27 Şubat 2013 Çarşamba

Hayatta kalmak için sorulmaması gereken sorular



Duyduğumda dumura uğradığım sorular var. Afalladığım, ne cevap versem diye düşündüğüm, verdiğim cevabın beni bile tatmin etmediği. Ve sonuç olarak cevap verirken lafı eveleyip gevelediğim.

Size sorulduğunda asıl kendinize verecek cevaplar aradığınız sorular bunlar.

Eminim ne demek istediğimi biliyorsunuz. Çünkü ya o soruları soransınız, ya da cevap vermek zorunda kalan.

1) -Nasılsın? / -N’aber?

Cevabı basit gibi görünen, insana çok rutin gelen sorular bunlar. Ama nasıl sinsi nasıl sinsi. Soranla, sorma zamanıyla, yeriyle çok ilgili sorunun samimiyeti. Öncelikle nasıl olduğunu gerçekten merak ettiğin birine “N’aber?” diye sormazsın. Ben nefretin bile samimi olanına saygı duyabilirim. Bu açıdan bakıldığında karşılığı “İyiyim yaa”, “iyiyim sağol, sen nasılsın?” “İyi yaa, senden n’aber?” gibi geliştiğinde, sizi de samimiyetsiz hale getirebiliyor.

Farklı versiyonu “Nasılsınız?” zaten kibarlıktan sorulmuş bir soru olarak literatürde mevcut. Onu sorarken de cevaplarken de istediğin kadar samimiyetsiz, çıt kırıldım olabilirsin. Özgürsün bak.

Benim için bunların muadili ve benim tercih ettiğim formu “İyi misin?”

2) -Neyin var?

Dünyanın en şefkatli, en düşünceli insanıymış gibi sorulur bu soru genelde. “Bak kötü olduğunu görüyorum. Seninle ilgileniyorum. Kendimden başkaları da önemli benim için.”gibi bir anlamı olabilir. Ya da “Neyin var? Neden benimle ilgilenmiyorsun?” demek olabilir. Ne kadar zıt kutuplar değil mi? Sorma ve anlatmasını bekle. Farklı şeylerden bahset, o açılacaktır zaten. Çünkü bu sorunun “-Yok bir şey” den başka bir cevabı yok bu şekilde sorulduğu takdirde.


3) -Mutlu musun?

Genellikle bu soruyu soran kişi düşünüyordur ve o an sesli düşünmüştür diyebilirim. Yani öyle olmasını istiyorum çünkü insan olan, sormaz bu soruyu! Yaşlısı var genci var, aşık olanı var, karmaşık olanı var. Depresyonda olanı, kendini sorgulayanı var. Bin bir türlü ruh hali var yani. Dan diye böyle bir soru sorarsan mutlu olan “Acaba gerçekten mutlu muyum yoksa kendimi mi kandırıyorum?” diye sorgulamaya başlar. Mutsuz olana bu soruyu soracağına direkt bir jilet uzat daha iyi. Yapmayın etmeyin, kıymayın canlara.

4) -Yılbaşında/Sevgililer gününde/yaz tatilinde ne yapıyorsun?

Bakın bunun ne kadar kısa, öz bir cevabı var.

-Sananeeeeee, ama sana neeee!!!???

Burada da samimiyet önemli. Kendi yapacaklarını anlatmak için mi soruyorsun yoksa gerçekten karşındaki insanın planlarını mı
merak ediyor ve beraber bir şeyler yapabilme ihtimalini mi seviyorsun? Bunları gözden geçirip soruyu ona göre sorun çünkü bir çok insanın içinden geçen cevaptır “sana ne!”.

5) -Nasıl gidiyor?

Hmmmm.. Hmmmm... Eeeee... Şeyyy.. Hmmmmm

Böyle bir soru sormak cesaret ister işte. Ya karşındakinin tepesinin tası attı ve senin sırf laf olsun diye sorduğun soruya “Her şey bir toz bulutuyla başladı” diye başlayıp hayatında ne var ne yoksa anlatmaya başladı? Göze alabiliyor musun bunu? O yüzden nokta atışı sorular sormayı tercih et.

“-İş nasıl gidiyor?” “-Şu proje nasıl gidiyor?”. Geyik sorular bile olabilir. “-Evlilik/bekarlık/evli ama müsait nasıl gidiyor?” Konunun hakimi sen ol ve sonradan pişman olacağın alanlara girme!


6) -Sevgilin var mı?

Bu soruyu soran kişi karşı cins mi? Hemcinsin mi? Arada derede mi? Önemli bu sorunun cevabı. Karşı cins ise vereceğin cevap ilişkinizin devamını etkiler. Hemcinsin ise de zamanını etkiler. Çünkü karşı cins ihtimalleri gözden geçirecek ona göre kendi listesinde bir kategöriye yerleştirecektir. “Olabilir, neden olmasın, olur olur, imkansız, zamanı var” gibi kategoriler bunlar.

Sizinle aynı cinsiyetten olanların da kesin bir karın ağrısı vardır. Ağlayacak duvar arıyordur. Kaç kaç kaç!

7) -Sence ben nasıl biriyim?

Bayılıyoruz kendimizi başka birinden dinlemeye. Bu fallara baktırmalar, günlük burç yorumlarını okumalar, Suzan’lar Miller’lar hep bundan. Bak buralar hep ego!

Sevmiyorum bu soruyu. Cevaplamak da ne gergin bir süreç. Biri hakkında düşüncelerini söylemek istersen onun sormasını beklemezsin zaten. Düşüncelerin bir şeyleri değiştirecekse, karşındakine bir şeyler katacaksa, söylersin çatır çatır o sormadan. O yüzden çok ezik bir soru be. Sormayın!

Küçük bir uyarı. Özellikle sevgilinize asla sormayın. Olan bir kaç kırıntı karizmanız varsa onu da heba etmeyin.

8) -Neden evlenmedin?

Seni bekliyorum da ondan!

Kesmedi mi bu cevap.

Bana evliliği düşündüren, ilk defa evlenmeyi hayal ettiren, iletişim kurmakta zorlanmadığım, onunla birlikteyken kendimle baş başaymış gibi rahat hissettiğim o adam/kadın çıktı karşıma. Sonra ben onun kafasına kürekle vurdum ve eze eze öldürdüm. Sonra da arka bahçeme gömdüm. Daha sonra da zaten onun gibisiyle karşılaşmadım, o yüzden de evlenmedim.

Yeterli oldu mu?


9) -Emin misin?

Hah, bir ikizler burcuna sorulabilecek en sakat soru işte bu. Emin oalcağı varsa da o saniye emin olmak deyiminin kökenine inecek, onu bile sorgulayacaktır. Neden beyindeki o hassas dengelerle oynuyorsunuz? Biz bunu hakedecek ne yaptık?????

10) -N’aptın?

İşteee, en sevdiğim.

Bu soruyu özellikle ortalıkta hiç bir mevzu olmayan, bi konseptten uzak olduğunuz anlarda sorun. Sorun kii karşınızdaki de “neyi n’aptın amk, neyi n!aaaptııım?” diye delirebilsin. Şiddetle tavsiye edilir. Ben bu soruyu duyduğumda görünmez olmak istiyorum. Öyle kalakasın karşımdaki.

Bu serinin “sormayı çok istediğimiz ama soramadığımız sorular” bölümü olacak. Ama ne zaman bilmiyorum. Geliyor mu aklınıza? :)

8 Şubat 2013 Cuma

Allah'ın sopası yok! - The Alaçatı vol.2



Nerede kalmıştık...

Ilıca plajı
İlk günün ardından Alaçatı'yı keşfetmeye başladık. Genel olarak bilinen yanlışları düzeltelim. Öncelikle, Alaçatı'da deniz yok. Hı hıı, ben de öyle dedim. “Haahhaha, nasıl yani?” dedim ve sonra yuttum o ha ha ha'ları. Çünkü gerçekten yok. Yerleşim yeri, mimarisi, renkleri, ağaçları, çiçekleri hepsi muhteşem. Ama denizi yok. Yakınlarda Ilıca plajı var, Çeşme dolmuşla herhalde bir 20 dk, ve meşhur rüzgar sörfü merkezi var. Buraları dolmuşla gidebiliyorsunuz. Her yere dolmuşla gidebiliyorsunuz aslında. Önceleri biraz tuhaf gelse de sonra alışıyorsunuz ve normal geliyor.

Sahil o kadar güzel ve su o kadar sıcak ki uzaklık önemini yitiriyor. Kendimi o turkuaz rengi görünce çok şanslı hissettim. Çeşme'ye de gittik daha sonra ama denize girmek için tercih etmeniz gereken tek yer Ilıca plajı. Plaj istiyorsanız en azından. Bu arada her plaj paralı. Halk plajında bile şezlonga para veriyorsunuz. Hadi tamam, şezlonga para veriyorsunuz sonra adamlar diyor ki duş paralı. Buralar hep şikayet, bak şikayet. Çeşme'de gittiğimiz o dünyanın parasını verip girdiğiniz beachlerde kuma ayak bile basamıyorsunuz çünkü sahil yok.


Neyse...


Her şey ne kadar güzeldi. Günlerimiz çok güzel geçiyordu. Sonra ben her şeyi mahvedecek bir şey yaptım.

öyle sokak manzaraları
Neden insana komşunun tavuğu kaz görünür. Ne var yani benim beyaz peynir gibi bir tenim varsa. Ne yani, 1 haftada kuzenim gibi çikolata rengi olmak zorunda mıyım? Ama yoook, çok matah bir şeymiş gibi illa bi yanacaksın, bir kavrulacaksın. En son hatırladığım yattığım yerden kuzenime “Beni acile götüüüüüürrrr” dediğimdi. “Neden?” dedi “Ölüyoruuuuummmm” dedim. Bu dakikadan sonra benim için tatil de bitti zaten. Evime gitmek ve bir daha güneş batmadan evden çıkmak istemiyordum. Ama “ben seni uyarmıştım”dedi haklı olarak. Uyarmıştı gerçekten. “Sen çok beyaz tenlisin, koruma sür. Yapma etme” demişti. Ve mecburdum tatile devam etmeye. Gerçi bir gün sonra acılarım dindi. O günden itibaren korkudan 50 faktör güneş kremi(yanık kremi bile denilebilir) sürüp gölgede oturdum. Müstahaktı bana çünkü. (buraya tabi ki fotoğraf gelmiyor!!!)

Bir tweet atmıştım vakti zamanında “Kıvırcık saçlıların düz saça, düz saçlıların kıvırcık saça olan düşkünlüğü sayesinde çözdüm hayatın anlamını. Hayata dalgalı bakacaksın.” diye. Neysen osun. Kabul et ve huzura kavuş. 

sörf merkezi
Neyse, rüzgar sörfü yapanları izledik bi gün de. “Kııızzz biz de ders alalım mııı?” dedi bana. Banaaaa!!! Ben de orada ders almaya çalışan! göbekliiii, sakallııı bir abiyi gösterdim. Çocuklarının kahkahaları arasında defalarca sörf tahtasından düştü. Sörfü kullanırken değil üstelik, üzerine çıkmaya çalışırken. Ona iyi bak dedim, o adama iyi bak. Bu gördüğün manzaradan 10 kat daha ilginç manzaralarla karşılaşır biz ders alırken insanlar. Yaaa 5 yaşında çocuklar nasıl güzel sörf yapıyorlar. Onlar yaparken ne kadar da kolay görünüyor. Kendimi hayal ettiğimde ise nasıl bir kabusa dönüşüyor bu fikir.


İzledik biz de güzel güzel. Hocalar da nasıl çirkin nasıl çirkin. İzleyemeyecektim yemin ederim! (Sevgili DETECTED!)


Asma Yaprağı


Tatilin ortalarında yeni bir yer daha keşfettik. Alında çok meşhur bir yermiş ama biz hiç bir araştırma yapmadan gittiğimiz için Amerika'yı yeniden keşfetmiş gibi sevindik. Bahsettiğim yer yeme - içme üzerine elbette. Masalar dolu olduğu için o gün akşam yemeğini yine 23:00 civarı yedik. Rezervasyon yaptırıyorsunuz. Üstelik sokağa atılmış 7-8 tahta masaya! Her akşam dolu olur mu bir mekan. İlk defa gördüğümüz mezeler, inanılmaz yemekler, Ege mutfağına ait muhteşem lezzetler. Bir akşam yetmedi ertesi akşam da orada yedik. Menü değişiyor çünkü. Mümkün olsa her akşam bir şeyler yiyebileceğiniz bir yer Asma Yaprağı. Biraz pahalı ama bizim zaten ucuz konaklamayı bir yerden çıkartmamız gerekiyordu. Kusur kalırdı yoksa. :)

O kadar güzel zaman geçirdik ki. Bir yeri böyle sevince, sürekli şöyle cümleler kuruyorsunuz. “Keşke şu da olsaydı, bu da gelseydi. Ayy onunla da çok eğlenirdik burda. Kesin şununla da gelelim.”

 Ben her zaman söylerim zaten. Ben bir şeyi seviyorsam herkes sevsin isterim. Belki bizim kadar uzun kalmazsınız ama İzmir civarında tatil yaparsanız muhakkak uğrayıp bir iki gün geçirin derim.

Bir kaç uyarı;

*Kendinizi alış-veriş yaparken kaybetmeyin. Çünkü her şey çok güzel burada. Özellikle seçilmiş gibi her şey. Sakin olun!
* Sıradan yemekler yemeyin. Yöresel yemekleri ve daha önce denemediğiniz şeyleri denemeye çalışın. Tamam biraz daha masraflı olacak ama sonuçta her zaman yaptığınız şeyler değil.
*Çılgın geceler sizi beklemiyor. Böyle bir tatil istiyorsanız söylenmek ve oflamak puflamak için Alaçatı'ya gelmeyin. Birlikte olduğunuz insanları da bunaltmayın. Booodrumm Bodrum! ;)
*İnsanlarla iletişim kurun, sohbet edin. Soğuk nevale olmayın, huysuz olmayın. Mümkünse tüm stresinizi geldiğiniz şehirde bırakın.
*İzmir'in güzel kızları sizi rahatsız ediyorsa, edecekse, etmesi muhtemelse gitmeyin onların bol bulunduğu yerlere. Hepsi mi güzel olur!
*Size bu güzel tatilde eşlik eden insanlara teşekkür edin.

Teşekkür ederim...

the end





7 Şubat 2013 Perşembe

Mukadderat - The Alaçatı vol.1


Yesari Duası:Allah kimseyi yaşadığı en güzel tatili 5 ay sonra yazabilecek kadar tembelleştirmesin. Amin.
sevgililili

Kendi blog yazısı okuma sabrımdan yola çıkarak giriş bölümünü es geçip “geçen yaz ne yaptığını biliyorum” diyebilmeniz için, gelişme bölümüne geçiyorum. Bu sizin için en iyisi inanın. Çünkü öncesinde bir haftalık İstanbul ve 2 günlük Ayvalık serüvenim var. İstanbul süperdi. En yakın arkadaşlı, sevgilili, özlemli, neşeli, gezmeli, tozmalı. Ama asıl serüvene geçmek istiyorum izninizle.

arkadaşlı
Ben Ayvalık'tan, kuzenim Ankara'dan yola çıktık. İlk defa gittiğim İzmir'de hava alanında buluşup, bir transit araçla tatil için nereye gideceğimize karar verebilmek için yola çıktık. Gördüğünüz gibi hikayenin bu kısmında kahramanlarımız nereye tatile gideceklerine karar verememişler. 3 gün boyunca 8977 kez karar değiştirip, whatsapp'da işlenecek ilk cinayete sebep olacak kıvama gelmeden önce “Çeşme, Alaçatı ve Karaburun” gibi beldelerden bahsetmiştik neyse ki. Karaburun'u uzaktan gördüğümüzde “yok ya, boş ver burayı.” dedik ve devam ettik. Alaçatı'ya geldiğimizde ise “Budur” dedik. Aynen böyle oldu, valla. Çeşme'ye kadar ilerleyemedik bile. Şoför aracı Alaçatı etrafında biraz dolaştırdıktan sonra merkeze yakın bir yerde indirdi ve bizi kaderimizle baş başa bıraktı. Macerada burada başladı...

söz konusu kuzen-dükkan burger
İkimizde çekiştirdiğimiz bavullarımızın tekerlek seslerinden o kadar nefret ettik ki. Sırf bu ses sussun diye kendimizi sokak üzerindeki restoranlardan birine attık. Deli gibi acıkmışız zaten. Elimize bi menü aldık ve ne yesek yesek diye bakarken "Kebap 60 TL!!!" dedi kuzenim. Ben de "Kalk Ankara'ya geri dönüyoruz" dedim tabii. Kalktık... 
Biraz ilerledik ve ben“Allahım Dükkan Burger. En azından tüm tatil paramızı burada bırakmayız, hadi girelim.” dedim. Evladım yok ama evladımı görmüş gibi sevindim anlayacağınız. Oturduk siparişlerimizi verdik ve aldığımız Alaçatı rehberindeki otel ve pansiyonları aramaya başladık. Birazdan akşam olacaktı ve bizim kalacak yerimiz hala yoktu. Ve tehlikenin henüz farkında değildik. Birkaç aramadan sonra öğrendik ki o sıralarda Alaçatı'da meşuuurr rüzgar sörfü yarışları vardı ve sezonun en kalabalık dönemiydi...

tekerlek sesi
Siparişimizi alan kişi (hikayenin ilerleyen bölümlerinde biz ona Timur diyoruz) yemeklerimizi nasıl bulduğumuzu sormaya geldiğinde biz ona tüm hayat hikayemizi anlattık bi' çırpıda. (Daha sonra o da bize etlerin neden o kadar lezzetli olduğunu anlatarak uzun uzuuun öcünü aldı.) Kalacak yerimiz olmadığına önce inanamadı. Sonra yüzümüzdeki ciddiyeti görünce bildiği bir yer olduğunu söyledi ama dolu olabilirmişmiş de mişmiş. Aldı bizi yine o bavul ve tekerlek seslerimizle (neden bu sese bu kadar vurgu yaptığımı bir tek kuzenim anlar. Arnavut kaldırımı sokaklarda çıkartıla bilinecek en sinir bozucu sesi çıkartıyorduk çünkü) birlikte Dükkan'a çok yakın, dünya tatlısı bir pansiyona götürdü. Oranın neden bize o kadar sıcak geldiğini sahiplerini tanıdığımızda anladık. Çiprika Pansiyon. Evimize kavuşmuştuk. Tabi oranın sahibi Mehmet beye de tüm hayat hikayemizi anlattık. O kadar acımış olacak ki bize geceliği (buraya kimseye söylemeyin dedikleri düşük bir rakam gelecek)TL'ye kalmamıza izin verdiler. Otururken aradığımız o çoook butik oteller, geceliği (buraya bir apartman dairesi kirası gelecek) TL'den bahsediyorlardı. Bak yine sinirlendim.


çiprika pansiyon
Şimdi seyahat bloggerı edasıyla Çiprika Pansiyon'u çok süslü kelimelerle anlatmak isterim ama ben öyle bir insan mıyım? Ben orayı çok sevim diyebilirim sadece. Bahçesinde küçük masalar var, ve o masalarda asıl mevzuya girmek istediğim kahvaltıları edebiliyorsunuz. Mehmet bey ve eşi kendi elleriyle hazırlıyor kahvaltınızı. Her sabah farklı bir sürpriz sizi bekliyor. Ben böyle bir şey görmedim. Yutkundum bak yine. :) Menüden hatırladığım; Çiprikalı sucuk,(çiprika kekik gibi bir ot) börek çeşitleri, taze simit, muhteşem yumurta (siz nasıl isterseniz dileğinize göre), çeşitli peynirler, zeytinler. Taze domates, salatalık, ve muhakkak bir çeşit mevye. Allaahııımmmmmmmm.



Yaa yok. Alaçatı bitecek ama orada yediklerim bitmeyecek gibi.
İlk akşamımızda Alaçatı sokaklarında beni insan tuttu. Böyle bir şey beklemiyordum. Gündüz geldiğimizden herkes deniz kenarında ya da evlerindeymiş. Bunu başka bir açıklaması olamaz. Yürüyemez mi insan kalabalıktan. Zaten ağzım 3 karış açık dolaşıyorum. Sanki Türkiye'de değilim de bambaşka bir ülkedeyim gibi hissediyorum. Kendimi kalabalıkta kaybedecektim neredeyse.

Neyse ilk akşam biz dolaşmaktan yemek yiyemedik. Zaten her yer o kadar kalabalık ki oturacak yer de yok. En son gece yarısı yine kendimizi Timur'un yanında bulduk. “Nerdesiniz siz yaa?” dedi. “Açız biz bize yemek veeer” dedik.( Hayır hayır merak etmeyin tatil sonuna kadar orada yemedik yemeklerimizi.) Çok güzel sohbet ettik, 5 yıldır orada yazları açıyorlarmış Dükkan'ı. O zaman biz de bir anlaşma yaptık “5 yıllık arkadaşınız artık” diye. Öyle de olduk gerekten. Bizi Yasemin'le tanıştırdı, sonra Seda ile. Seda sevgilisi. Yasemin yeni açılan Ege restoranının Yasemin Bahçesi'nin sahibi, Seda da oranın müdürü. 

Yasemin Bahçesi
“Yasemin Bahçesi” Daha sonra aşık olduğumuz bir diğer mekan. Sanırım bizim için mekanı iki kat güzelleştiren, güler yüz ve sohbet oldu. Biz herkesi o kadar çok sevdik ki, olayı büyüttük ve İzmir insanının hastası olduk. Herkes mi stressiz, güler yüzlü, mutlu ve sıcak kanlı olur. Her mağazanın ve mekanın önünde bir masa. Esnaf orada oturuyor ve sohbet ediyor. Yaptıkları işi seviyor ve keyifle yapıyorlar. Ankara'dan geldiğimizi söylediğimizde bize acır gözlerle bakmalarından anlamıştım bu işte bir iş olduğunu zaten. Onları tanıdıkça hak verdim bize öyle bakmalarına. İzmirliler, hatta genelleyelim Egeliler 1-0 önde başlıyor hayata.

Bu yazı çok uzadı bence. İki bölüm yapmaya karar verdim. Çünkü atlamak istemiyorum hiç bir ayrıntıyı.

Devam edecek...