek veya belden aşağı vurarak komik olanlardan da değil. Bu anlamda çıtayı fazla yükseltmiş olabilirim, kabul.


Bu arada sözüm sadece “komik olmaya çalışan”lara. Yoksa zaten eğlenceli insanlarla beraberseniz böyle sorular gelmez aklınıza.


4) - Ellerini yıkadın mı?


:((((( Ne olur yıkayın. Tuvaletten dönmüş bir erkek varsa ortamda aklımda hep bu soru.


5) -Beni kazıklamıyorsun değil mi?


Bu ülkemize özgü bir soru. Sormayı ve karşılığında dürüst bir cevap almayı çok isterdim. Her hangi bir alış veriş esnasında geçiyor aklımdan. Genelde ben kafadan %60 kazıklanıyorum diye koyuyorum. O %40’ın ne kadarını kurtardığım önemli.


6) - Nerelisin, burcun ne, kaç yaşındasın, bekar mısın, sevgilin var mı, ne iş yapıyorsun, ıssız bir adaya düşsen (şaka şaka)?


Bu sorular tek tek olmayacak ama. Hepsi bir arada olacak. Herkese değil. Bu merakları sizde uyandıran kişiye. Tek seferde sorsak bitse. Ohhh..


7) -Kim o kadın!!!?


Bu soruyu sorma hakkımız elimizden alınamaz! Bu konuda toplanıp Galata

saray Lisesi’nin önünde toplanmalıyız. Ben Ankara’dayım ama olsun! Ayy ne çok ünlem kullandım.


Seviyorum bu soruyu. Muhatabı olan kişiye kullanamadığım için çok yakın arkadaşlarımı kıskandığımda ve ya çok yakın olmayan arkadaşlarıma espri niyetine soruyorum ve kendimi rahatlatıyorum. Hem gülüyoruz hem benim dilimden çıktığı için bir süre aklımdan da çıkıyor.


Defalarca sorabilirim. Kim o kadın? O kadın kim? Kim o, kimmmmm?


Hayır içimde bir Kezban var da ben mi bilmiyorum?


Güzel soru kabul edin.



8)- Neden?


Bu soru hakkında bir şey söylemek istemiyorum. Anladınız siz onu.

Edit; Bu Neden sorusuna bir şeyler yazmaya karar verdim. Sanırım insanın kendine bile sormaya çekindiği sorular kategorisinde baş tacı olurdu. Ama bir sorular sorula sorular konseptli yazı daha yazamayacağım. Cevabını duymak istemediğimiz için soramadığımız bir soru da olabilir. Kategorilerden kategori beğen. :) Olur böyle. Ne zor sorusun sen "Neden?" Ama neden?

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Ankaralı turist rehberi.





Şimdi size bir Ankaralı'nın iki Ankaralı'yı İstanbulda gezdirmesinin hikayesini anlatacağım.  

Çok sevdiğim iki arkadaşımla İstanbul’a gidelim ve çok eğlenelim istedik. Cansu ilk defa İstanbul’a gidiyor. Onun heyecanı var. Organizasyon gurusu olduğu için de hiç bilmediği bir şehir olsa da, otel, uçak, yol ayarlamalarının hepsini o yaptı. Otelimiz hakkında hiç bir fikrimiz yoktu. Benim tek beklentim,  polis baskını olmayan bir otel olmasıydı sadece.

Ama otele gittiğimizde tüm hayatımı Cansu’ya emanet edebileceğimi anlamış oldum. Otel beklentilerimin oldukça üzerindeydi. Republica Academic Ortaköy’de çok şık ve rahat edebileceğiniz bir otel. Bavullarımızı yerleştirdik ve kendimizi Beşiktaş’ta bulduk. Bir şeyler yedik, bir şeyler içtik ve ertesi günün çok uzun olacağı ile ilgili bir şeyler konuşup otele döndük.


Sabah “Rumeli Hisarı”na gidelim dedim. Yapacağımız en güzel kahvaltı olduğunu bilmeden KafeNar’da ettik kahvaltımızı. Ben çok sevmiştim, arkadaşlarım da sevsin istedim. Oradan da begginer düzeyde her turistin yapması gerektiği gibi Ortaköy sahile gittik. Boğaz turu klasik. Buraya kadar her şey normal.




Dönüşte “Çok yakın yaa, Beşiktaş’a yürüyelim” dedik. Oradan da “çok yakınmış yaa, taksiye binmeyelim” diyerek Nişantaşı’na!!! O akıllı telefonların Allah bin defa belasını versin. Tamam yol kısa da, o yokuşu haritada koca puntolarla belirtmen gerekiyordu. İnsan için değil bu yokuş demeliydin. Nişantaşı Nişantaşı olalı dilleri dışarıda dolaşan, dokunsan asfalta yapışacak olan böyle 3 kişi görmemiştir. Cansu’ya sorduğumuzda Nişantaşı kısmını hatırlayamıyor. “Gittik mi gerçekten biz oraya?” diyor. Mehtap desen bir süre konuşmadı bizimle. Biz çok akıllı telefonlarımıza bakıp “çok az yaa, çok az kaldıı” derken o da “çok az kaldı birinize saldırmama” der gibi bakıyordu bize. Zannedersin İstanbul’u yeniden fethettik, o kadar yorulduk. Ama Fatih bile çıkmamıştır o yokuşunu biliyorum!


Oturduğumuz mekanda ben yemek yerken artık ne kadar sızlanmışsak yol yordan bilmiyoruz diye yan masada iki kişi muhabbete dahil ettiler kendilerini. “Bilmek istediğiniz bir şey varsa sorabilirsiniz” den girdiler, “Hangi otelde kalıyorsunuz” kısmına kadar geldiler. Ben ters tarafta oturduğum için çok eğlendim dinlerken ve müdahale etmedim. Gerek de kalmadı zaten. Bariz masaya dahil olmak isteyen arkadaşlara bizimkiler turist rehberi muamelesi yapınca erken kalkmak zorunda kaldılar yazııııkkk.. Erken kalkmayacaklar da ne yapacaklar. Ya tüm İstanbul yol haritasını çıkartacaklardı kızlara ya da “Ankara’nın İstanbul’dan farkı” adlı eseri sesli dinleyeceklerdi.


Oradan metroyla taksime geçtik. Taksim’e gelince Cansu tramvay diye tutturdu. Hayatımızda ilk kez tramvaya bindik. İstanbullu bi arkadaşımla buluşmuştuk. O da yazık, ilk defa mecburen bindi. Neden binmediğimizi anlamamız kısa sürdü gerçi. Vatman ile beraber koyniş koyniş yaptık yolculuğumuzu.


Mehtap kliseyi açık görünce gezmek istedi ( St. Antoine Katolik Kilisesi )
İyi dedik güzel, girelim. Cansu askılı t-shirt ile kabul görmedi daha girişte. Üzerine bir şeyler giydirdik. Sonuçta ibadet yeri. Ama ben ne kadar saf arkadaşlarım olduğunu kilisenin en ön bölümünde /adını bilmiyorum/ masa gibi bir şeyi işaret edip “Burada bakire kurban ediyorlarmış” dediğimde anladım. Cansu gözlerini kocaman kocaman açıp “Neee, bunu Mehtap’a da söyleyelim.” dediğinde anladım durumun vahametini. Mehtap’ın verdiği tepki daha ilginçti “Nee, kime, tanrıya mı, Allah’a mı kurban ediyorlarmış.”dedi. O saniyeden sonra beni kimse tutamadı. Güvenlik görevlisi bizi iki kez uyarmak zorunda kaldı. Neden mideme gülmekten kramp girdiğini açıklayamazdım sonuçta. Yeni Papa’nın fotoğrafını da Erbakan sanmış zaten Cansu. Yesari’ye o saatten sonra bunları hatırlayıp hatırlayıp gülmek düşerdi.


Taksimde ayrıldık arkadaşımdan. Kız da hayatının en tuhaf Ankaralı grubu ile tanışmıştır herhalde. O’nun gidişinden sonra başka bir arkadaşımı aradım. O da Taksimdeymiş buluştuk. Cansu ismini duyduğu her yere gitmek istediği için Cihangir’e doğru yola koyulduk. Bu arada asıl görmek istediği yerler eğlence mekanları ve yemek yiyebileceği her türlü yer. Burası önemli. Asmalı mescid, Nevizade diye meliyor. Ama önce Cihangir yapalım dediğimiz için biraz uzaklaştı mecburen bu fikrinden.



Bize önce Cihangir kahvesinin yakınındaki camii’yi gösterdi arkadaşım. Oradan da, daha eski, yaklaşık 600 yıllık Cihangir camii’sine götürdü. Bu arada Cansu sürekli söyleniyor camii gezdiğimiz için. Manzara muhteşemdi yalnız. Camii bahçesinde kıkır kıkır gülen tipler düşünün. Çarpılacaktık yemin ederim. Arkadaşım başka bir camiye gitmekten bahsederken Cansu artık dayanamadı. Gay olduğunu bildiği arkadaşıma dönüp “Seen hiç böyle değildin, ne olduuu sana. Beni görünce mi imana geldin. Sana ne yaptım ben böyle.” diye patladı. Camii gezimiz böylece son buldu. Sonra bizi mecburen tüm eğlence mekanlarının olduğu yerlere götürüp tanıttı her yeri. Ve koşarak bizden uzaklaştı.


Kaldık mı gece gece Taksim’de bir başımıza. Her yer tıklım tıklım mı dışarıdaki masaları topladıkları için. Bir yer bulamadık eğlenecek. Ama bitmişiz artık. Cansu’nun içinde kalmasın bir yer bulup girelim eğlenelim diye son gayretle İstiklal’den aşağı doğru yürümeye başladık. Mehtap bi’ yer gösterdi. “Bakın çok yakın hem, çok yürümemiş oluruz. Buraya girelim.” DEDİ! Ben o merdivenleri çıkarken şüphelendim yalnız. Kat çıktığımız bir mekandan pek hayır gelmez ama dur bakalım dedim. Elemanın biri bizi 3. kata çıkardı Ve bir yere girdik! Mehtap safım sadece herkesin bize baktığını fark etmiş. Cansu ile ben ise direkt mekan kontrolü. Ben birinci tuhaf sarışını geçtim. İkinci tuhaf sarışını da kabullendim. Kötü bir sarı ama olabilir yani dedim. Ama başımı çevirip neredeyse yarı çıplak, üzerinde sadece fileden bir elbise giymiş kadını görünce “Çıkıyoruuuz!” dedim. Herkesin bize garip garip bakma nedeni ortaya de çıktı böylece. Çünkü biz giyinmişiz!


Eleman önümü kesti. “-Bi’ içki ikram edelim?” “-Hayır çıkalım biz.” (gülümseme) “-Biz ikram edelim!” “- Hayır, çıkalım!!!” Oradan nasıl indik hatırlamıyorum ama mekanın adını keşke çıkmadan değil girmeden önce okusaymışız. “Kiss clup”


Zannediyor musunuz ki mekan arama çabamız burada bitti. Bir yer bulduk, gayet nezih. Açık alan. İçeceklerimizi aldık dışarı çıktık ve tiyatro izler gibi izlemeye başladık insanları. Yanımızda bir grup var. 4 erkek bir dilber. Yaklaşık bir saatin sonunda hiçbirimiz anlayamadık hangisinin sevgilisi olduğunu. En fazla 19 yaşlarındalar. Çok eğleniyorlar. Çünkü oynadıkları oyunun adı “birbirinin yüzüne tükürmeye çalışma”. Töbee töbeee!


Artık otelimize dönelim dediğimiz noktada ise bizi iyi! niyetli taksi şöförleri bekliyordu meydanda. Yok yol kötü, yok 50 liraya götürürüm gibi cümleler sarf ettikleri için Cihangir’e doğru yürüyelim bari dedik. Bi insan evladı taksici vardır herhalde bu canına yandığımın memleketinde dedim. Cihangir kahveye oturacaktık ki bi’ taksi durdurduk. İçinden bangır bangır metal müzik sesi geliyor. Abimiz uzun beyaz saçlı. Adam halimize çok güldü. Tam köyden indim şehire durumundayız o saatte. İstanbul’da da bir taksici ile Melih Gökçek muhabbeti de yaptım ya. Kendimi Ankara’da gibi hissettiğim tek an o andı. Tarihten, siyasetten, ülkeden, İstanbul’dan, Ankara’dan bahsettik. Sonuçta 50 dedikleri yere 20 TL’ye gittik. Trafik falan da yokmuş. Hainsiniz, zalimsiniz taksi şöförleri!



Ertesi gün dönüş günüydü. Sultanahmet’i ve Eminönü’nü görsünler istedim. Ama günün en güzel olayı bizim kızların İstanbul gelmiş olmanın rahatlığı ile şort ve mini etek giymeleriydi. Kötü sürpriz oldu tabii hiç kimsenin, turistlerin bile o kadar rahat giyinmemesi. Yemedikleri laf kalmadı. Taciz dolu bakışlar da cabası. Camilere de giremediler o halde. Kuru kuru meydanı ve yerebatan sarnıcını gördüler. Oradan Eminönü yaptık ve kendimizi tekrar Ortaköy’de bulduk. Aklımda ilk gün “Beni Ortaköy’den bi çıkartın, gitmek istiyorum buradaaan” diyen Cansu kaldı.. Ortaköy’de son saatlerimizde veda ederken şehre “Hiç gitmek istemiyorum. Şu an anladım ne demek istediğinizi.” dedi.


Cansu obur ve haylaz şirin, Mehtap şirine ben de mutsuz ve huysuz şirindim o hafta sonunda.

Şu an kendimizi İstanbul fatihi sanıyoruz. Olaysız döndüğümüz için sanırım. “Olum biz her mekana gireriz ki burada. Ankara yeaa. Pavyon’a mı gitsek.” diyoruz. İstanbul etkisi ne kadar sürecek acaba diye soramadan, ben bu yazıyı yazarken geçti bile. Anıları kalsın en azından.

16 Nisan 2013 Salı

Yol mu yemek mi?





“Bir insanı tanımak istiyorsan, onunla yolculuğa çık” dönemi kapandı. Yani az önce ben kapattım. Yeni dönem “Birini tanımak istiyorsan onunla yemek ye!”


Yolculuğa çıkmak zaten hepimiz için biraz lüks bu devirde. Yemek yemek ise uzun bir yolculuğun ziplenmiş hali adeta.


Beraber bir şeyler yemekten keyif aldığınız insanlar vardır. Bir de açlıktan midenizden çılgın sesler gelirken “sadece bir şeyler mi içsek, pek aç değilim” dediğiniz insanlar.


Birlikte bir şeyler yemekten hoşlandığınız insanlarla beraberken, bi’ salata sipariş edip onu didikleyip durmazsınız mesela. O “salata insanları”nın olayı nedir Allah aşkına hazır konusu açılmışken?


Bir kere bir erkek salata yememeli bence. Yiyecekse de en fazla, sıradaki tabak gelene kadar çatalı boş kalmasın diye yemeli . Kadınlar da rejimdeyse salatasını evinde yesin. Kız kıza çıktığınızda olabilir belki bu yeşillik olayı, bilemiyorum. Ama hiç eğlenceli değil.


İlişkiler açısından düşünürsek; sadece salata siparişi verdiğiniz yemekleri hatırlayın.

Ya çok başındasınızdır ilişkinin. Yani aç hissetmiyorsunuzdur heyecandan. Yemesi en kolay yemektir, saatlerce çatalınızla oynayabilirsiniz. Dökülmez saçılmaz. Karşılıklı birbirini etkileme süreci sonuçta. Normal şeyler bunlar. Ya da ilişkinin ilerlemiş safhalarıdır, adam size laf sokmuştur son zamanlarda aldığınız kilolarla ilgili. Siz de “trip salatası” sipariş etmişsinizdir. Bu sipariş yüzünden tekrar dalga konusu olursunuz adama.

Bu sebepler dışındaki ana yemek olarak her salata siparişi ülke ekonomisine vurulmuş bir sektedir.

Neyse..

Yemek yiyebildiğiniz insanlar birlikte eğlenebildiğiniz insanlardır diye genelleyebiliriz. Biri “ben pis bir şeyler yemek istiyorum” dediğinde diğerinin ona uyum sağlaması ve yemek yeme eylemini bir eğlenceye çevirmeleri çok keyifli değildir de nedir. Türk insanı yemek yerken sadece beslenmez. İlişki kurar, bağlanır, eğlenir, mutlu olur. O yüzden tek başıma yemek yemekten nefret eder..

Birbirinin tabağından bir parça bir şey alabilmek en büyük samimiyet göstergesidir. Bu konuda hassas insanların,  tabaklarına müdahale etmenize izin vermeleri sizi kabullenme süreçleri ile paralellik gösterir. Hatta daha sonrasında sizin dışınızda kimseyle yemeğini paylaşmaması size tuhaf bir gurur bile verebilir. Yani, tabağından takıntılı şekilde bir parça maydanoz bile aldırmayan biri, artık neredeyse kendi elleriyle size yemek yedirmeye başlamıştır. Daha ne olsun. Olmuş o ilişki.

Yemek yediğiniz mekanda birlikte olduğunuz insanın veya arkadaşlarınızın davranışlarına da dikkat edin. Yemek yemeye mi gelmiş, garsonu mu? İçinden canavar çıkıyor mu memnun olmadığı bir şey karşısında. Tabağından kıl çıksa kendi de o kıla bürünüyor mu? 

Tepkilerini nasıl dile getiriyor. Sizin boğazınıza mı diziyor yiyeceğiniz iki lokmayı.

Bi tartın ölçün. Önemli detaylar bunlar. Hesap konusuna girmiyorum. Uzun mevzu. :)

Son olarak “yemek yemeği unutuyorum” diyenlere sözüm. Böyle de bir yalan da yok yani. Ütü mü la bu prizde unutacaksın. Hadi hafızan kötü unuttun diyelim. Aklın unutsa miden unutmaz. O yüzden o cümleyi şöyle bitirin bence. “Ayy ben bazen yemek yemeyi unutuyorum, YERSEN!”