23 Mayıs 2013 Perşembe

Sormak istenen ama sorulamayan sorular.




Kafamda deli sorulaaar.. 

Söz verdiğim gibi “ sormak istenen ama asla sorulamayan sorular” listemi de yaptım;
1) - Benim hakkımda ne düşünüyorsun?


Herkesin hayatta en çok merak ettiği şey neden kendisi? Kendin kendindesin işte. O ne düşünüyor, bu ne düşünüyor benim hakkımda diye kasmaya ne gerek var. Karşındaki insanın senin hakkındaki düşünceleri onu ilgilendirir. Sen kendin hakkında ne düşünüyorsun, ona odaklansan.


Bana bu soruyu soran insan hakkında iyi düşünmem ona göre. Sorulmayan soru olarak kalmasında fayda görüyorum o yüzden.

2) - Allah aşkına ne anlatıyorsun sen!? / Bu daha uzun sürecek mi!?


Biri bir şey anlatıyorsa benim dikkat sürem 15 dk. O da zorladığımda. İsterse konuşan başbakan olsun.


Sizi bilmiyorum ama 15 dakika sonra isterseniz bana evrenin sırlarını anlatın. Orada değilim. Cümleleri uzatmayın. Twitter bile 140 karakter. Dünyanın nereye gittiği ile ilgili bir şeyler anlatmalı bu. Söyleyeceklerim de bu kadar.

3) -Komik mi şimdi bu?


Kadınlar komik erkeklerden hoşlanır safsatasını ilk kim çıkarttıysa Allah onun bin defa belasını versin. Ortalıkta dolaşan çakma Cem Yılmaz’ların sebebi o çünkü.


Yaptığı esprilerin  komik olduğunu düşünen insanlarla ilgili hassasiyetim ailemin laz kökenli olmasıyla ilgili olabilir. Çünkü bizimkiler kendi kendileriyle konuşurken bile komikler. (Hatta o zaman daha komikler galiba.) Üstelik biz de kimse küfür ederek veya belden aşağı vurarak komik olanlardan da değil. Bu anlamda çıtayı fazla yükseltmiş olabilirim, kabul.


Bu arada sözüm sadece “komik olmaya çalışan”lara. Yoksa zaten eğlenceli insanlarla beraberseniz böyle sorular gelmez aklınıza.


4) - Ellerini yıkadın mı?


:((((( Ne olur yıkayın. Tuvaletten dönmüş bir erkek varsa ortamda aklımda hep bu soru.


5) -Beni kazıklamıyorsun değil mi?


Bu ülkemize özgü bir soru. Sormayı ve karşılığında dürüst bir cevap almayı çok isterdim. Her hangi bir alış veriş esnasında geçiyor aklımdan. Genelde ben kafadan %60 kazıklanıyorum diye koyuyorum. O %40’ın ne kadarını kurtardığım önemli.


6) - Nerelisin, burcun ne, kaç yaşındasın, bekar mısın, sevgilin var mı, ne iş yapıyorsun, ıssız bir adaya düşsen (şaka şaka)?


Bu sorular tek tek olmayacak ama. Hepsi bir arada olacak. Herkese değil. Bu merakları sizde uyandıran kişiye. Tek seferde sorsak bitse. Ohhh..


7) -Kim o kadın!!!?


Bu soruyu sorma hakkımız elimizden alınamaz! Bu konuda toplanıp Galata

saray Lisesi’nin önünde toplanmalıyız. Ben Ankara’dayım ama olsun! Ayy ne çok ünlem kullandım.


Seviyorum bu soruyu. Muhatabı olan kişiye kullanamadığım için çok yakın arkadaşlarımı kıskandığımda ve ya çok yakın olmayan arkadaşlarıma espri niyetine soruyorum ve kendimi rahatlatıyorum. Hem gülüyoruz hem benim dilimden çıktığı için bir süre aklımdan da çıkıyor.


Defalarca sorabilirim. Kim o kadın? O kadın kim? Kim o, kimmmmm?


Hayır içimde bir Kezban var da ben mi bilmiyorum?


Güzel soru kabul edin.



8)- Neden?


Bu soru hakkında bir şey söylemek istemiyorum. Anladınız siz onu.

Edit; Bu Neden sorusuna bir şeyler yazmaya karar verdim. Sanırım insanın kendine bile sormaya çekindiği sorular kategorisinde baş tacı olurdu. Ama bir sorular sorula sorular konseptli yazı daha yazamayacağım. Cevabını duymak istemediğimiz için soramadığımız bir soru da olabilir. Kategorilerden kategori beğen. :) Olur böyle. Ne zor sorusun sen "Neden?" Ama neden?

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Ankaralı turist rehberi.





Şimdi size bir Ankaralı'nın iki Ankaralı'yı İstanbulda gezdirmesinin hikayesini anlatacağım.  

Çok sevdiğim iki arkadaşımla İstanbul’a gidelim ve çok eğlenelim istedik. Cansu ilk defa İstanbul’a gidiyor. Onun heyecanı var. Organizasyon gurusu olduğu için de hiç bilmediği bir şehir olsa da, otel, uçak, yol ayarlamalarının hepsini o yaptı. Otelimiz hakkında hiç bir fikrimiz yoktu. Benim tek beklentim,  polis baskını olmayan bir otel olmasıydı sadece.

Ama otele gittiğimizde tüm hayatımı Cansu’ya emanet edebileceğimi anlamış oldum. Otel beklentilerimin oldukça üzerindeydi. Republica Academic Ortaköy’de çok şık ve rahat edebileceğiniz bir otel. Bavullarımızı yerleştirdik ve kendimizi Beşiktaş’ta bulduk. Bir şeyler yedik, bir şeyler içtik ve ertesi günün çok uzun olacağı ile ilgili bir şeyler konuşup otele döndük.


Sabah “Rumeli Hisarı”na gidelim dedim. Yapacağımız en güzel kahvaltı olduğunu bilmeden KafeNar’da ettik kahvaltımızı. Ben çok sevmiştim, arkadaşlarım da sevsin istedim. Oradan da begginer düzeyde her turistin yapması gerektiği gibi Ortaköy sahile gittik. Boğaz turu klasik. Buraya kadar her şey normal.




Dönüşte “Çok yakın yaa, Beşiktaş’a yürüyelim” dedik. Oradan da “çok yakınmış yaa, taksiye binmeyelim” diyerek Nişantaşı’na!!! O akıllı telefonların Allah bin defa belasını versin. Tamam yol kısa da, o yokuşu haritada koca puntolarla belirtmen gerekiyordu. İnsan için değil bu yokuş demeliydin. Nişantaşı Nişantaşı olalı dilleri dışarıda dolaşan, dokunsan asfalta yapışacak olan böyle 3 kişi görmemiştir. Cansu’ya sorduğumuzda Nişantaşı kısmını hatırlayamıyor. “Gittik mi gerçekten biz oraya?” diyor. Mehtap desen bir süre konuşmadı bizimle. Biz çok akıllı telefonlarımıza bakıp “çok az yaa, çok az kaldıı” derken o da “çok az kaldı birinize saldırmama” der gibi bakıyordu bize. Zannedersin İstanbul’u yeniden fethettik, o kadar yorulduk. Ama Fatih bile çıkmamıştır o yokuşunu biliyorum!


Oturduğumuz mekanda ben yemek yerken artık ne kadar sızlanmışsak yol yordan bilmiyoruz diye yan masada iki kişi muhabbete dahil ettiler kendilerini. “Bilmek istediğiniz bir şey varsa sorabilirsiniz” den girdiler, “Hangi otelde kalıyorsunuz” kısmına kadar geldiler. Ben ters tarafta oturduğum için çok eğlendim dinlerken ve müdahale etmedim. Gerek de kalmadı zaten. Bariz masaya dahil olmak isteyen arkadaşlara bizimkiler turist rehberi muamelesi yapınca erken kalkmak zorunda kaldılar yazııııkkk.. Erken kalkmayacaklar da ne yapacaklar. Ya tüm İstanbul yol haritasını çıkartacaklardı kızlara ya da “Ankara’nın İstanbul’dan farkı” adlı eseri sesli dinleyeceklerdi.


Oradan metroyla taksime geçtik. Taksim’e gelince Cansu tramvay diye tutturdu. Hayatımızda ilk kez tramvaya bindik. İstanbullu bi arkadaşımla buluşmuştuk. O da yazık, ilk defa mecburen bindi. Neden binmediğimizi anlamamız kısa sürdü gerçi. Vatman ile beraber koyniş koyniş yaptık yolculuğumuzu.


Mehtap kliseyi açık görünce gezmek istedi ( St. Antoine Katolik Kilisesi )
İyi dedik güzel, girelim. Cansu askılı t-shirt ile kabul görmedi daha girişte. Üzerine bir şeyler giydirdik. Sonuçta ibadet yeri. Ama ben ne kadar saf arkadaşlarım olduğunu kilisenin en ön bölümünde /adını bilmiyorum/ masa gibi bir şeyi işaret edip “Burada bakire kurban ediyorlarmış” dediğimde anladım. Cansu gözlerini kocaman kocaman açıp “Neee, bunu Mehtap’a da söyleyelim.” dediğinde anladım durumun vahametini. Mehtap’ın verdiği tepki daha ilginçti “Nee, kime, tanrıya mı, Allah’a mı kurban ediyorlarmış.”dedi. O saniyeden sonra beni kimse tutamadı. Güvenlik görevlisi bizi iki kez uyarmak zorunda kaldı. Neden mideme gülmekten kramp girdiğini açıklayamazdım sonuçta. Yeni Papa’nın fotoğrafını da Erbakan sanmış zaten Cansu. Yesari’ye o saatten sonra bunları hatırlayıp hatırlayıp gülmek düşerdi.


Taksimde ayrıldık arkadaşımdan. Kız da hayatının en tuhaf Ankaralı grubu ile tanışmıştır herhalde. O’nun gidişinden sonra başka bir arkadaşımı aradım. O da Taksimdeymiş buluştuk. Cansu ismini duyduğu her yere gitmek istediği için Cihangir’e doğru yola koyulduk. Bu arada asıl görmek istediği yerler eğlence mekanları ve yemek yiyebileceği her türlü yer. Burası önemli. Asmalı mescid, Nevizade diye meliyor. Ama önce Cihangir yapalım dediğimiz için biraz uzaklaştı mecburen bu fikrinden.



Bize önce Cihangir kahvesinin yakınındaki camii’yi gösterdi arkadaşım. Oradan da, daha eski, yaklaşık 600 yıllık Cihangir camii’sine götürdü. Bu arada Cansu sürekli söyleniyor camii gezdiğimiz için. Manzara muhteşemdi yalnız. Camii bahçesinde kıkır kıkır gülen tipler düşünün. Çarpılacaktık yemin ederim. Arkadaşım başka bir camiye gitmekten bahsederken Cansu artık dayanamadı. Gay olduğunu bildiği arkadaşıma dönüp “Seen hiç böyle değildin, ne olduuu sana. Beni görünce mi imana geldin. Sana ne yaptım ben böyle.” diye patladı. Camii gezimiz böylece son buldu. Sonra bizi mecburen tüm eğlence mekanlarının olduğu yerlere götürüp tanıttı her yeri. Ve koşarak bizden uzaklaştı.


Kaldık mı gece gece Taksim’de bir başımıza. Her yer tıklım tıklım mı dışarıdaki masaları topladıkları için. Bir yer bulamadık eğlenecek. Ama bitmişiz artık. Cansu’nun içinde kalmasın bir yer bulup girelim eğlenelim diye son gayretle İstiklal’den aşağı doğru yürümeye başladık. Mehtap bi’ yer gösterdi. “Bakın çok yakın hem, çok yürümemiş oluruz. Buraya girelim.” DEDİ! Ben o merdivenleri çıkarken şüphelendim yalnız. Kat çıktığımız bir mekandan pek hayır gelmez ama dur bakalım dedim. Elemanın biri bizi 3. kata çıkardı Ve bir yere girdik! Mehtap safım sadece herkesin bize baktığını fark etmiş. Cansu ile ben ise direkt mekan kontrolü. Ben birinci tuhaf sarışını geçtim. İkinci tuhaf sarışını da kabullendim. Kötü bir sarı ama olabilir yani dedim. Ama başımı çevirip neredeyse yarı çıplak, üzerinde sadece fileden bir elbise giymiş kadını görünce “Çıkıyoruuuz!” dedim. Herkesin bize garip garip bakma nedeni ortaya de çıktı böylece. Çünkü biz giyinmişiz!


Eleman önümü kesti. “-Bi’ içki ikram edelim?” “-Hayır çıkalım biz.” (gülümseme) “-Biz ikram edelim!” “- Hayır, çıkalım!!!” Oradan nasıl indik hatırlamıyorum ama mekanın adını keşke çıkmadan değil girmeden önce okusaymışız. “Kiss clup”


Zannediyor musunuz ki mekan arama çabamız burada bitti. Bir yer bulduk, gayet nezih. Açık alan. İçeceklerimizi aldık dışarı çıktık ve tiyatro izler gibi izlemeye başladık insanları. Yanımızda bir grup var. 4 erkek bir dilber. Yaklaşık bir saatin sonunda hiçbirimiz anlayamadık hangisinin sevgilisi olduğunu. En fazla 19 yaşlarındalar. Çok eğleniyorlar. Çünkü oynadıkları oyunun adı “birbirinin yüzüne tükürmeye çalışma”. Töbee töbeee!


Artık otelimize dönelim dediğimiz noktada ise bizi iyi! niyetli taksi şöförleri bekliyordu meydanda. Yok yol kötü, yok 50 liraya götürürüm gibi cümleler sarf ettikleri için Cihangir’e doğru yürüyelim bari dedik. Bi insan evladı taksici vardır herhalde bu canına yandığımın memleketinde dedim. Cihangir kahveye oturacaktık ki bi’ taksi durdurduk. İçinden bangır bangır metal müzik sesi geliyor. Abimiz uzun beyaz saçlı. Adam halimize çok güldü. Tam köyden indim şehire durumundayız o saatte. İstanbul’da da bir taksici ile Melih Gökçek muhabbeti de yaptım ya. Kendimi Ankara’da gibi hissettiğim tek an o andı. Tarihten, siyasetten, ülkeden, İstanbul’dan, Ankara’dan bahsettik. Sonuçta 50 dedikleri yere 20 TL’ye gittik. Trafik falan da yokmuş. Hainsiniz, zalimsiniz taksi şöförleri!



Ertesi gün dönüş günüydü. Sultanahmet’i ve Eminönü’nü görsünler istedim. Ama günün en güzel olayı bizim kızların İstanbul gelmiş olmanın rahatlığı ile şort ve mini etek giymeleriydi. Kötü sürpriz oldu tabii hiç kimsenin, turistlerin bile o kadar rahat giyinmemesi. Yemedikleri laf kalmadı. Taciz dolu bakışlar da cabası. Camilere de giremediler o halde. Kuru kuru meydanı ve yerebatan sarnıcını gördüler. Oradan Eminönü yaptık ve kendimizi tekrar Ortaköy’de bulduk. Aklımda ilk gün “Beni Ortaköy’den bi çıkartın, gitmek istiyorum buradaaan” diyen Cansu kaldı.. Ortaköy’de son saatlerimizde veda ederken şehre “Hiç gitmek istemiyorum. Şu an anladım ne demek istediğinizi.” dedi.


Cansu obur ve haylaz şirin, Mehtap şirine ben de mutsuz ve huysuz şirindim o hafta sonunda.

Şu an kendimizi İstanbul fatihi sanıyoruz. Olaysız döndüğümüz için sanırım. “Olum biz her mekana gireriz ki burada. Ankara yeaa. Pavyon’a mı gitsek.” diyoruz. İstanbul etkisi ne kadar sürecek acaba diye soramadan, ben bu yazıyı yazarken geçti bile. Anıları kalsın en azından.